| |
|
|
|
|
 |
Admin
Yeni Üye
Mesaj sayısı 5
16.08.2006, 21:42:20
|
Kurmaca ile belgesel arasında Gitmek...
Gitmek, yönetmen Hüseyin Karabey’in ilk uzun metrajlı filmi. Ayça Damgacı’ya İstanbul Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü kazandıran “Gitmek” filmi kurmaca ile belgesel arasında daha önce denenmemiş bir tarzı zorluyor... Filmin yönetmeni Hüseyin Karabey’le, film üzerine sohbet ettik...
‘Gitmek’ filmini çekmeye nasıl karar verdiniz?
Dört yıl önce Ayça’yla beraber Mahir Günşıray’ın tiyatrosunda beraber çalışıyorduk. Ben oyuncu yönetimini öğrenmek için gitmiştim tiyatroya. Ayça’nın hikayesini öğrendikten sonra üzerinde çalışmaya karar verdik. Ama asıl yapmak istememin sebebi şu: O dönemde, daha mutlu olmak için doğudan batıya kaçan insanları anlatan filmler görüyordum. Tersine de anlatılabilir diye düşündüm. Doğudan batıya değil de; batıdan doğuya giden bir insanın hikayesi anlatılabilir...
Senaryoyu Ayça Damgacı’yla birlikte yazdınız. İki kişi senaryo yazmak nasıl bir tecrübe? Birbirinizle anlaşmazlık yaşadığınız anlar oldu mu?
Ayça bana tam anlamıyla güvendi. Ona “Başından ne geçtiyse bana tam olarak yaz, gönder. Ben onları, kendi hikayelerimle harmanlayıp senaryo formülüne dönüştüreceğim. Ve sana geri göndereceğim” dedim. Böyle çalışmak zorunluydu, çünkü ben gerçek bir hikaye anlatmak istiyordum. Yeni yazdıklarımın da Ayça’nın karakterine uyup uymadığına Ayça’nın okuyarak karar vermesini istiyordum. Keza Ayça zaman zaman “Ben böyle söylemem, şöyle yapmam” diyordu. Ben de “O zaman önerini söyle” diyordum. Öneriler hoşuma giderse kullanıyordum. Yoksa, başka bir şey arıyorduk. O yüzden senaryo yazma aşaması çok keyifli geçti.
Ayça Damgacı İstanbul Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü aldı. Bir röportajınızda filmdeki karakterlerden bahsederken “Klasik Yeşilçam jönleri ve aktrisleri değil. Şişman bir kadın ve kel bir adamın aşkı” diyorsunuz. Oyuncu seçimini nasıl yaptınız?
Türk sineması, özellikle 80’den sonra, olmayan bir Türkiye’den bahsetmeye başladı. Karakterlerle yaşayan insanlar arasında, hikayeler arasında zıtlıklar var. Biz, sokaktaki insanların, çoğunluğun da beyaz perdede temsil edilebilir olduğunu göstermek istedik. Bütün oyuncu seçiminde dikkat ettiğimiz şey buydu aslında.
Uluslararası sinema çevrelerinde nasıl tepkiler alıyor film?
İlk Rotterdam Film Festivali’nde gösterildi. Dünya prömiyeri orada oldu. Çok beğenildi, çok konuşuldu, sinema dergilerinde üzerine iyi yazılar çıktı. Film, sadece tersine bir hikaye değil; yeni bir dili de zorluyor. Mesela kurmaca ile belgesel arasında daha önce denenmemiş bir tarz söz konusu. Tabii ki, eksik ve daha iyi olmasını istediğim yerler var. Bunlar da fark edilen şeyler ama ilk film olarak oldukça ümit verici olduğunu söylüyorlar. Bundan sonra, ilk önce NewYork’ta Tribeca Film Festivali’nde, yarışma bölümündeyiz. Haftaya oraya gidiyoruz. Yirmiye yakın festivalin yarışma bölümünden de davet aldık. Saraybosna, Kudüs, Hindistan, Japonya, Brezilya ve Avrupa’nın diğer şehirlerinden davet aldık.
Film üç ayrı ülkede çekildi: Türkiye, Irak ve İran. Ayça, filmde, bir ülkeden diğer ülkeye geçerken, Irak işgalinden de kaynaklı, diplomatik ve bürokratik sorunlarla karşılaşıyor. Siz ülke ülke dolaşırken sorun yaşadınız mı?
