Çarklardaki kum: vicdani red
Vicdani redçiyi 'çarklardaki kum' olarak niteleyen Bröckling'a göre...aralarında Türkiye'nin de olduğu çok sayıda devletin hâlâ zorunlu askerlikte ısrar etmesinin, hatta vicdani reddi yasaklamasının asıl nedeni, orduların hizmete hazır adam bulmakta yaşayacağı sıkıntıdan çok, her bir vicdani redçinin, devletin vatandaşlarının yaşam ve ölümleri üzerine hükümran olarak karar verme hakkını sorguluyor olmasıdır"
Savaşa katılımın reddedilmesi, savaşın kendisi kadar eskidir. Tarih boyunca, askerî organizasyonların çeşitli biçimleri insanları değişik gerekçelerle askerlik hizmetini reddetmeye yöneltti. Savaşa ve askerlik hizmetine karşı duruşun en dolayımsız biçimlerinden biri de 'Vicdani Red'dir. En geniş ifadesiyle vicdani red; vicdani, dinî veya politik inanç ve kanaatleri nedeniyle zorunlu askerliğe karşı çıkış olarak tanımlanabilir.
Türkiye bu kavram ile ilk red açıklamalarının yapıldığı '90'lı yılların başında tanıştı. İlk redçiler, Tayfun Gönül ve Vedat Zencir, vicdani kanaatleri ve politik inanışları gereği askerlik yapmayacaklarını söylediklerinde kamuoyunda kaygılı bir şaşkınlığa yol açmışlardı. Zira 'Her Türk asker doğar' anlayışının yaygın olarak ifade bulduğu, erkekliğin askerlik üzerinden tanımlandığı –adam olmak– bir ülkede ve üstelik 1980 yılında gerçekleşen askerî darbenin tüm etkilerinin devam ettiği koşullarda birilerinin kalkıp askerlik yapmayacağını söylemesi, en iyimser ifadeyle, hafif akıllılıktı: Kim bilir başlarına neler gelecekti? O günden bu yana yaşanan tüm zorluklara karşın 12'si kadın 49'u erkek, 61 genç insan vicdani redçi olduğunu açıkladı. Hatta, bunlardan biri olan Halil Savda bu satırların yazıldığı sırada cezaevinde bulunmaktadır. Bununla birlikte Yehova Şahitleri gibi dinî inançları nedeniyle zorunlu askerlik hizmetine karşı olan ya da başka saikler ile zorunlu askerlik hizmetine karşı olup ta bu yönde politik bir tutum geliştirmeyen ama çeşitli biçimlerde muafiyet alma, kaçaklık, firarilik vb. yollarla askerlik yapmayan yüzlerce hatta binlerce insan bulunmaktadır.
Vicdani redçiler için inişli çıkışlı ve zorluklar ile geçen bu süreç boyunca kamuoyunun konuya ilgisi ancak redçiler tutuklandıkça, onları desteklemek için kampanyalar düzenlendikçe ya da destek verenler hakkında davalar açıldıkça oluşmaktaydı. Ancak, 2006 yılı başında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM ) vicdani redçi Osman Murat Ülke'nin 1997'de yaptığı başvuru üzerine Türkiye aleyhine karar vermesi ile kamuoyunun kavrama yönelik ilgisinde bir artış görüldü. Meclis Başkanı'ndan emekli generallere, hukukçulardan köşe yazarlarına kadar çok farklı kesimlerden insanlar vicdani red hakkında görüş belirtip tartışmaya başladılar. Türkiye'nin vicdani redçilere yönelik uygun bir yasal rejiminin bulunmadığını ve bunun yapılması gerekliliğini ortaya koyan AİHM 'in kararı üzerinden yürüyen bu tartışma, vicdani redçilerin kamusal alanda görünür kılınmasını sağlaması bakımından oldukça önemliydi. Ama asıl Türkiye'de ordu, askerlik ve militarizme dair tabuların yıkılmasına katkıda bulunması bakımından da ayrıca bir önem taşımaktaydı.
