| |
|
|
|
|
 |
Administrator
Aktif Üye
Mesaj sayısı 150
27.02.2007, 00:08:44
|
Bazı temel tarihi bilgiler olmadan ele alacağım konuyu anlamak mümkün değil.
Avrupa'da insanlar Çin'den haberdar. 1298 sonbaharında Marco Polo Cathay olarak adlandırdığı inanılmaz bir ülke hakkında hikayeler anlattı. Akıllı ve cesur bir denizci olan Columbus, Yunanlıların Dünya'nın yuvarlak olduğu konusundaki bilgilerinden haberdardı. Kendi görüşleri yolunun bu teorilerle kesişmesine yol açtı. Avrupa'da yola çıkarak Uzak Doğu'ya batıdan deniz yoluyla gitme planı yaptı, ama mesafeyi hesaplarken fazla iyimser davranmıştı ve asıl mesafe bu hesaptan birkaç kat fazlaydı. Bu kıta, Atlantik ve Pasifik Okyanusları arasında hiç beklenmedik bir şekilde yolunun üzerinde belirivermişti. Macellan onun tasarladığı yolculuğu tamamlayacaktı, ancak Avrupa'ya ulaşmadan hayatını kaybetti. Yine de yolculukta toplanan baharatlar para getirdi ve birkaç gemiyle başlayan ancak tek birinin geri döndüğü yolculuk ileride kazanılacak büyük kârlar için bir başlangıçtı.
O günlerden beri dünya daha hızlı bir şekilde değişmeye başladı. Kölelikten toprak köleliğine kadar eski sömürü şekilleri kendini tekrar ediyor. Eski ve yeni dini inançlar dünyaya yayılıyor.
Kültürlerin ve olayların kaynaşması, teknik gelişmeler ve bilimsel buluşlarla birlikte bugünün dünyasının ortaya çıkmasına yol açıyor. Tüm bunlar, geçmişteki örnekleri az da olsa bilmeden anlaşılamaz.
Uluslararası ticaret, tüm avantaj ve dezavantajlarıyla İspanya İngiltere ve diğer Avrupa ülkeleri gibi sömürgeci güçler tarafından dayatıldı. Başta İngiltere olmak üzere bu güçler, Asya'nın güneybatısını, güneyini ve güneydoğusunu, Endonezya'yı, Avustralya'yı ve Yeni Zelanda'da kontrol sağlayarak hakimiyetini zorla genişletti. Sömürgeciler otoritelerini devasa toprakları olan, eski bir kültüre, harika doğal ve kaynaklara ve insanlara sahip Çin'e dayatmayı başaramadılar.
Avrupa ve Çin arasında doğrudan ticaret, 16'ncı yüzyılda Portekiz'in Hindistan'da Goa'da, Çin'in güneyindeyse Macao'da ticari bölge oluşturmasıyla başladı.
İspanya'nın Filipinler'deki kontrolü, bu büyük Asya ülkesiyle alışverişi daha da hızlandırdı. Ülkeyi yöneten Çin hanedanlığı, yabancı ülkelerle yapılan bu olumsuz ticari faaliyeti mümkün olduğunca sınırlandırmaya çalıştı. Sadece bugün Guangzhou olarak adlandırılan Kanton limanından ticaret yapılmasına izin verildi. Büyük Britanya ve İspanya, İngiliz mallarının büyük kentlerde üretilmesi ve New York'tan gelen İspanyol ürünlerinin Çin'de gerekli olmaması nedeniyle Asya ülkelerindeki bu düşük talep sonucu büyük açık yaşadı. Her ikisi de afyon satışına giriştiler.
Büyük çaptaki afyon ticareti ilk başta Endonezya'nın Cakarta kenti üzerinden Hollanda hakimiyetinde başladı. İngilizler elde edilen kârların yüzde 400'e yakın olduğunu gördüler. Onların her biri 70 kilo ağırlığındaki sandıklarla yapılan afyon ihracatı 1730'da 15 tondan 1773'te 75 bin tona ulaştı. Bu sandıklarla porselen, ipek, baharat ve Çin çayı götürdüler. Avrupa, Çin mallarını almak için altın değil afyon kullandı.
