AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceForumspaceBilgilerspaceYazılımspaceLinklerspaceResimlerspaceSitemapspace

Merhaba Misafir, Forumlarımıza hoşgeldiniz.

Üye olmak için burayı tıklamanız yeterli. Kayıt işlemi ücretsiz olup, konulara cevap yazabilmeniz için gereklidir.
Hatırla
Parolanız
   
Forum
 Kültür - Sanat / Edebiyat
        Klasizm nedir?

Klasizm nedir?


03.10.2006 01:27

gulbahar


Moderatör
Yeni Üye

Mesaj sayısı 5
 16.08.2006, 21:42:20
Klasik edebiyatın ilkeleri
XVII. yüzyılda Avrupa'da, özellikle de Fransa'da gelişen, eski Yunan ve Latin edebiyatları geleneğine bağlı kalarak anlatımda aralık ve açıklığa ulaşmayı amaçlayan edebiyat akımı. Yapıda sağlamlığı, söyleyişte açıklığı ve ölçülülüğü, ruhsal ve ahlaksal çözümlemelerde inceliği, gerçeğe benzerliği ilke olarak benimseyen bu akımın doğup gelişmesinde Hümanizmanın ve Hümanizma sonunda boy atıp gelişen Rönesans edebiyatının büyük payı olmuştur. Şöyle ki, hümanist düşünüş ve bu düşünüşün sanata, edebiyata yansıması olan Rönesans; insana dönüşün yollarını açmıştı. Şairler, yazarlar, oyun yazarları, insanı bütün yönleriyle algılamaya anlatmaya yönelmişti. Eski Yunan ve Latin kaynaklarına bağlı kalınmış, bu kaynaklardan esinlenilerek yeni yatırımlara gidilmişti. Böylece Rönesan döneminin edebiyatında çeşitli ülkelerde halk dili, yazı dili kimliğini kazanmış, ulusal edebiyatlar doğmuştu. Doğan bu ulusal edebiyatlarda epik şiir (destan), lirik şiir, öykü, roman, güldürü, ağlatı, deneme türlerinde yapıtlar üretilmişti.

XIV. yüzyıldan XVII. yüzyılın başlarına değin Batı Avrupa ülkelerinin edebiyatlarında egemen olmuştu Rönesans akımı. XVII. yüzyılın başlarında Rönesans akımı değişik boyutlar ve yeni bir görünüm kazanır Fransa'da. Bütün değişimlerde olduğu gibi, bu değişimin nedenleri de toplumsaldır. Şöyle ki, bu yüzyılın ilk yıllarında Fransa bir kargaşa döneminden yeni çıkmıştır. Her alanda düzenleyici yasaların, kuralların özlemi içindedir. Başıboşluktan, kuralsızlıktan kurtulmak; ülkeye çekidüzen verebilmek için tek güç olan krallık etrafında birleşmek gerekir. Toplumsal yapıyı, siyasal düzeni korumak zorunludur.

Bu düşünceler XIII. Louis döneminde Richellieu tarafından uygulamaya konmuÅŸtur. Bütün direntilere karşın «mutlak monarÅŸi» düzeni egemen olmuÅŸtur ülkede. Siyasal alanda görülen bu yönelim edebiyatta da göstermiÅŸtir etkisini. Siyasal alanda olduÄŸu gibi, edebiyatta da özgürlük, kuralsızlık bir yana itilmiÅŸtir. Bunun yerine yazarların yaratılarına yön verecek birtakım ilkeler konmuÅŸtur. Bu ilkeler doÄŸrultusunda beÄŸeniyi oluÅŸturmak için Akademi kurulmuÅŸtur. Åžiir ve oyun için kurallar saptanmıştır. Öte yandan, yeni bir salon hayatı doÄŸmuÅŸtur bu yıllarda. Bu salon hayatının giysilerinden konuÅŸmalarına deÄŸin her ÅŸeyinde bir incelik, bir süs vardır. Böylece yeni bir çevre, yeni bir aydın tipi doÄŸmuÅŸtur.