Siyaset, hukuk ve ekonominin neo-liberal çerçeveye hapsolduğu, küresel adaletsizliklerin savaşlarla birleşerek büyük yıkımlara yol açtığı günümüz dünyasında, gerçekten de vicdani red konusunda, felsefi, politik, hukuksal ve pratik yönleriyle akademik boyutta ve kapsamlı olarak tartışmaya gereksinim vardır. Bu tartışmanın diğer yararlarının yanı sıra Türkiye toplumunun, siyasetinin ve ekonomisinin sivilleşmesi yolunda atılan adımlara bir katkısı da olabilir. İşte böylesi düşüncelerden yola çıkan bir grup vicdani redçi, antimilitarist, insan hakları savunucusu, gazeteci ve akademisyen bir araya gelerek uluslararası nitelikte bir vicdani red konferansının yapılmasına karar verdik. Yaklaşık bir yıllık hazırlık çalışmasının sonunda bu konferans 27-28 Ocak 2007 tarihlerinde İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü'nde gerçekleştirildi. Elinizdeki kitap, konferans sırasında yapılan sunum ve tartışmaları daha geniş kesimler ile paylaşmak amacıyla hazırlandı.
Ancak kitap içeriği ile konferans programı tam olarak örtüşmedi. Konferansın bazı oturumlarında yapılan sunumlar metin haline dönüşemediği için kitapta yer almadı. Buna karşılık, konferansta sunum yapmadıkları halde bazı yazarların makalelerine konuyu derinleştirici, tamamlayıcı katkıları olduğu için kitapta yer verildi.
Kitabın anlatmaya çalıştığı öyküye gelince:
Modern devlet (ulus-devlet), şiddet uygulamayı kendi tekeline alarak, sosyal düzlemde herkesin herkesle savaşına bir nokta koyar. Ancak, şiddet tekeli olmak, o güne kadar eşi görülmemiş boyutta disiplinli bir organizasyonu da gerekli kılar. Modern devlet, bu disiplini kapitalizmin düzen ilkesine göre kurumsallaşarak sağlar. Bu düzen, içinde yer alacak tüm öğelerin yerinin ve işlevinin belirlendiği, dolayısıyla toplumun üyelerinin her birinin düzenin bir parçası olarak işlemesinin sağlandığı bir kontrol düzenidir(1). Özü ödev ve sorumluluklar ağı içinde oluşan bir itaat ilişkisine dayanır. Dolayısıyla modern devlet, bir yandan düzen ilkesine uygun olarak insanı biçimlendirme araçlarını, diğer yandan da bu düzeni muhafaza edecek aygıtları içinde taşıyan örgütlü bir güç olarak kurumsallaşır. Bu kurumsallaşmanın önemli bir veçhesi olan zorunlu askerliğe dayalı kitlesel ordu, çok merkezî bir rol oynayarak, savaş zamanı kadar 'barış' zamanında da tüm nüfusun gündelik hayatını biçimlendirir hale gelir.
Kitabın ilk makalesinde Suavi Aydın, zorunlu askerlik sisteminin ve ulusal orduların yurttaş yaratma sürecinde oynadığı rolü 19. yüzyıl Avrupası'ndaki ilk örneklerden yola çıkarak, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti üzerinden anlatmaktadır.
Suavi Aydın'ın yazısında belirttiği gibi zorunlu askerlik, ulusdevletin kuruluşu ile birlikte tüm yurttaşlar için hem bir hak hem de kutsal bir yükümlülük haline gelmiştir. Ancak bu hak ve yükümlülük, ulus-devlet öncesi dönemlerdeki gibi kişiye hiçbir bireysel ve doğrudan çıkar vaat etmediği için, bir ideolojiyi gereksinir. Doğal olarak bir ulus-devletin ideolojisi milliyetçilik, bunun zemini de öncelikle 'vatan' kavramı olacaktır.
