AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceForumspaceBilgilerspaceYazılımspaceLinklerspaceResimlerspaceSitemapspace

Merhaba Misafir, Forumlarımıza hoşgeldiniz.

Üye olmak için burayı tıklamanız yeterli. Kayıt işlemi ücretsiz olup, konulara cevap yazabilmeniz için gereklidir.
Hatırla
Parolanız
   
Forum
 Kültür - Sanat / Müzik
        Sanatçılar Hozan Serhad'ı unutmadı

Sanatçılar Hozan Serhad'ı unutmadı


14.07.2008 23:31

Miralli


Moderatör
Yeni Üye

Mesaj sayısı 9
 14.08.2006, 02:43:16
Bundan 9 yıl önce Botan’da çıkan bir çatışma yaşamını yitiren Hozan Serhad sanatcı arkadaşları tarafından düzenlenen bir etkinlikle anıldı. Xelil Xemgin, Serhat, sanatı ve yaşamıyla herkes için bir örnek olduğunu söyledi.

Her halkın tarihinde unutulmaz şahsiyetler, sanatçılar vardır. Ruslar için Aleksandr Sergeyeviç Puşkin ne önem taşıyorsa, Edith Piaf Fransızlar için ne kadar değerliyse Kürtler için de Hozan Serhad ve Sefkan, Mizgin gibi sanatçılar da, aynı önemi taşıyorlar. Bunun içindir ki Kürtler, kendi kültür ve müziğini geliştiren sanatçılarına sahip çıkıyor. Kürt sanat tarihinde 10 Haziran, kara ve acılı bir gündür. Çünkü Kürtler, o tarihte yaşamı boyunca kendini Kürt kültürüne ve özgürlüğüne adayan bir sanatçıyı kaybetti.

'Ağrı'nın İsyan Kızı', 'Hewlêr' gibi eserlerle kısa sürede Kürt halkının gönlünde taht kuran Hozan Serhad, ölümünün 9'ncu yılında da unutulmadı.

Sanatçı çalışmalarını yürüttüğü Baran Kültür Evi, sanatçı için bir anma etkinliği düzenledi. Almanya'nın Köln kentinde yapılan anmaya çok sayıda sanatçı katıldı. Sanatçının yaşamının anlatıldığı anma etkinliğinde Hozan Serhad'ın sanat yaşamı, Kürdistan dağlarına doğru yolculuğu bir sinevizyon ile gösterildi. Sinevizyonun gösterildiği anda duygular anlar yaşandı.

'ŞEHİT SANATÇILARA LAYIK OLMALIYIZ’

Anmada konuşan Xelil Xemgin, Kürt Kültür kurumların tarihine değindi. Sanat kurumlarının Kürt özgürlük mücadelesinde büyük katkılar sunduğunu belirten Xemgin, "Bu kurumlardan çok sayıda sanatçı şehit düşmüştür. Sevkan, Mizgin ve Serhat bunların başından geliyor. Bugün bu kurumları daha da, geliştirmek istiyorsak bu isimlere layık olmamız gerekiyor" dedi.

Kürt sanat kurumları günümüzde bir arayış içerisinde olduğunu hatırlatan Xelil Xemgin şöyle konuştu:" Bu tartışmaların doğru adresi ise Hozan Serhad'ın yaşamı ve sanata bakış açısıdır. Herkes bunu eşas almalıdır. Çünkü Serhat farklı bir kültürden gelmesine rağmen çok kısa sürede gelişip büyüdü. Bizler için bir sembol oldu."

'ONLARA BORÇLUYUZ’

Hozan Comert ise yaptığı konuşmada, dünyadaki bütün halkları özgürlüklerini kendi şehitlerine borçlu olduğunu belirterek, "Ne yaziki Kürtler tarih boyunca binlerce şehit vermelerine rağmen yeteri kadar değer vermemşlerdir. Ama son yıllarda bu yavaş yavaş aşılıyor" dedi.

Etkinlikte Hozan Serhad ile anılarını anlatan Comert," O, güler yüzlü ve sempatik tavırlarıyla insanları kazanan bir insandı. Her zaman böyle oldu" şeklinde konuştu.