Film Kültür Bakanlığı desteği almıştı ve ben bölgede daha önce çok çekimler yapmıştım. Bölgede nasıl çalışılması gerektiğini iyi biliyordum. Bu yüzden, Irak’ta olsun, İran’da olsun bize yardımcı olabilecek en iyi insanlarla çalıştık. Tabii ki, bir sürü sorunla karşılaştık ama hepsini çözmenin bir yolunu bulduk. Ekibimiz küçük bir ekipti, fazla gürültü çıkartmıyordu, fazla göze batmıyordu. Gerekli yerlerde gerekli açıklamaları yapınca çekimler kolay oldu. Ama tabii şuna da bir parantez açayım: Çekimler 16 ay önce oldu. Ve o dönemde resmi bir barış havası vardı her tarafta. Yapılan açıklamalardan hissettiğim kadarıyla, biraz daha beklersek o bölgede çekim yapmamız imkansız olacaktı. Keza şu anda o bölgelerin hiçbirinde çekim yapmak mümkün değil. Yani doğru zamanlamada çektik filmi...
Ayça’yı gitmeye iten sebep hakkında konuşmak istiyorum. Bu sebep filmde yeterince işleniyor mu sizce? Ayça’nın Hama Ali’ye, yollar ülkeler aşacak, onun anadilini öğrenecek kadar sevgi duymasının kaynağını merak ediyoruz. Filmde izleyici bunu yeterince alabiliyor mu?
Bu, bizim daha önceden izlemeye alışık olduğumuz bir aşk filmi değil. Yani, kişilerin birbirine neden aşık olduğunu anlatmaktan çok, aşık bir insanın neler yapabileceğini gösteren bir film. Hama Ali de filmin sonunda ilk baştaki gibi gözükmüyor göze. Oldukça sevimli, hoş bir karaktere dönüşüyor. İlk başta bizim önyargılarımız da var ona karşı. Bu mu yani sevdiği adam, diyoruz. Ama renkli kişiliği, espri anlayışı, farklı olması onunla ilgili bir tür işaret veriyor. “Ayça’nın aşkına ikna olmadık” şeklindeki bir eleştiriyi bazen alıyorum. Ama filmin yarısı Ayça’nın gitme sebeplerini anlatırken, aşkın bu sebeplerden yalnızca biri olduğunu görüyoruz. Ayça’nın şehrin içinde yaşadığı yabancılaşma, ikiyüzlülük, artık gerçek duygularla yüzleşmek istemesi ve gitmeye başladıkça dönüşmeye başlaması, bir Kürt annesiyle karşılaşması, şoförlerle karşılaşması... Gitmeyi biraz metaforik anlamda kullandık. Ama klasik bir aşk filmi bekleyen için yeterince tatmin edici olmayabilir.
Filmin belli bir yerinde Hama Ali’nin, Ayça’ya karşı ilgisiz olduğunu, Ayça’nın tek taraflı bir şey yaşadığını düşünmeye başladım. Filmde Hama Ali’nin, Ayça’ya gönderdiği video kasetler dışında görünmemesinin özel bir sebebi var mı?
Evet, özellikle yapılmış bir şey. Bir filmin yönetmeni, yaptığı bir şeyi açıklamak zorunda kalırsa onu beceremediği anlamına gelir. Birincisi bu. O yüzden bunu bir eleştiri olarak kabul ediyorum. İkincisi... Benim aslında, özünde eleştirmeye çalıştığım şey, küçük burjuva hümanizmi. Yani en alt kesimde yaşayanların, en zor hayatı yaşayanların hayatının çok fazla gerçek olmasıyla alakalı. Biz, Hama Ali’yi küçük burjuva hümanizmiyle yargılıyoruz. Yeterince ilgi göstermediğini düşünüyoruz. Şunu unutuyoruz ama: O savaş koşullarında yaşayan bir adam.
Peki Hama Ali’nin içinde bulunduğu koşulları niçin göremiyoruz filmde?
Orada 1 milyon insan öldü. Bütün ülke yerle bir edildi. Her şeyi bir kenara bırakalım, Ayça’nın bu ısrarcılığının da nasıl bir felakete yol açabileceğini de göstermek için o ikilemi yaratmak istedim. En sona kadar, sanki Hama Ali o kadar da istekli değilmiş gibi anlaşılmasını istedim. Bu Ayça’nın ikilemini de zorluyor ve seyirciye yaşatıyor. Sınırın sonuna kadar gitmesinin sebeplerinden biri de bu.
Yani Hama Ali’yi çekme imkanınız olduğu halde bilhassa çekmediniz... Ayça’nın ikileminin seyirciye de geçmesi için yapılan bir şeydi bu...
Ayça gerçekten Hama Ali için mi gitmek istiyor, diye de algılanabiliyor. Aşık olmak, bir yere gitmek, salt sevdiğin insan için değildir. Başka sebepleri de vardır. İnsanlar aşkı bazen böyle de yaşarlar. Gitmek, dönüşmek, salt sevdiğin insanla alakalı değildir. Ayça yaşadığı şehirde, çeşitli basılara maruz kalıyor. Kadın olmanın, yalnız bir kadın olmanın, çekici bir kadın olmamanın tacizlerine maruz kalıyor. Yani sırf sevgisinden dolayı gitmiyor.