Çin'deki afyon ticaretinin önlenemeyen şekilde kötüye kullanılmasına karşı 1830 baharında İmparator Daoguang imparatorluk yetkilisi Lin Hse Zu'ya bu belayla savaşmasını ve 20 bin sandık dolusu afyonun ortadan kaldırılmasını emretti. Lin Hse Zu da yazdığı mektupta Kraliçe Victoria'dan uluslararası standartlara saygı gösterilmesini ve zehirli maddelerin ticaretini yasaklamasını istedi.
İngiltere'nin yanıtı Afyon Savaşları oldu. İlki 1839'dan 1942'ye kadar üç yıl sürdü. İkincisiyse 1856'dan 1860'a kadar dört yıl boyunca devam etti. Bu savaşlar Anglo-Çin Savaşları olarak da bilinir.
Birleşik Krallık Çin'i bazı limanları yabancı ticarete açmaya ve Hong Kong'un devretmeye mecbur kılan adaletsiz anlaşmaları imzalamaya zorladı. Bazı ülkeler de İngiltere'yi takip ederek alışverişle ilgili eşitsiz şartları dayattılar.
Bu aşağılama, 1850-1864 yılları arasındaki Taiping İsyanı'nın, 1899-1901 arasında yaşanan Boxer İsyanı'nın ve son olarak 1911'de dış güçlere karşı güçsüz olmaları gibi çeşitli nedenlerden dolayı Çin'de desteğini yitiren Çin Hanedanlığı'nın devrilişinin önünü açtı.
Peki Japonya'da neler oldu?
Bölgedeki diğer ülkeler gibi eski bir kültüre ve çalışkan insanlara sahip bu ülke, "batı medeniyetine" direndi ve 200 yıldan uzun süre, diğer nedenlerle birlikte kaotik iç yönetimin de etkisiyle dış ticarete kapılarını sıkıca kapattı.
Dört küçük savaş gemisiyle yapılan keşif gezisinin ardından Tuğamiral Matthew Perry komutasındaki ABD donanma birliği, 1854'te bu gemilerin teknolojisi karşısında savunmasız olan bir Japon kentini bombalamakla tehdit etti. Sonuçta Amerikalılar, Japon şogunları (savaşçıları) İmparator asına Kanagava Anlaşması'nı 31 Mart 1854'te imzalamaya zorladı. Böylece kapitalist ticaret ve batı teknolojisi Japonya'ya giriş yaptı. O dönemde Avrupalılar Japonların bu alandaki kapasitelerinin henüz farkında değillerdi.
Yankilerle birlikte Rus İmparatorluğu'ndan temsilciler de, sonradan 18 Ekim 1867'de Alaska'yı sattıkları ABD'nin Japonya'yla ticarette önlerine geçecekleri korkusuyla Uzak Doğu'ya gittiler. Büyük Britanya ve Avrupa'daki diğer sömürgeci ülkeler de aynı niyetle hızla ülkeye akın ettiler.
ABD'nin 1847'deki müdahalesi sırasında Perry Meksika'nın farklı bölgelerini işgal etmişti. Savaşın sonunda ülke, o dönemde işgalcilerin asıl amacının petrol değil altın ve genişlemek için toprak olmasına karşın, başta büyük petrol ve doğalgaz kaynaklarının olduğu bölgeler olmak üzere topraklarının yüzde 50'sinden fazlasını kaybetti.
İlk Çin-Japon Savaşı 1 Ağustos 1894'te resmen ilan edildi. O dönemde Japonya, Çin'e bağımlı durumdaki Kore'yi istiyordu. Daha gelişmiş silah ve teknolojiyle Çin güçlerini Seul ve Pyongang yakınlarında yapılan savaşlarda yenilgiye uğrattı. Bu askeri başarılar daha sonra Çin topraklarına girişlerinin de önünü açtı. Alu Nehri'ndeki haliçte ve Weihaiwei Donanma Üssü'nde, Japon topları Liaodong Yarımadası'ndan gelen kara saldırısıyla ne olduğunu anlayamayan ülkenin donanmasını yerle bir etti.