Hozan Serhad ile uzun süre çalışmalar yapan arkadaşları Serhadı anlattılar:

Hozan Şemdin: Serhad ile çok anılarımız oldu. Çoşkulu ve heyecan doluydu. Bütün şahadetler hepimiz için ayrı bir yeri vardır. Ozan Serhad`ın şahadeti bizim için farklıdır. Onun yerini şu ana kadar dolduracak kimse de, olmadı.

Peywan Arjin: O, dönem hepimiz aynı bir evde beraber kalıyorduk. Serhad, bizim yanımıza ilk geldiğinde, ayrı bir dünyadan geldi. Hünerkom döneminde her arkadaş bir çok şehi birlikte götürüyordu. O bizim için hep bir şeyler yaptı. Ama biz onun için bir şey yapmadık.

Diyar: Serhad ile hep çocukluk oyunumuz vardı. Bir çok zor dönemde birlikte bir çok şeyi yaşadık. Yeri doldurulamaz bir kişiydi.

Ali İkizer: Ozan Serhad, bence Kürt müzisyenleri için bir dönemdi. Ozan Serhad'ın gelişi bizim için yeni bir dönemin başlangıcı oldu.

Kawa: Ben 3 kere Serhad'ı gördüm. Kişiliği ve tavırlarıyla beni etkisinde bıraktı. Çok alçak gönülüydü. Bence sanatçı böyle olmalıdır.

Sosin: Serhad'ı ilk olarak Güney Kürdistan'da tanıdım. Beni bağlama çalmaya ilk o teşfik etti. Sülemanye'de bize eğitim veriyordu. Ben onun öğrencisiyim. Gençlere ciddi yatırımlar yapıyordu. Sürekli onlarla ilgileniyordu.

Hekim Sefkan: Serhat ile farklı bir hukukumuz vardı. Sürekli çelişki içerisindeydik. Sanat alanında cidi kavgalar ediyorduk. Diğer yanda da iyi dosttuk. Çok çalışmalarımız oldu. Eşi benzeri olmayan bir arkadaştı. Ama biz yaşarken yeterince değerini bilmedik.

Kaynak: ANF
Kullanıcı çevrimdışı Yazıcıya Gönder
 

21.07.2008 00:54

arifim


Üye
Yeni Üye

Mesaj sayısı 3
 04.07.2008, 14:06:57
O Ölmediki
Bizi varlığımızdan ve kültürümüzden haberdar etmek isterken bu denli cefaya katlanan ve bizi var olma savaşımızda ciğerimizden tutan biri için öldü yada şehit oldu gibi kelimeler hiç yakışmaz o hep bizimle.
Kullanıcı çevrimdışı Yazıcıya Gönder
 

11.08.2008 04:14

sinan


Moderatör
Yeni Üye

Mesaj sayısı 11
 24.08.2006, 19:42:13
Hozan Serhad gibi kaç sanatçı daha gelir ki?
Sesi, sazı ve tınılarıyla yıllar geçse de o kara günün üzerinden, hala acısını yaşıyor insan... Kürt halkının öüzik alanında belki de en umut veren sanatçısıydı o... Evet, belki aramızdan ayrılmayacak kadar yer etti ama, realite de yeni şarkılarını dinleyemeyeceğiz, kliplerini izleyemeyeceğiz. On yıllardır süren kanlı savaşa verilen on binlerce kurbandan (kurban, çünkü mağrur oldukları kadar mağdurlurdurlar) hangi birisi haketti ki ölümü ? Ajanları, hainleri ve katilleri bir kenara atarsak, Kürt halkı en değerli evlatlarını yollamıştır artık ölümün olmadığı yere.

Onların gittiği yerde müzik, sanat, üretkenlik, devrimcilik, dürüstlük, fedakarlık gibi değerler var mı bilinmez ama, ölümün olmadığı bir gerçek.

Birçoğumuza çok şey verdiler, öğrettiler... Hepimizden bir şeyler alıp gittiler. Hozan Serhad'ı tanımasam da, yıllarca sessiz gecelere ses kattı, göremediğim rüyalara aldı götürdü beni. Televizyonda çıkan bir-iki klibindeki saf, içten ve doğal Kürdistan anlarını yaşatırdı bana dinledikçe. Onu dinleyenler arasında, onun sesindeki ve melodilerindeki sevgiyi, içtenliği yüreğinde hissetmeyen yoktur sanırım. "Payize", "Ağrının isyan kızı", "Hewler", "Mîzgînê", "Ax Kurdistan", "Sîpanê Xelatê" gibi birçok unutulmaz eser bıraktı bize. Kimi zaman karanlık mağaraların duvarlarını aydınlattı sazının teliyle, kimi zaman da soğuk bir köy evini ısıttı yüreğiyle.