Ortaya çıkan bu yeni aydın ya da sanatçı tipinin belirleyici özelliği krallığa ve Hıristiyanlığa saygılı oluşudur. Onun için tek yönetim monarşi, tek inanç Hıristiyanlıktır. Toplumun bireye değil, bireyin topluma uyması gerektiğine inanmıştır. Bu inançla uyumlu kişiye seslenen bir edebiyat yaratmayı amaçlamıştır. Dengeli ve uyumlu bir edebiyat olacaktır bu. Bunun için de bu edebiyatın ürünlerinde sağduyu ve akıl egemen olacaktır. Yaratılarda çocuklar, halktan kişiler değil, seçkinler ele alınacak dış görünüşleriyle değil, ruhsal özellikleriyle işlenecektir. Konu işlenirken kişilerin ruhsal durumlarının gerçeğe uygun olmasına önem verilecek insan dışındaki her şey (elbise, dekor, doğa görünümleri, yerel renkler...) yaratının dışında kalacaktır. Anlatım da her türlü süsten, bezek ve donaktan uzak olacak; halk deyimleri, teknik terimler, yerel sözcükler kullanılmaktan özellikle kaçınılacaktır. Önemli olan konu değil, konunun işlenişi, anlatımıdır çünkü. Bu bakımdan biçimsel yetkinliğe ağırlık verileceği gibi anlatıcının, yani yazarın anlatımda kişiliğini gizlemesi gerekecektir. Eski Latin ve Yunan edebiyatı geleneğine de bağlı kalınacaktır.

İşte bu kurallar içinde oluşan, seçkin çevrelere yönelik edebiyata klasik edebiyat, bu edebiyatın oluşturucularına da klasikçiler adı verilmiştir.

Klasikler arasında sayabileceÄŸimiz ilk adlar arasında insan varlığını kanıtlayan «düşünce ve akıl» evrenin ve Tanrı'nın da varlığını kanıtlar görüşünden yola çıkarak yöntemsel kuÅŸkuculuÄŸun öncüsü olan, Metod Üzerine KonuÅŸmalar, Tutkular Kitabı adlı yapıtlarıyla düşünsel denemenin örneklerini vermiÅŸ olan Rene Descartes (1596-1650); Tanrı'nın varlığını bilimsel yollardan kanıtlamanın olanaksızlığını savunan, matematik alanında da özel bir yeri olan TaÅŸra Mektupları ve Düşünceler adlı denemeleriyle bilinen Blaise Pascal (1623-1662) gelir.

Klasik edebiyatın ilkelerini tiyatroya uygulayan büyük adlardan biriyse Pierre Corneille'dir (1606-1684). AÄŸlatı türünün babası sayılır bir bakıma. AÄŸlatılarında aÅŸk, onur, tutku, istenç (irade) gibi insanın temel kiÅŸiliÄŸini belirleyen kavramlar önemli bir yer tutar. Tutkuların tanımlanmasında kiÅŸilerini sürekli bir ikilem içinde tutar. Genellikle yapıtlarındaki kahramanlar, görevleriyle tutkuları arasında bir çatışmayı sürdürürler. Bu çatışmada tutkularını yenerler. İnsanüstü yönleri vardır. Ne var ki bu insanüstülük seyirciyi yadırgatmaz. Canlı, renkli kiÅŸilerdir bunlar. Bu yönden şöyle de diyebiliriz, Corneille, insanları olduÄŸu gibi deÄŸil, olmaları gerektiÄŸi gibi çizmiÅŸtir oyunlarında. Robert Pignarre'nin dediÄŸi gibi, «Trajediye yüceler katma çıkaran odur; yeryüzünün yüceleri yüce ruhlar, yüce olaylar, yüce üslup...»

Otuzu aşkın yapıtı vardır Corneille'in. Bunlar arasında en tanınmış olanları: Le Cid, Horace, Cinna, Medde, Andromede'dir.