Hanedanlık barış istemek zorunda kaldı. Savaşa son veren Shimonoseki Anlaşması, Nisan 1985'te imzalandı. Çin, Tayvan, Liaodong Yarımadası ve Pescadores Adaları'nı "sonsuza kadar" Japonya'ya vermeye zorlandı. Çin ayrıca savaş tazminatı olarak 200 milyon kilo gümüş ödemek ve dört limanını dışarıya açmak zorunda kaldı. Kendi çıkarlarını savunan Rusya, Fransa ve Almanya da, Japonya'yı Liaodong Yarımadası'nı ve 30 milyon kilo geri vermeye zorladı.
İkinci Çin-Japon Savaşı'na girmeden önce, tarihi açıdan iki kat daha önemli olan, 1904-1905 yılları arasındaki bir diğer askeri olaydan bahsetmeden geçemem.
Biraz önce bahsettiğim üzere Çin'le ilk savaşını veren Japonya, Batı tarafından dünyayı parçalamak üzere dayatılan silahlı uygarlığa ve savaşlara adım atmaya zorlandıktan sonra donanma gücünü o kadar arttırdı ki, Rus İmparatorluğu'na şiddetli bir saldırı düzenleyebilecek duruma geldi. Rusya'da on yıl önce Minsk'te Ekim Devrimi'ni başlatacak Parti'yi kuran Lenin'in o dönemdeki faaliyetleri sonucu devrimin belirtileri kendini göstermeye başlamıştı.
Japonya, 10 Ağustos 1904'te önceden uyarmadan Rusya'nın Şandong'taki Pasifik Donanması'na saldırdı. Saldırı sonucu paniğe kapılan Rus Çarı İkinci Nikolas, Batlık Donanması'nın Uzak Doğu'ya doğru yola çıkmasını emretti. Uzak mesafeye doğru yolculuğunda donanmanın ihtiyaç duyacağı sevkıyatları yerine getirmesi amacıyla çok sayıda yük gemiyle anlaşma yapıldı. Kömür transferindeki operasyonlardan biri, diplomatik baskılar nedeniyle açık denizde gerçekleşmek zorunda kaldı.
Ruslar, Çin'in güneyine girdikten sonra donanmanın faaliyetleri için tek uygun liman olan Vladivostok'a doğru ilerledi. Buraya ulaşmak için üç yol vardı. En iyi seçenek Zuşima yönüydü Diğer iki yol ise Japonya'nın doğusuna doğru gitmeyi gerektiriyordu ve gemilerle mürettebatın zarar görmesi açısından büyük risk taşıyordu. Japon amiral de aynı fikirdeydi. Bu nedenle ilk seçenekle ilgili plan yaptı ve gemilerini Japon donanmasının U dönüşü yaptıktan sonra, başta kruvazörler olmak üzere, düşman gemilerinin 6 bin metre yakınından geçen çok sayıdaki savaş gemisini de içine alacakları şekilde konumlandırdı. Bu gemiler, top kullanma konusunda iyi bir eğitimden geçmiş olan personelin bulunduğu Japon kruvazörlere de ulaşabilecek mesafedeydi. Yolun uzun olması nedeniyle Rus savaş gemileri, 16 deniz mili hızla giden Japon gemilerine oranla daha yavaş bir şekilde, 8 deniz mili hızla yol alıyordu.
27-28 Mayıs 1905'te meydana gelen bu çarpışma Zuşima Savaşı olarak bilinir.
Bir tarafta 11 savaş gemisi ve 8 kruvazörle Rus İmparatorluğu.
Donanma Amirali: Zinoviy Rozdestvenski.