Dileğim o dur ki, Hozan Serhat gibi bir kaç sanatçı daha çıkar. Onun hayatı hakkında yazılmış çok şey olsa da, ben iki yazı paylaşmak istiyorum sizlerle. Birincisi Özgür Politika gazetesinde yayınlanmış, ikincisinin ise kaynağını tespit edemesem de, onunla yürümüş bir hevali olduğuna inanıyorum...

***

Bir hozan... Bir sanatçı... Bir devrimci... Sürekli yenilik peşinde koşan bir yaratıcı... Kimimiz televizyon programında bir stran seslendirirken, kimimiz Ulusal Orkestra’yı yönetirken, kimimiz gecelerde tiyatro sahnesinde, kimimiz sazın telleriyle ’alay’ edercesine oynarken tanıdık O’nu... Yüreğini ülkesinin dağlarıyla buluşturup, Sefkan, Mizgin, Sarya ve daha nice isimsiz kahramanın oluşturduğu kültür ve sanat kervanında yerini aldıktan sonra, bir aydan bu yana da O’nu, ’Hewlêr’le yeniden ’keşfettik’. Kimdi bu özgürlüğün aşığı, özgürlük savaşçısı? O bir hozan... bir sanatçı... bir devrimci idi... Her şeyden önce O bir öğretmendi... Bir yenilik arayışçısı idi...

Serhat, 24 Temmuz 1970 yılında, babasının memuriyeti dolayısıyla bulunduğu Ağrı’nın Eleşkirt ilçesinde doğdu. Henüz bir yaşında iken, babası Mehmet İhsan (Nuri)’nın yaşamını yitirmesi, annesi Gülsün ve kardeşleriyle birlikte Patnos’a dönmelerine neden olur. İki kız, üç erkek olmak üzere beş kardeşten en küçüğü olan Serhat’ın, diğer ismiyle Süleyman Alpdoğan’ın çocukluk ve gençlik yılları da burada geçer. Türkiye’deki eğitim sistemine göre ilk, orta ve liseyi Patnos’ta bitirir.

Derslerinde oldukça başarılıdır. Okuldaki başarısı, çocukluğundan itibaren arkadaşlarıyla olan ilişkilerine de yansır. O, her zaman yeni ve farklı birşeyler peşindedir. Bu özelliği kendisini kültürel ve sanatsal aktivitelere de yönlendirir. Henüz 7 yaşında iken, ortaokula giden abisinin çaldığı bağlamaya merak sarar ve her fırsatında "tıngırdatmaya" çalışır. Ancak her seferinde abisinin sert tepkileriyle karşılaşır ve saz, boyunun ulaşamayacağı yüksekliğe asılır. Ancak O, pes etmez, direnir. Sonra sazın telleri kopartılır, yine nafile... İş kendisinden beş yaş büyük olan abisi ile kavgaya varır. Ancak O bir kere başlamıştır ve geriye dönüş yoktur... O dönemi abisi Arif Alpdoğan, şöyle anlatıyor; "Evde bir tek bağlamamız vardı. O bağlamayı almak için annemle bir yıllık emeğimizi sarfettik, O çok meraklıydı. Bağlamaya birşey olur diye korkuyordum. Çok kavga ettik... Pes etmedi. Fakat aradan bir yıl geçti, benden daha iyi melodiler çıkarmaya başladığını gördüm. Ondaki bu hırs ve azmi görünce, destek olmaya başladım."