Filmde belgesel öğelere de rastlıyoruz. Belgesel bir film olan Boran filminizde de kurgusal öğeler vardı. Kurgusalla belgeseli iç içe geçiren gerçeklik yaklaşımınızdan bahsedebilir misiniz?
Sinema bir bütün bence. Kurmaca ve belgesel arasında hiçbir fark yok. Bence ikisi de kurmacadır ve önemli olan nasıl bir hikaye anlattığınız, ne anlattığınızdır. Ben de burada, inandığım hikayeyi anlatmak için sinemanın bana verdiği bütün öğeleri kullanmak istiyorum. Çünkü belgeselin anlatamadığı bazı şeyler var. Belgesel duyguları belli bir noktaya kadar anlatabilir. Kurmaca da belli bir yerden sonra, seyircinin bir gerçeklikten kaçmasına yardımcı olur. İkisi birbirini bütünleyebilir. Gerçekten oğlunun mezarını arayan bir annenin görüntüsünü gösterdikten sonra, oğlunun nasıl öldürüldüğünü kurmaca olarak da gösterirseniz, seyirci ona bir bütün der. O annenin, nasıl bir vahşetin ortasında kaldığını hisseder. Oğlunun cenazesini arayan bir anne, hafif kafayı yemiş, “yazık işte, çocuğunu arıyor” diye algılanabilir. Ama bütünlediğiniz görüntülerle, o annenin çabası, o çocuğun başına gelenler artık seyircinin de bir tür dönüşüme uğramasını getirebilir. En azından bu tarzı zorlayacağım.
Ayça otobüse biniyor mesela, ama kamera sürekli onu izlemiyor. Kopuyor ondan, insan yüzleriyle karşılaşıyoruz. Yılmaz Güney sinemasında gördüğüm bir şey bu...
İki tür sinema var. Bir tanesi seyircinin filmi nefes almadan seyretmesini, düşünmemesini isteyen, sadece duygulara hitabeden “şimdi güleceksin, şimdi ağlayacaksın, şimdi heyecanlanacaksın, şimdi rahatlayacaksın” dedirten sinema. Bir tanesi de, seyirciyle izlediği arasında mesafe oluşturan ve seyircinin kendi fikirlerinin oluşmasını sağlayan sinema. Bertolt Brecht, sonra Godard, sonra Yılmaz Güney bunun iyi örnekleri.
Verdiğiniz bir röportajda “Türkiye sinemasında Kürtler hep yanlış tanıtıldı ve dolayısıyla seyirciye de yanlış anlatıldı. Hemen çoğu filmde Kürtler hep ağzı laf yapmayan, şarkıcı türkücü, aptalca konuşan ve komik tipler olarak lanse edildi” diyorsunuz. Gitmek filminde, bir dış gözden, Ayça’nın gözünden, farklı coğrafyalardaki Kürtleri, farklı yönleriyle ve doğrudan, samimi bir şekilde izliyoruz. Kürtlere oldukları gibi, doğrudan ve samimi bir şekilde bakmak için bir Kürt’e aşık mı olmak gerekiyor?
Bir film yapmak için belki birisine aşık etmemiz gerekti ama inşallah bu filmden sonra Kürtleri anlamak için aşık olmak gerekmez. Bir Soran’la her gün sokakta karşılaşabilirsiniz. Eskiden, aman bu kokuyor, yaklaşmayalım, dediğiniz çocuk, bir ressam çıkabilir. Ama daha özünde söylemek istediğim şey şu: Türkiye’de yapılan sinema, Kürtleri, belli prototiplerle algılamak istiyor. Bizi Küçük Emrahlar, Mahsun Kırmızıgüller, İbrahim Tatlısesler gibi kabul etmek istiyor. Levent Kırca’nın parodilerindeki gibi ağzı laf yapamayan, her söylediğine gülünebilen Kürtler gibi algılamak istiyor. Ya da dizilerde son dönemde yoğun olarak gösterildiği gibi terörist, uyuşturucu kaçakçısı ya da kızlarını acımasızca öldüren, töreye yol açan mahlukatlar gibi göstermek istiyor. Eğer bizim ülkemizdeki temel sorun barışsa, Kürt sorunuysa, Kürtleri bu şekilde sunarak bir barış yapmamız mümkün değil. Onlarla bir empati kurarak, o insanların da en az sizin kadar insan olduğunu hissederek bu mümkün olabilir. Benim filmimin de buna bir katkı sunduğunu düşünüyorum.
Mehmet Öner / Evrensel
|
Yazıcıya Gönder
|
|
| Forum istatistikleri |
 |
Konular:182, İletiler:218, Kullanıcılar:198
Aramıza en son katılan üyemiz, unal3365 |
| Doğum Günü Olanlar |
 |
bensu (75) |
|