Kayıplar: 4 bin 380 kişi öldü, 5 bin 917 kişi yaralandı, 21 gemi battı, 7 kişi tutsak alındı ve 6'sı işe yaramaz halde iade edildi.
Diğer tarafta 4 savaş gemisi ve 27 kruvazöre sahip Japon İmparatorluğu.
Donanma Amirali: Heiçaçiro Togo.
Kayıplar: 117 kişi öldü, 583 kişi yaralandı ve 3 torpido gemisi battı.
Baltık Donanması yok edildi. Napoleon bu olayı "Denizdeki Austerlitz" olarak nitelendirirdi. Herkes bu dramatik olayın Rusların geleneksel gurur ve yurtseverliklerini ciddi biçimde yaraladığını tahmin edebilir.
Savaştan sonra Japonya, Büyük Britanya, Almanya ve ABD'yle rekabet edebilecek çok daha fazla korkulan bir donanma gücü haline geldi.
İlerleyen yıllarda Japonya, temel silah olarak savaş gemisi anlayışına eski itibarını yeniden kazandırdı. Daha sonra Japon tersanelerinde yenilerini yapmak amacıyla bir İngiliz gemi ustasına özel bir kruvazör yapması için para ödedi. Daha sonra diğer ülkelerin sahip olduğu gemilerden çok daha güçlü ve iyi savaş gemileri yaptılar.
Yeryüzünde Japonların 1930'lardaki savaş gemisi tasarımları konusunda onların donanma mühendisliğiyle yarışabilecek başka bir ülke yoktur.
Bu durum, onların başlıca rakipleri olan ABD'yi, Tuğamiral Perry'nin savaşmak üzere yola çıktığı yerde saldırdığı büyük olayın nedenlerini açıklamaktadır.
***
1914'te Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, Çin, Müttefikler ile birlikte saf tuttu. Buna karşılık Çin'e, o sırada Almanların idaresindeki Şandong bölgesinin savaştan sonra iade edileceği vaat edildi. Ancak Versay Anlaşması -ABD Başkanı Woodrow Wilson'un dosta düşmana dayatması ile- imzalandığında, Alman kolonileri Çin'e teslim edilmek yerine Japonya'ya verildi. Nitekim Japonya, Çin'den daha güçlü bir müttefikti.
Bunu protesto etmek üzere 4 Mayıs 1919'da Tiananmen Meydanı'nda binlerce öğrenci toplandı. İşte Çin'in milliyetçi hareketi de burada doğmuş oldu. "4 Mayıs" adı verilen bu hareket, küçük ve "ulusal" burjuvazinin yanı sıra işçi ve köylüleri de tek bir koalisyon çatısı altında topluyordu.
Kuomintang, yani Çin Milliyetçi Partisi'nin kuruluşu, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başındaki ulusalcı akımları daha da güçlendirmişti. Bu partiye Dr. Sun Yat-sen önderlik ediyordu. Sun, ilerici bir aydın, Ekim Devrimi'nin etkisinde kalmış ve bu devrimle partisinin bağlarını kuvvetlendirmiş bir devrimciydi.
Çin Komünist Partisi (ÇKP) ise 23 Temmuz ila 5 Ağustos 1921'de gerçekleşen bir Kongre'yle kurulmuştu. Lenin bu Kongre'ye Enternasyonal'den temsilciler göndermişti; genç Mao Ze-dung da kurucular arasındaydı.
Komünist hareketin çalışmalarının odağında Çin'in yeniden birleştirilmesi vardı. 1923 ve 1924 yılları arasında ÇKP ve Kuomintang bir araya gelerek Birinci Birleşik Cephe'yi oluşturdular.
Ancak Sun Yat-sen'in 1925'teki ölümünün ardından, Kuomintang'a Çan Kay-şek hakim oldu. Çan, Çin'in güneyi ve özellikle de Şanghay çevresinin kontrolünü ele geçirmeye girişti.