Corneille ile birlikte Klasisizm akımının en büyük aÄŸlatı ÅŸairlerinden biri de Jean Racine'dir (1639-1699). AÄŸlatı türünü yeni ilkelerle donatmış, bu türe yepyeni bir görünüm kazandırmıştır. AÄŸlatının temel kurallarına uyarak bu kurallar içinde insan yüreÄŸinin türlü tutkularını, duygularını iÅŸlemiÅŸtir. Onun yapıtlarında kiÅŸiler, genellikle yazgının elinde oyuncaktır. Bu yönüyle tanrıların ve yazgının kiÅŸilerin yaÅŸamında egemen olduÄŸu eski Yunan tiyatrosuna baÄŸlanmıştır. Ancak, onun yapıtlarında tutku ve duy­gular ne denli azgınlaşırlarsa azgınlaÅŸsınlar «olaÄŸan»Ä±n sınırını aÅŸmaz, baÅŸka bir deyiÅŸle, gerçeÄŸin dışına çıkmaz. Anlatımı da çıplaktır. Çözümlemeye yöneldiÄŸi insan yüreÄŸine ayna tutmakla yetinmiÅŸtir Racine. KiÅŸileri abartmadığı, onları tek boyuta indirgemediÄŸi için oyunlardaki kahramanlar birer tip deÄŸil, birer karakterdir. Bu yönüyle de Klasisizmin temel ilkelerinden biri olan tipleÅŸtirmeye sıkı sıkıya baÄŸlı kalmamıştır. Kısaca Racine, Boris Suchkov'un dediÄŸi gibi, «... KlasikçiliÄŸin sınırları içinde ve onun kendisine verdiÄŸi imkânlardan iyi bir ÅŸekilde yararlanması sonucu, Racine, tutkuların yönettiÄŸi insan iliÅŸkilerini olduÄŸu kadar, bireyin manevi dünyasında yer alan çeliÅŸme ve çatışmaları da saptayan, büyük bir iç uyuma ve güzelliÄŸe sahip yapıtlar yaratmıştır.» Bunların en önemlileri, Andr-maque, İphigenie, Phedre, Esiher, Mithridate'dir... Bu yapıtlarında insan ruhunun karanlıklarına inmiÅŸ, bu karanlığı sahnenin aydınlığına çıkarmıştır; tutkuların kiÅŸiyi nasıl yıkıntıya götürdüğünü; aÅŸkın, onuru nasıl yerle bir ettiÄŸini göstermiÅŸtir.

Güldürü alanında en büyük ad ise Moliere'dir (1622-1673). Yalnız Fransa'nın deÄŸil, dünyanın en büyük güldürü yazarlarından biridir. Tıpkı Cervantes, Aristophanes, Shakespeare, Gogol, Mark Twain... gibi dünya güldürü edebiyatının yapıtaÅŸlarından biridir. Salt güldürmek için güldürü anlayışını yıkmış, bunun yerine güldürerek eÄŸitme ve öğretme anlayışını getirmiÅŸtir tiyatroya. İnsanların ve toplumun içyüzünü oyunlarında yansıtmış; çirkinlikleri, gülünçlükleri, küçüklükleri, ikiyüzlülükleri, dalkavuklukları gözler önüne sermiÅŸtir. İnsanoÄŸlunun bu yönlerini genelleyip bütünleÅŸtirerek ayrı ayrı tiplerde toplamıştır. Böylece adına «töre ve karakter güldürüsü» dediÄŸimiz bir tür oluÅŸturmuÅŸtur tiyatroda. Bu yönden onun güldürülerinde çaÄŸlar boyunca rastlanan, bugün de rastlayacağımız kibarlığa özenen sonradan görme kentsoylular (burjuvalar), züppeler, hastalarını sömüren bilgisiz hekimler, çaçaron kadınlar, yüzlerine din maskesini geçirip türlü ahlaksızlıklar yapan ikiyüzlüler, parayı tanrılaÅŸtıran cimrilerle karşılaşırız.

Moliere'in insana yaklaşımı acımasız deÄŸildir. Sevgiyle yönelir. Robert Pignarre, onun bu yönelimini Tiyatro Tarihi adlı yapıtında deÄŸerlendirirken ÅŸunları söyler: «Moliere, güldüren yargıya bir sempati, bir acıma katarak bu kahkahayı insancıllaÅŸtırmıştır. O söz anlamaz inatçılar, o aşırı öfkeli benciller bizim benzerlerimizdir; onların o aşırı davranışları bizim davranışlarımızdır; ... böylece güldürü, hümanizmanın manevi kalıtım geliÅŸtiren bir bilgeliÄŸin yorumcusu olmuÅŸtur... Moliere, çevre, ortam incelemesini çok derinlere götürmüş, örf-âdet komedyasından ördüğü geri perdenin önünde karakterleri en belirgin biçimde sergilemiÅŸ, toplumsal di­siplin karşısında doÄŸanın tepkilerini açıkça göstermiÅŸtir. Böylece karakter komedisinin düşebileceÄŸi ÅŸematik katılıktan kurtulduÄŸu gibi, örf-âdet komedyalarının çabuk yaÅŸlanmalarına yol açan güncel olaylar dizisi havasına da hiç girmemiÅŸtir.»