Modern toplumlarda militarizmin inşasının önemli bir aracı olan 'vatan' ve 'vatanseverlik' kavramları kitabın bir sonraki makalesinde Melek Göregenli tarafından derinlemesine sorgulanmaktadır.
'Vatan' kavramı, 19. yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğu'nda çok dinli ve etnili tebaayı bir arada tutmak ve onları yurttaşa dönüştürmek konusunda yeterli olmamıştır. İmparatorluğun parçalanma ve çöküşünün hızlandığı koşullarda asker-sivil yönetici elit için devletin bekasının dayanak noktası 'Türklük' ve Almanya (Prusya)'dan devşirilen 'ordu-millet' kavramları olur. Bu kavramlar, Ayşe Gül Altınay'ın bu kitaptaki yazısında da belirttiği gibi, daha sonra Cumhuriyet döneminde vatandaşlığa dayalı milliyetçilik kurgusundan etnisist (ırkçı) milliyetçilik kurgusuna doğru bir dönüşümün önemli aracı haline gelirler. Bu kurguya göre askerlik, devlet örgütlenmesinin bir parçası olmaktan öte Türk kültürünün gururla taşınan bir vasfıdır. Hatta 'Her Türk Asker Doğar!' ifadesinde karşılık bulduğu gibi askerlik adeta biyolojik-'ırksal' bir özellik haline gelir(2).
Ordular, sadece uysal, itaatkâr, cesur ve fedakâr yurttaşlar (askerler) yaratmaz. Aynı zamanda, firarileri, pasifistleri, isyancıları, kendini sakatlayanları ve 'savaş nevrotikleri'ni de üretir(3). Bu bakımdan asker olarak doğmuş(!) olsalar da sonradan fikir değiştirip asker kaçaklığını, firariliği tercih eden Türkler de vardır, olacaktır da. Erik Jan Zürcher kitapta, bu nitelikteki Türkleri, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerindeki 'firarileri' anlatmaktadır. Zürcher yazısında, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Avrupa'da seferber edilen ordularda firar oranı yüzde 0.7 ile yüzde 1 arasındayken, Osmanlı İmparatorluğu'nda bu oranın –Türklerin malum 'vasfı'na rağmen– yüzde 20'lere varmasının nedenlerini sorguluyor.
Zürcher'in de belirttiği gibi asker kaçaklığı, Birinci Dünya Savaşı sonrasında sürdürülen 'ulusal mücadele' koşullarında da zorunlu askerliğe ve savaşa karşı kendiliğinden bir direniş biçimi oldu. Asker kaçaklarının sayısı öyle boyutlara ulaştı ki, 'ulusal mücadele'nin sürdürülebilmesi için bu sorunla uğraşmak üzere İstiklal Mahkemeleri kuruldu. Bu mahkemelerin faaliyette bulunduğu 1920-23 yıllarında 1500 civarında asker kaçağı idam edildi, 2827'si hakkında verilen idam cezaları ise askerden yeniden kaçmaları halinde uygulanmak üzere şartlı olarak ertelendi.(4) Binlercesi ise kürek, hapis ve kamu önünde kırbaçlanma vb. cezalara çarptırıldı.
Ulrich Bröckling, firar, isyan ve diğer itaatsizlik biçimlerinden farklı olarak vicdani reddin, orduların gönüllülerden ya da paralı askerlerden oluşmadığı ve personelin genel zorunlu askerlik yükümlülüğünün ya da başka bir zoraki askere alım biçiminin uygulandığı durumlarda gündeme geldiğini belirtmektedir. Vicdani redçiyi 'çarklardaki kum' olarak niteleyen Bröckling, yazısında vicdani reddin tarihine genel bakış sunduktan sonra günümüzde orduların profesyonelleşmesi karşısında bu itaatsizlik biçiminin yaşamak zorunda kaldığı değişim ve dönüşüme dikkat çekmektedir. Bröckling'e göre, günümüzde silah teknolojisinin gelişimine bağlı olarak değişen savaş konseptlerine karşın, aralarında Türkiye'nin de olduğu çok sayıda devletin hâlâ zorunlu askerlikte ısrar etmesinin, hatta vicdani reddi yasaklamasının asıl nedeni, orduların hizmete hazır adam bulmakta yaşayacağı sıkıntıdan çok, her bir vicdani redçinin, devletin vatandaşlarının yaşam ve ölümleri üzerine hükümran olarak karar verme hakkını sorguluyor olmasıdır.