Kay-şek, komünist öğretiye karşıydı. 1927'de Ulusal Devrimci Ordu, sendikalar ve ülkedeki başka toplumsal örgütlenmelerdeki komünistlere karşı geniş çaplı bir katliama girişti. Bu saldırı özellikle de Şanghay'da yoğunlaştı. Kuomintang içindeki sol kanat da büyük darbe yedi.
1932'de Mançurya'nın beş ay süren işgalinin ardından, Japonya burada Mançukuo isimli bir kukla devlet ilan etti. Bu Çin için çok ciddi bir tehditti.
Öte yandan Çan Kay-şek, güney Çin'de yerleşip güç kazanmaya başlamış olan komünistleri kuşatıp yok etmek için beş askeri harekat düzenlemekle meşguldü.
Çan Kay-şek'in 1927'deki hain saldırısından kaçıp Jiangsu ve Fujian eyaletlerinin dağlarına sığınanları toparlayan Mao Ze-dung, kapsamlı bir askerî direniş merkezi oluşturmuştu. Aslolarak partiye bağlı ve iyi örgütlü komünistlerin yer aldığı bu merkez, Çin Sovyet Cumhuriyeti olarak anılmaya başlanmıştı.
1934'te ise, Mao'nun komutanlığında 100 bin Çinli savaşçı, sayıca kendilerinden çok üstün olan Çan Kay-şek'in güçleri karşısında harekete geçtiler ve Çin'in güneyinden kuzeydoğusuna doğru, Uzun Yürüyüş diye tanınacak olan seferi başlattılar. Orta Çin'in çevresinden dolanarak, tam bir yıl boyunca 6 bin kilometre yol kat ederken, bir yandan da neredeyse durmaksızın savaşıyorlardı. Bu eşi görülmemiş zafer Mao'yu ÇKP'nin ve Çin Devrimi'nin tartışmasız lideri yaptı. Marx ve Lenin'in fikirlerini Çin'in siyasi, ekonomik, tabii, coğrafi ve kültürel koşullarına uygulaması da onu parlak bir siyasi ve askeri stratejist olarak öne çıkarıyordu. Onun kurtardığı ülkenin, Çin'in, bugünün dünyasındaki önemi tartışılamaz.
***
7 Temmuz 1937'de İkinci Çin-Japon Savaşı patlak verdi. Savaşa bahane olan olayı Japonya tezgahlamıştı. Pekin'in 10 mil batısındaki bir nehrin üzerinden geçen Marco Polo Köprüsü'nde gerçekleşen bir askeri tören sırasında, bir Japon askeri kayboldu. Nehrin öte yakasındaki Çin Ordusu, askeri kaçırmakla suçlandı ve birkaç saat süren bir çatışma başladı. Çatışma sona erer ermez asker ortaya çıktı. İtham sahteydi, ama Japon komutan saldırı emrini çoktan vermişti. Her zamanki küstah tavrını takınan Tokyo, Çin'den karşılayamayacağı taleplerde bulundu ve en iyi silahlarla donanmış üç ordu birliğini harekete geçirdi. Birkaç hafta içinde Japon ordusu, bugün Bohai adıyla bilinen körfez ile Pekin arasındaki koridoru ele geçirdi.
Japon ordusu, Pekin'de de durmayarak güneye, Çan Kay-şek'in hükümetinin bulunduğu Nanjing'e yöneldi. Burada, modern savaşların en korkunç terör saldırısını gerçekleştirdiler. Nanjing yerle bir edildi, onu da başka şehirler takip etti. On binlerce kadına tecavüz edildi, yüz binlerce insan korkunç yöntemlerle katledildi.
ÇKP bu dönemde ulusal birlik amaçlı ve Japonya'nın planlarını engellemeye dönük mücadelesini öne çıkardı. Nitekim Japonya'nın, bu geniş ülkeyi ve tabii kaynaklarını tamamen ele geçirmek ve 500 milyonu aşkın insanı esir almak istediği artık aşikardı.