Gerçek yaÅŸama yöneltmiÅŸtir güldürüyü Moliere. İnsanoÄŸlunun evrensel çarpıklıklarını oyunlarına odak noktası olarak seçmiÅŸtir. EvrenselliÄŸi de buradan gelmektedir. KiÅŸileri toplumsal çevreyle bütünleÅŸtirmiÅŸ, toplumsal çevreyi çözümlemede birer tip olarak kullanmıştır onları. Çünkü, tipleÅŸtirmenin belirleyici özelliÄŸi, kiÅŸiyi biçimlendiren çevrenin niteliklerini kiÅŸide toplamaktadır. Boris Suchkov bu noktayı vurgularken ÅŸunları söyler: «... Moliere estetik görüşleriyle ve yaratıcı yöntemiyle bir klasikçiydi. KlasikçiliÄŸinin popüler öğelerle yakından bir bağıntısı olduÄŸu gibi, karakterleri de belli bir dereceye kadar yapılmış bir toplum çözümlemesi (sosyal analiz) doÄŸrultusundaki somut tarihsel çizgileri taşır. Moliere karakterleri karikatürleÅŸtirme noktasına varacak derecede abartılmış olup, tam gerçekçi derinlikten yoksundurlar. Tek yanlıdırlar, tek bir tutkunun tutsağı olmuÅŸlardır; mesela Harpagon'un gözüdoymazlığı, Tartuffe'ün ikiyüzlülüğü. Hep tek yanlıdır bu karakterler, çünkü Moliere, KlasikçiliÄŸin altında yatan akılcı (rasyonalist) estetiÄŸin ve felsefenin izinden gidiyordu.»

Doğanın çizdiği yoldan ayrılmamak, doğal olmak Moliere'in oyunlarında temel görüşlerden biridir, insanoğlunun mutluluğunu buna bağlar: Uyumlu ve dengeli olmasına. Yapıtlarının başlıcaları şunlardır: Gülünç Kibarlar, Kocalar Mektebi, Kadınlar Mektebi, Zorla Evlenme, Tartuffe, Don Juan, Adamcıl, Zoraki Hekim, Cimri, Kibarlık Budalası, Scapin'in Dolapları, Bilgiç Kadınlar, Hastalık Hastası.

Klasikçiler arasında özellikle öğretici (bkz. Didaktik) şiir türünde ürün vermiş bir ad da La Fontaine'dir (1621-1695). En önemli yapıtı fabllar (masallardır). Bunlarda işlediği konuların çoğunu, bütün klasik şairler gibi, eski Yunan ve Latin yazarlarından, daha çok da Aisopos'tan almıştır. Her fablı başlangıcı, gelişim ve sonucu olan küçük bir oyun gibidir. Bunlarda hayvanlar, ağaçlar, bitkiler kişileştirilmiş, doğayla insan bütünleştirilmiştir. Türlü insan karakterlerini temsil eden aslan, karga, tilki, karınca, kurt, eşek, ayı, köpek, fare, balıkçıl kuşu, öküz, maymun, kurbağa, kaplumbağa... gibi hayvanlar ve kuşlar konuşan varlıklar olarak çıkarlar karşımıza. La Fontaine bunlardan söz ederken gerçekte insanlar hakkında düşündüklerini ortaya koyar. Dilin bütün olanaklarından, inceliklerinden yararlanarak yapar bunu. Bunun için de yediden yetmişe değin herkes rahatlıkla okuyabilir onu. Asık suratlı olmayan bilgece bir tutumu vardır. Fabllarının birinde iki amaç güttüğünü belirterek şöyle der:

Can sıkar kupkuru bir ahlak. Oysa hikâye
Benimsetir ahlak ilkesini de.
Hem öğretelim, hem de gönülleri saralım.