İlk kasetini çıkardı

Yıl 1985-86’dır... Kürdistan ve Türkiye’de çocuk sanatçı furyası başlamıştır. Her gün yeni bir çocuk sanatçı gündemleşmekte, gençlik bu kanala çekilmektedir. Ulusal bilinç ve Kürt sorunundan uzak, politika ve siyasetin olmadığı bir ortamda büyüyen Süleyman da, bu furyaya yakalanır. Kaset yapmak üzere İstanbul’a gider. Bu gidiş aynı zamanda aileden de ilk ayrılışıdır. Abisinin arajmanlığını yaptığı ’Gülo’ isimli ilk kasetini, Murat Esen adıyla, bugünkü İMÇ (İstanbul Manifaturacılar Çarşısı) denilen plak şirketlerinin bulunduğu yerde çıkarır. O dönemle birlikte öne çıkan sanatçılardan birisi de Küçük Emrah’tır. İstanbul’da bir süre birlikte kalırlar. Ancak ekonomik şartların zorluğundan tekrar Patnos’a dönmek zorunda kalırlar.

1987’de liseyi bitirdiği sırada Patnos’ta devlet tarafından bir operasyon gerçekleştirilir. Birkaç arkadaşı yakalanır. Bu olay üzerine Bursa’da Belediye Konservatuarı ve aynı zamanda İdari Bilimler Fakültesi’nde okuyan abisi Arif, acilen yanına götürür. Çünkü, ulusal, ideolojik duygulara kapılması istenmez.

1988’de 1800 kişinin arasından ikinci sırada İzmir Ege Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuarı Bölümü’nü kazanır. Konservatuar’a girdikten sonra bağlama yerine, bir Azeri enstrümanı olan çift hörgüçlü ’tar’ üzerine eğitim alır. Bunun yanında kaval, gitar, bağlama, klavye de çalmaya başlar. Konservatuar yılları Süleyman için, kendini sorgulama ve bir çıkış yolu bulma dönemidir. Artık hem Kürtlük, hem de Kürt sanatı, müziği üzerine araştırmalarla başlar.

Tabular yıkılıyor

Kendisi gibi Konservatuar okuyan abisi Arif, "Türk halk müziğinde Ege yöresinin türkülerinin çok otantik, müzik motiflerinin çok iyi olduğunu, içeriğinde kahramanlık sergilendiğini, bunlara yönelmesinin kendisi açısından daha iyi olacağını" söyler. Süleyman ise, "Aynı makamların Kürtlerde de var olduğunu, hatta özellikle hicaz parçalarda biraz daha otantik, güzel ve duygusal işlendiğini" savunur. Araştırmalarını bu süreçte daha da hızlandırır. Serhat ve Botan yöresinin parçaları üzerinde durur. "Batmane Batmane" parçasını bu dönemde, Ege’deki gibi değişik enstrümanlar kullanarak, batı sazları eşliğinde yorumlamaya çalışır. Böylelikle daha zengin bir müzik kültürünün ortaya çıkacağı kanısındadır.

1991 Şubat ayına gelindiğinde Süleyman abisini şaşırtmıştır. Ulusal ve ideolojik sorunlardan uzak tutulmak istenen Süleyman, politik duruşuyla, inanılamayacak kadar abisini hayrete düşürmüştür. Tartışmalarında daha bir derinlik vardır. Buna bir de evlilik kararını açıklaması eklenince, ortalık adeta daha da karışmıştır. Çünkü bu bir tabuyu yıkmak demekti. O güne kadar küçük, büyükten önce evlenemez, bu bir gelenekti, töreydi ve şimdi Süleyman bunu da çiğniyordu. Burada da yine dediği yapılır. Üniversite’de tanıştığı okul arkadaşı Yıldız’la aynı ay Denizli’nin Kivrili ilçesinde aile dostlarıyla birlikte sade bir düğün yapılır.

İncelen ip kopuyor...

Artık Süleyman’la Yıldız için de karar anı gelip-çatmıştır... Ve o güne kadar düzenle aralarında giderek incelen ip, kopmuştur. 1991 yılının Temmuz ayında Partiye katılırlar. Yıldız, Cizre’de tutuklanır ve şu anda tutuklu bulunduğu Amasya Cezaevi’ne konulur. Toplam 12 yıl 6 ay hapse mahkum edilir.

Süleyman ise önce Haftanin’e, oradan Mahsun Korkmaz Akademisi’ne geçer. Müzik eğitimindeki yetkinliği göz önünde bulundurularak Avrupa’da kültür-sanat faaliyetleri için Hünerkom’a gönderilir. Böylece 4 yıl sürecek bir Kültür maratonu da başlamış olur.