Japonya yaşam alanı ("Lebensraum") arıyordu. Kapitalist ve ırkçı değerlerin bir bileşimi benimsemişti. Bu da faşizmin Japonya sürümüydü.
Japonya Karşıtı Birleşik Cephe aynı yıl içinde, yani 1937'de oluşturuldu. Milliyetçiler (Kuomintang) da tehlikenin farkına varmışlardı. Nitekim Japonya kıyı şehirlerinin çoğunu işgal etmişti. Savaşın sonuna kadar Çin'in kayıpları milyonları bulacaktı.
Komünistler Japon işgal güçlerine karşı destansı bir savaş yürüttüler ve düşmanlarına ciddi kayıplar verdirdiler.
Öte yandan ABD hem komünistleri hem de milliyetçileri destekliyordu. ABD, savaşa girmesinin an meselesi olduğunu hissederek, Çin hükümetine bir gönüllü destek birliği yollamak için izin istedi. Böylelikle "Uçan Kaplanlar" örgütlendi. Emekli Yüzbaşı Lee Chenault, ABD Başkanı F.D.Roosevelt tarafından bu birliğin başına getirildi. Chenault, komünist savaşçıların disiplin, taktik ve verimliliklerine duyduğu hayranlığı saklamayacaktı.
Pearl Harbor'a 1941 Aralık'ında Japonya'nın ani saldırısı karşısında ABD savaşa dahi oldu. Buna karşın savaşın hiçbir noktasında Japonya en iyi askerlerini -sayıları savaşın sonunda bir milyonu bulmasına rağmen- Çin'den çekemedi.
Roosevelt'in halefi olup, Japon sivillerin üzerine nükleer bomba terörünü uygulamasıyla meşhur Truman yönetimi, Çan Kay-şek'i sağ kolu bellemişti. Çan yeniden komünist karşıtı mücadeleye soyundu. Ancak birliklerinin cesareti kırılmıştı ve Çin Halk Ordusu'nun aralıksız ilerleyişi karşısında tutunamadılar.
Savaş böylelikle 1949 Ekim'inde sona erdiğinde, ABD tarafından desteklenen Kuomintang üyeleri Tayvan'a kaçtılar ve bu adada yine ABD desteği ile komünist karşıtı hükümetlerini kurdular.
***
Çin, dünyanın uzak ve karanlık bir köşesi olabilir mi?
Daha Truva'nın kurulmadığı, Yunan şehir devletleri İlyada ve Odysseia'yı, insan zihninin o mükemmel ürünlerini tanımadıkları bir dönemde, Sarı Irmak'ın uzun kıyıları boyunca, nüfusu milyonları bulan bir medeniyet doğmaktaydı.
Çin kültürünün kökleri, İsa'dan 2000 yıl öncesine, Cou Hanedanına uzanır. Bu medeniyetin binlerce şekilden oluşan kendine mahsus yazı bir sistemi vardır. Şekiller genel olarak kelimelere ve biçimbirimlere ("morfem") -bu modern dilbilimince geliştirilmiş ve pek tanınmayan bir kavramdır- karşılık gelir. Çinli çocukların doğal zekaları ile okulda çözüverdikleri bu dilin esrarı, bizim için bir muammadır.
Çin'de geliştirilip Eski Kıta'nın ancak sonraları edindiği ürünler arasında barut, pusula, ve başka icatlar yer alır. Eğer rüzgarlar, Kolomb'un izlediği rotanın tersi yönünde esiyor olsaydı, belki de Çinliler Avrupa'yı keşfetmiş olacaklardı.
***
2000 yılından beri Tayvan hükümeti, neo-liberal ve emperyalizm yanlısı politikaları Kuomintang'dan da beter bir partinin elinde. Bu parti birleşik Çin ilkesine, yani ÇKP'nin tarihi çizgisine, kuvvetle muhalif. Bu sıkıntılı mesele, sonuçları tahmin bile edilemeyecek bir savaşı tetikleyebilirdi - ve bu ihtimal 1 milyar 300 milyon Çinlinin tepelerinde, Demokles'in kılıcı gibi salınmakta.