La Fontaine'e çocukların ÅŸairi gözüyle bakılmıştır. Gerçekten böyle midir bu? Sabahattin EyüboÄŸlu, onu Türkçeye çevirirken şöyle diyor bu konuda: «Bütün cömert sanat çeÅŸmeleri gibi La Fontaine'den çocuklar da içebilir; ama La Fontaine masallarını onlar için yazmış olmak şöyle dursun, masalları çocukların elinden alıp, çocuk oyuncağı olmaktan çıkarıp kendi oynamış onlarla; bir olgun insan eÄŸlencesi yapmış masalları. Konu­ÅŸan hayvanlar çocukları eÄŸlendirebilir, belki biraz düşündürebilir de; ama aslında; kurtta, tilkide, gazetelerde adı çıkan ÅŸu veya bu ünlü insanı görmek, kurtla kuzu masalını falan mahkemenin kararıyla birleÅŸtirmek hangi çocuÄŸun aklından geçebilir? Geçmeyince de okuduÄŸu ha La Fontaine olmuÅŸ, ya da herhangi bir hayvan masalı. Ancak büyüdükten sonra anlar La Fontaine'nin ne demek istediÄŸini...»

Fransız klasik yazarları arasında Özdeyişler adlı yapıtıyla insanoğlunun doğuştan kötü olduğunu, bencil güdülerle donandığını belirten La Roçhefoucauld'yu; karamsar bir tutumla insanların kötülüklerini, aksak yanlarını sağlıklı bir anlatımla Karakterler'de portreleştiren La Bruyere'i (1645-4696) anabiliriz.

İngiltere'de klasik akım oldukça kısa sürmüştür. Åžiir ve tiyatro alanında Drydon (1631-1700), salt ÅŸiir türünde de Pope (1688-1744) gibi adlar vardır bu akımın içinde. Alman edebiyatında ise doÄŸrudan doÄŸruya Klasikçilerin kurallarına sıkı sıkıya baÄŸlı kalarak ÅŸiir, oyun ya da baÅŸka türde yapıt veren sanatçılara rastlayamıyoruz. Bunun nedeni, XVIII. yüzyıla deÄŸin süren savaÅŸlar, çekiÅŸmeler Almanya'nın bir Rönesans dönemine gir­mesini önlemiÅŸtir. Ancak aydınlatma çağı olarak adlandırılan XVIII. yüzyılın sonlarına doÄŸru Alman edebiyatının yapısında büyük bir deÄŸiÅŸimin olduÄŸunu görüyoruz (bkz. Romantizm). Romantiklere deÄŸinirken de söylediÄŸimiz gibi, eski Yunan etkisini sürdüren, bundan ötürü de kimi edebiyat tarihçilerince klasik yazarlar arasında sayılan birtakım büyük yazarlar (Goethe, Lessing ve Schiller... gibi) çıkmıştır ortaya. Ancak bunlar terimsel anlamıyla Klasisizm akımını sürdürmemiÅŸ, aydınlanma çağının ülkülerine baÄŸlı kalarak CoÅŸumculuÄŸun, daha doÄŸrusu Ön CoÅŸumculuÄŸun yol açıcıları olmuÅŸlardır. Bunun gibi italyan edebiyatında da Klasisizm akımının etkileri ancak XVIII. yüzyılda baÅŸlamış, tiyatro alanında güldürü yazarı Goldoni (1707-1793), aÄŸlatı ÅŸairi Alfieri (1749-1803), güçlü bir yergi ÅŸairi olan Parini (1729-1799) bu akım içinde yer almıştır. Rusya'da da bu akımın güçlü yazarı diyebileceÄŸimiz adlar yok gibidir.

Gerçekte Klasisizm, bir edebiyat yöntemi olarak merkezi iktidarın, daha doğrusu monarşinin egemen olduğu dönemde ortaya çıkmıştır. Esini, dili, konuyu kısaca yazarların, şairlerin yaratma evrenini belirli ölçülere, kurallara dayandırma amacını gütmüştür. Düşünsel yapısı monarşiktir. Bu bakımdan Klasisizmin yaşamı da monarşiyle, merkezi otoritenin varlığıyla sınırlı kalmıştır.

Kaynak: Edebiyat Bilgileri Sözlüğü, Emin Özdemir, Remzi Kitabevi
Kullanıcı çevrimdışı Yazıcıya Gönder
 

Sayfayı yazdır  |  Ã–nceki Konu  |  Sonraki Konu
Hızlı Menü
 




Forum istatistikleri
Konular:202, İletiler:250, Kullanıcılar:223
Aramıza en son katılan üyemiz, beybun
Doğum Günü Olanlar
Bugün Doğum Günü Olan Arkadaşımız Yok.