Süleyman sadece müzikle sınırlandırmıyordu kendini. Aynı zamanda tiyatro oyunlarında da oynuyordu. Kendisine ölçü aldığı başarı grafiği burada devam ediyordu. Ancak her ne kadar Avrupa ortamı teknik açıdan insanı geliştirse de, olanaklar sunsa da, "Bir devrimci için ülkeye dönmek bir görevdir" diyordu. Yine Kürt müziğine, kültürüne, folkloruna karşı var olan tehlikeleri de sezerek şunlara dikkat çekiyordu; "Bizim güçlü bir kaynağımız var. O kaynağa dönüş, özellikle orada Kürt kültürünü ortaya çıkarmak, bize düşüyor. Bugüne kadar dengbêjler belli bir noktaya getirdiler, biz bunlara el atmazsak ortada kaybolacak. Zaten Türkleştiriliyor. İzzet Altınmeşe, Nuri Sesigüzel gibileri örnektir. Eski parçalarımızı çıkaralım, okuyalım, geleceğe aktaralım, bunlar kaybolmasın." O, klasik parçaları modernizmle yorumluyordu.

Ve Hozan Serhat 1996 yılında kaynağa dönüşü gerçekleştirdi. Zap’ta birkaç ay kaldıktan sonra, Hewlêr’de bulunan Mezopotamya Kültür Merkezi’ne gider. Güney Kürdistan’ın hemen her yerinde gecelere, morallere katılır. Behdinan ve Süleymaniye’de canlı ve dinamik tarz ve temposuyla faaliyetlerini aralıksız devam ettirdi. Süleymaniye’de Güzel Sanatlar Akademisi Orkestrası’nın dikkatini çeker ve ilk kez bu orkestrada bir tamburwana yer verilir.

16 Mayıs 1997’de PDK peşmergeleri MKM ve Heyva Sor kurumlarını ablukaya alır. MKM de bulunan sanatçıların bir kısmi öldürülür. Ancak katliamdan dört gün önce Süleymaniye’ye geçen Hozan Serhat, yine yüzünü gösteren ihanet üzerine yazdığı "Hewlêr" yaşanılanları tüm gerçekliği ile ortaya koymaktadır.

Hüseyin Kaytan ve Kameraman Halil Uysal’ın gruplarının Botan’a gitmesi kararlaştırılır. 91 yılından bu yana kamera ve fotoğraf makinesinin girmediği Botan’ı duyan Hozan Serhat da gitmeyi önerir, ancak önerisi uygun görülmez. Botan’a gidip klip çekmek istediğini bildirir. Israrlar sonunda kabul edilir.

******

Cudi yolculuğunun başladığı o zamanlarda, güzel açılmalarla bezenmiş bir ilişki içindeydik. Şimdi onu söylemek için iyidir. Yolculukta Serhat'ı yitirdik. Dağlara ve vadilere karıştı ve bir daha dünya gözüyle görünmedi. Daha onlarca, belki yüzlerce insanın yanıbaşımızda toprağa karışıp kaldığını ve bir daha topraktan, toprağın eğilimlerinden, dağlarından ve vadilerinden ayrılmadıklarını gördük. Hiçbiri için 'ölmek' deyimi yerinde değildi. Toprakla birleşme isteklerini her zaman taşıyorlardı, zaman içinde öyle geçtiler. Ve zaman içinde hep orada, geçtikleri o Kürdistan'da kaldılar.

Şimdi, yağmur içindeyken, yeni bin yılın bu son sağırmasında sizlere Serhat'ı söyleyeceğim. Ben de anlatan yağmurdur diyeceğim ve bunu böyle bileceksiniz.

Şimdi, bir zamanların Med ve Pers soylularının kaplan avına çıktıkları Zagros'un güneydoğu eteklerinde, sararan bir vadi içindeyiz. '98 kışında ve '99 başlangıncında da burada, fırtınanın güzel oluşması içindeydik. 15 Şubat fırtınasında da burada, karşımızdaki tepeler, üstümüzdeki Zagros dorukları kar savrulması içindeydi. Rüzgar esmesi ve onun öfkeli bağırması içindeydi. İşte o zaman Serhat da buradaydı. Bu yerin bütün kayalarında ve ağaçlarında birlikte türkü söylerdik ve bakardık. Sis ve bahar içinde uzakta dolaşırdık. O geniş ve serinlik dolu günler içinde, uzak tepelerde akşamı beklerdik.