Geçtiğimiz 23 Mart'ta Tayvan'da gerçekleşen seçimde, Çan Kay-şek'in siyasi beşiği olmuş olan partinin adayının kazandı. Bu Çin için muhakkak ki hem siyasi hem etik bir zafer oldu. Böylece, neredeyse sekiz yıl boyunca Tavyan hükümetini oluşturan ve şimdi daha da zalimce adımlar atmaya hazırlanan bir parti, hükümetten uzaklaşmış oldu.
Basın ajanslarına göre, beriki parti büyük bir kayıp yaşadı - 17,3 milyon seçmen arasından yalnızca 4,4 milyonunun desteğini alabildi.
Yeni başkan 20 Mayıs'ta göreve başlayacak. Şimdiden "Çin ile bir barış anlaşması imzalayacağız," açıklamasında bulundu.
Yine ajanslara göre Ma Ying-Jeou, adanın ana ticaret ortağı durumundaki Çin ile bir Ortak Pazar oluşturulması fikrini destekliyor.
Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC), bu sorun karşısında başı dik ve ihtiyatlı bir tavır sergiliyor. Pekin Devlet Konseyi'nde konuşan Tavyanlı bir yetkili Ma Ying-Jeou'nun zaferinin "Tavyan nüfusu arasında çok rağbet görmediğini" kanıtladığını ilan etti.
Bu kısa açıklama, çok şey anlatmaktadır.
***
ABD'li muteber tarihçilerin araştırmaları, Çin'in Tibet bölgesinde yaşananları açıkça ortaya koyar.
Kenneth Conboy'un "CIA'nın Tibet'teki Gizli Savaşı" ("The CIA's Secret War in Tibet", University Press, Kansas) adlı eserinde ABD komplosu tüm ayrıntılarıyla ortaya dökülmektedir. William Leary, bu çalışmayı "CIA'nın Soğuk Savaş sırasındaki gizli operasyonlarının mükemmel, etkileyici bir incelemesi" diye nitelendiriyor.
İki yüzyıl boyunca hiçbir ülke, Tibet'i bağımsız bir devlet olarak tanımadı. Zira Tibet, Çin'in asli parçalarından biri kabul ediliyordu. 1950'de, yani komünistlerin Çin'deki zaferinin ardından, bunu Tibet'i Çin'in parçası kabul eden gören ilk ülke Hindistan oldu. İngiltere de aynı tutumu benimsedi. ABD ise İkinci Dünya Savaşı'na kadar Tibet'i Çin'in parçası sayıyor ve hata İngiltere'ye Tibet'i tanımaması konusunda baskı yapıyordu. Ancak savaştan sonra, Tibet'i komünizme karşı kullanılabilecek bir dinî karargah olarak kabul ederek, tavırlarını değiştirdiler.
ÇHC Tibet'te toprak reformunu yürürlüğe koyduğunda, buranın ayrıcalıklı sınıfı, mülk ve çıkarlarının tehdit edildiğini fark etti ve reformlara karşı muhalefete girişti. Bu süreç ise 1959'daki silahlı ayaklanmaya yol açtı. Yalnız Tibet'in silahlı başkaldırısı, Guatemala, Küba ve başka ülkelerdeki örneklerden farklıydı, onlar gibi gibi zorlu değildi. Zira, sözünü ettiğimiz araştırmalara göre, Tibet isyanı yıllar boyunca ABD gizli servisleri tarafından hazırlanmıştı.