Serhat, batıda Şekif dağı ufuklarının üstündeki Venüs'e bakardı ve sevinirdi. "Benim yıldızım işte orda" derdi. "Sadece senin değil, o herkesin yıldızıdır" deyişimi duymazlıktan gelir, ruhunun kapılarını o yıldız süresince kapatırdı. Venüs, akşamın uzağında kaybolduktan sonra, karanlık daha soğurdu ve eski yüzlerimizi giyinirdik; o eski şarkılar söylerdi: "Bilirim yok senden bana bir faide ey gül..." veya "siyah kanatları koskocaman açılan -ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan- geçince başlayacak bitmeyen hüzün bu gece..." diye söyler ve sürerdi. Sonra herhalde söz toprağa gelirdi; topraktan konuşmamı sever, isterdi: "Toprağın! Bazen keşfedilmemiş bir ülke oldu bana -ve bazen mezar-, dönüp bir çocukluğu öldüğüm sürekli..."

Şimdi onun son öyküsünü söylüyorum:

Bahar ayları çıktığı zaman, yürüyüşe geçtik. Bir menzilimiz yoktu, yürüyüş bizim verili sınırları ihlal ederek girdiğimiz bir ülke idi, bir yurt idi. Hep onda, yani yürüyüş ve Kürdistan içinde kalacaktık. Serhat ikircikliydi önceleri; belki söylemeye dilinin varmadığı bir sevgisi vardı. O acı günlerde, Ammar idam sehpasının altında beklerken, yaşamak korkunç bir acıydı; daha da dayanılmaz olanı, utanç veriyordu. Hiç kimsenin dönüp küçük ayrıntıları konuşmaya zamanı yoktu.

Şimdi söylediğim bu yerden Van ve Urmiye arasındaki dağlara, oradan Van topraklarına ve Hakkari'ye geçtik. Aylar sürdü yürüyüş. Vardığımız her yerde Serhat, gerilla topluluklarına şarkılar söylüyordu. Güzel bir ezgiydi Serhat; Onun sesindeki içtenlik dağlarda söylediği şarkılarda daha açıktı.

Temmuz ayı başlarında Faraşin yaylalarındaydık.

Faraşin, Başkale-Çatak-Beytüşşebap üçgeninin güney köşesindedir. Faraşin köyü ile Kato Jirkan arasında en yüksek dağ, Serhesin doruğudur. En yüksek noktasında demir bir sütun bulunan Serhesin ve çevresindeki bazı tepelerin dorukları, Mısır piramitlerine benzer. Doğudaki Faraşin yaylalarından çıkarak Serhesin'e vardığınız zaman, üç saat batıda daha yüksek ve sivri bir doruk karşılar sizi. Kato Jirkan'a varmak için önünden geçmeniz gereken bu dağın adı Nismo'dur ve doruğunun hemen dibinde yaban ördeklerinin yurt edindiği bir göl vardır. Bu da Nismo gölüdür. Gerillalar bu göle çok bağlanmıştır. Bu gölün başında yapılan bir toplantının resmini bulduk. Komutan Nismo gölünün kıyısında, sırtını Nismo doruğuna yaslamış, ders veriyor. Gerillalar, bu eşsiz göle karşı kutsal kelimeleri dinliyorlar.

Serhat'la biz 11 Temmuz günü akşamı, Faraşin'den Kato Jirkan'a geçiş yapacaktık. Yanımızda Kamereman Halil Dağ ile rehberimiz ve güvenlik sorumlumuz Sadık vardı. Serhesin dağı eteklerinde, Kina Hirçê denilen küçük ve dar vadide, Serhat ile son yemeğimizi yedik: Salyangoz çorbası. Toplaması bendendi, Serhat ile birlikte temizledik ve pişirdik. Rehberimiz Sadık, "Şeytana benzeyen" bu küçük yaratıkları yemeyi, hatta bu yemeği yaptığımız kabı bir daha kullanmayı kesin bir dille red etti. Birkaç metre arkamızda, gerçek bir kuş köyü vardı. Korunaklı bir uçuruma, yan yana, alt alta, üst üste çöpten ve çamurdan yuvalar kurmuş, neşe ve hareket dolu iç içe, bir arada yaşayan ve yüzlerce kırlangıçtan oluşan bir kuş sosyetesine, ilk kez burada tanık olduk. Serhat'ın bu yabanıl ve güzel kanatlılar toplumunu oturup saatlerce seyrettiğini gördüm. Kuşlar, gerillaların kendilerini izlemelerinden hiç rahatsızlık duymuyorlardı.

Akşamın gölgeleri batı yamaçlarından vadilere indiği zaman, biz kırlangıç köyünden hareket ettik. Serhesin doruğuna vardığımızda, zaman akşam çökmüştü. Serhat, yürüyüşte hep yaptığı üzere, teybinden "Titanik" filminin müziğini dinliyordu:

Every night in my dreams I see you, I feel you
That is how I know you go on.
Far across the distance and spaces between us
You have come to show you go on.
Near, far, wherever you are..."

Benim tedirginliğim burada başladı. Yüksek yamaçlarda henüz erimemiş kar benekleri ve bir kartal, daha ileriye gitmememiz gerektiğini söylüyordu. Halil ve Sadık, o gece Nismo gölü yakınlarında kalmamız ve yarın gün içinde, Nismo'yu görüntülememizi istiyorlardı. Ben ise, Nismo gölünü dönüş yolculuğuna bırakmayı, hemen bu gece beklemeksizin Kato Jirkan veya daha kuzeydeki Masiro yönüne geçmeyi istiyordum. Halil ile kavga edecek dereceye gelene kadar tartıştık. Beklemeksizin geçme önerisini Serhat'a götürdüm. Hiç beklemediğim halde, Serhat da kalmayı istiyordu. Çaresiz, o gece orada, Serhesin doruğunun iki saat kadar batısında bir yamaçta kaldık.

Tam o gece Türk ordu güçleri ve korucular operasyona çıkmışlardı. Bizim bundan haberimiz yoktu. 12 Temmuz sabahı erkenden, saat 00:4 sıralarında, Sadık arkadaş keşif için biraz yukarıya çıktı. Bu arada Serhat'ı da uyandırdık. "Çok ilginç dört düş gördüm" dedi, "Annem buraya gelmişti birinde, tam burada konuşuyorduk." Diğer düşlerinin neler olduğundan da sözetti, ama artık bunları hatırlamıyorum. Saat 4.20'de Sadık koşarak geri geldi ve askerlerin bize doğru, doruktan aşağıya kollar halinde yaklaştıklarını söyledi. Çantalarımıza ve silahlarımıza sarıldık. Bulunduğumuz vadiden aşağıya küçük bir su akıyordu, onu izledik. Ben önden koşuyordum, arkamda Halil vardı. İki dakika sonra dönüp baktığımızda, Serhat'ın olmadığını gördük. Sadık geri döndü, bekledik. Yeniden Serhat'ı gördüğümde, ağır adımlarla kayalık dere yatağından aşağıya inmeye çalışıyordu. Çantası sırtında, silahı kolunda, deri muhafaza içindeki sazı ise omzundaydı. Şaşırmış görünüyordu, hepsi o kadar.

Beş dakika kadar yokuş aşağı indikten sonra, sağımızdaki Mamêmus tepesinden inen yeni bir dere ile karşılaştık. Bulunduğumuz yer, Besta arazisinden geçen Masiro suyunun başlangıcı idi. Buraya varıncaya kadar, Sadık üç kez geri dönerek arkada kalan Serhat'ı bize yetiştirdi. Sağa, Mamêmus yamacına, suyun akış yönünün tersine döndük. Böylece, aynı zamanda üstümüze gelen asker kollarına karşı gidiyorduk. Çünkü onların istekleri, bizi aşağıya, tuttukları Masiro vadisine doğru sürmekti. Yirmi adım kadar sonra, yüklerimizin ağırlığını farkettik ve çantalarımızı, parkalarımızı otların içine alelacele sakladık. Yalnız Halil, mini-tv kamerasının bulunduğu çantasını bırakmadı. Saat 4.30 sıralarında, sabah alacasında bize doğru inen iki asker kolunu gördük. 4.35 sıralarında onlar bizi farkettiler ve bir anda mevzilenerek ateşe başladılar. Aramızdaki uzaklık, ilk anda 50 metre kadardı. Önümüzde Mamêmus yokuşuna vurmamız için geçmemiz gereken bir düzlük vardı. Yüzlerce asker her türlü silahla 50 metreden ateş ederken, bu düzlüğü geçmemiz gerekiyordu. Ancak ondan sonra mevzilenme olanağımız olabilirdi.