Bu konuda bir başka kitap ise Mikel Dunham'ın "Buda'nın Savaşçıları" ("Buddha's Warriors") adlı eseri. CIA'yı haklı çıkarmaya çalışan bu kitapta, ABD gizli servisinin yüzlerce Tibetliyi nasıl ABD'ye getirdiğini, Tibetli savaşçıları silah kullanmada eğiterek ve onlara paraşütle silah ulaştırarak, bu isyanı nasıl donatıp yönettiği anlatılıyor. Bu isyancılar, zamanın Arap savaşçıları gibi at sırtında hareket ediyorlardı. Kitaba önsöz yazan Dalay Lama, "Her ne kadar Tibetlilerin mücadelelerinin uzun vadeli ve barışçıl bir süreç sonucunda zafere ulaşacağına inansam dahi, bu özgürlük savaşçılarının cesaret ve kararlılıkları bende her zaman hayranlık uyandırmıştır," diyor.
Dalay Lama - ABD Kongresi'nin Altın Madalyası'na layık görülen, George W. Bush tarafından özgürlükler, demokrasi ve insan hakları yönündeki çabaları için övülen şahsiyet.
Dalay Lama, Afganistan'daki savaş için de "özgürlük savaşı", Kore Savaşı için "kısmi-özgürlük savaşı" ve Vietnam Savaşı için ise "hataydı" demişti.
***
İnternetten, özellikle de Rebelion isimli siteden topladığım bilgileri burada özetledim. Zaman ve yer darlığı nedeniyle, aktardığım sayfaları belirtemiyorum.
Bugün özellikle de Batılılar arasında Çin korkusundan mustarip olanlar az değildir. Eğitimleri ve kültürleri, onları Çin menşeli her şeyi hor görmeye sevk eder.
Ben daha çocukken insanlar "sarı tehlikeden" söz ediyorlardı. O zamanlar Çin Devrimi ihtimal dahilinde bile değildi. Yani Çin karşıtı hissiyatın kökü aslında ırkçılığa uzanmaktadır.
Emperyalizm niye Çin'i, doğrudan veya dolaylı yollardan, uluslararası planda önemsizleştirme konusunda bu kadar hevesli acaba?
50 yıl evvel, Çin'in Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyesi olma hakkını, kahramanca elde ettiği o hakkı elinden almak için uğraştılar. Daha sonra, Tiananmen Meydanı'ndaki protestolara yol açan hataları bahane göstererek, Özgürlük Anıtı'nı tanrısallaştırdılar - o anıt ki bugün tüm özgürlükleri reddeden bir "imparatorluk"un simgesi haline gelmiştir.
ÇHC'nin yasaları, ülkenin 55 etnik azınlığının haklarını ve kültürlerini tanımasıyla öne çıkar.
ÇHC aynı zamanda ülkesinin toprak bütünlüğüyle ilgili tüm meselelerde son derece hassastır.
Bugün Çin'e karşı başlatılan kampanya, bu ülkenin haklı başarılarını ve bu yılki Olimpiyat Oyunları'na ev sahipliği yapacak olan halkını hedef alan bir saldırının habercisidir.
Küba hükümeti, Çin'e karşı Tibet meselesi üzerinden hayata geçirilen kampanya karşısında, Çin'e açık desteğini ilan ettiğini belirtmiştir. Bu da alınması gereken tavırdı. Çin, vatandaşlarının dinî inançlarına saygı gösteren bir ülkedir. Çin'de Müslümanlar, Katolikler, başka Hıristiyan mezheplerinden veya başka dinlerden topluluklar, düzinelerce etnik azınlık bulunuyor ve tüm bu toplulukların hakları Çin anayasasının koruması altında.
Bizim Komünist Parti'mizde, dinî inanç Parti üyesi olmanın önünde engel değildir.
Dalay Lama'nın inanç özgürlüğüne inanıyorum, ama bu, Dalay Lama'ya inanmamı gerektirmiyor.
Çin'in zaferine inanmak için ise birçok nedenim var.
Fidel Castro Ruz
|
Yazıcıya Gönder
|
|
| Forum istatistikleri |
 |
Konular:219, İletiler:276, Kullanıcılar:278
Aramıza en son katılan üyemiz, yorgun_demokrat |
| Doğum Günü Olanlar |
 |
Bugün Doğum Günü Olan Arkadaşımız Yok. |
|