Güvenlik sorumlumuz Sadık konuştu: "Durmayın!" Aklıma gelen her şeye küfrederek Serhat'a son bir kez baktım. Yüzünde aynı şaşkınlık vardı. Öte yandan sanki çok sakin görünüyordu, bizim gibi telaşlı değildi. Düzlüğe vurduğumda, üzerinde mısır patlatan kızgın bir saç üzerinde koşuyor gibiydim. Kendimizi sakınacak bir konumumuz, siper alacak bir tek taş, bir çalı bile yoktu. Binlerce mermi, her yanımızı sıyırarak bahar otlarını biçerken, yapmam gereken, ama hep ertelediğim şeyleri düşündüm. Ardından Halil ve Sadık da düzlüğü geçtiler. Dönüp onlara baktım, sağlam görünüyorlardı. Ama Serhat yoktu. Orada kalmış, düzlüğü geçememişti. Hiçbirimizin bir anda yağmur gibi inen binlerce mermiden kurtulma gibi bir şansımızın olması o an düşünülemezdi. Bereket askerler ve korucular yeteneksizmiş ve bizim kadar soğukkanlı değillermiş.

Birbuçuk saatte, binlerce silahın ateşi altında, arkasına sığınacak tek bir mevzi olmadığı halde, Mamêmus tepesine batı yönünden çıktık. Tepeyi tutması gereken asker ve korucular hala nefes nefese, tepenin doğu yamacındaydılar. Yüz metre farkla o sabahki koşuyu biz kazanmıştık.

Bir ömür gibi geçen, birbuçuk saat süreyle, her türlü silahın ateşi altında Mamêmus tepesine tırmanırken, daha doğudaki Alan vadisi başlangıcında, korucu ve asker kolları arasında pimleri düzeltilmiş bombalar ve emniyeti açık silahlarımızla akşama kadar kımıltısız beklerken, Serhat'ın o su kıyısında, Nismo gölü yakınlarında, Nismo sevdası uğruna şehit olduğunu düşündük. Asker ve korucular, nereye gittiğimizi de gördükleri halde, hemen aralarında olduğumuz halde, akşama kadar üstümüze gelmediler. Onlar açısından akıllıca olan da buydu. Çünkü biz, son saldırımızın çok etkili olması için, birkaç adım yanımıza kadar sokulmalarını bekliyorduk.

Serhat o gün, 12 Temmuz 1999'da, saat 11.00 sıralarında sağ esir düşmüştü.

Daha sonra koruculardan alınan bilgilere göre, Serhat'ı askerler değil, Jirkan aşiretinden genç bir korucu sağ yakalamıştı. Askerler onu aldıktan sonra, kolundan vurmuşlardı. Daha sonra Hakkari'ye götürüldüğü, ikinci bir operasyonda yeniden dağa getirilerek, yakalandığı yerin onbeş saat kadar doğusunda, Faraşin yakınlarındaki Eraban dağı eteklerinde kurşuna dizmişlerdi. Cesedini aylar sonra gerillalar bulduklarında, elleri arkadan bağlıydı. Serhat, esir düşmeyi kabul etmişti belki, ama teslim olmamıştı. Öldürülme sebebi bu olmalıydı.

Onun son hikayesi budur. Yürüyüş ise devam ediyor.

Mücadele arkadaşları

Adı, soyadı: Süleyman ALPDOĞAN
Kod adı: Hozan Serhat
Doğum yeri ve tarihi: Ağrı-Eleşkirt, 1970
Mücadeleye katılım tarihi: 1992
Şehadet tarihi ve yeri: Temmuz 1999, Eraban dağı, Faraşin yaylası-Beytüşşebap


__________________________________________________
Nedir sahi bu hayatın anlamı?
Kullanıcı çevrimdışı Yazıcıya Gönder
 

Sayfayı yazdır  |  Önceki Konu  |  Sonraki Konu
Hızlı Menü
 




Forum istatistikleri
Konular:198, İletiler:240, Kullanıcılar:218
Aramıza en son katılan üyemiz, tekfen1970
Doğum Günü Olanlar
miros (12)