Modern disiplin toplumlarında devletin vicdani redçi ile yaşadığı bu çatışkı, devletin itaate ve yurttaş iradesinin yok edilmesine dayalı militarist niteliğinin görünür kılınmasına yol açmaktadır. Bu nedenle vicdani redçinin ister ahlâksal nedenlerle, ister antimilitarist bir tutumla geliştirdiği direniş, eylemine politik bir muhteva kazandırmaktadır.
Nilgün Toker'de yazısında vicdani reddin bir 'sivil itaatsizlik' eylemi olarak taşıdığı politik anlam ve değer üzerinde durmaktadır. Nilgün Toker'e göre, vicdani red ve sivil itaatsizlik arasındaki, bir kötülüğü görünür kılmak bakımından var olan bağıntı, vicdani red ve antimilitarizm arasındaki mümkün bağıntının da işaretidir.
Kitabın birinci bölümünün son yazısında ise Taha Parla, vicdani reddin, bireysel bir temel insan hakkından ibaret olmadığını, aksine topluma, kamuya, insanlığa, insan türünün diğer bireylerine karşı ahlâkî ve siyasi bir sorumluluk ve görev olduğunu söylemektedir.
Gerçekten de bir vicdani redçinin, 'insan olmayı, kendi özgürlüğünü nesnelleştirme akıl ve iradesine sahip bir varoluş olarak tanımlayabildiği'(5) oranda militarizmin vaaz ettiği, insanları tek tipleştiren, boyun eğip itaate zorlayan düzen mantığına itiraz etmesi bir sorumluluktur.
En genel ifadeyle orduların sahip olduğu otoriter, totaliter, hiyerarşik niteliklerin tüm sosyal yaşama sindirilmesi olarak özetleyebileceğimiz militarizm, günümüz toplumlarının sosyal örgütlenmesinde iş gören birçok özcü ve ayrımcı anlayış ve tutumun yeniden üretiminde de önemli bir rol oynamaktadır. Bu nedenle kitabın ikinci bölümünde söz konusu özcü, ayrımcı anlayış ve tutumlardan erkek egemenlik, cinsiyetçilik ve heteroseksizmin eleştirisinde vicdani reddin rolüne değinilmektedir. Bu bölümün ilk yazısında Cynthia Enloe, 'Vicdani red panoramasının tamamında kadınların yeri nedir?' diye sormaktadır. Bunun tam anlamıyla feminist bir soru olduğunu belirten Cynthia Enloe, vicdani reddi bütünüyle anlamak için feminist bir meraka sahip olmak; hatta daha ileri giderek kadınların erkeklerle, erkekliğe ilişkin fikirlerle, askerlikle ve genel olarak militarist kültürlerle olan ilişkilerini bütün boyutlarıyla araştırmak gerektiğini söylemektedir. Enloe'ya göre, feminist merak sonucunda gizli ve açık tüm biçimleriyle yaşamlarını etkileyen militarizmi sorgulayan kadınların, zorunlu askerlik hizmetine tabi olmadıkları halde kendilerini bir vicdani redçi olarak tanımlamaları önemli bir politik yeniliktir. Bu aynı zamanda siyasetin erkeksileştirilmiş tanımının da bir eleştirisidir.
İzleyen yazıda Ayşe Gül Altınay, askerliği Türklerin ırksal ve kültürel özelliği olarak kurgulayan 'ordu-millet' mitinde kadınlara düşen 'er-karı', 'fedakâr/kutsal anne' ve istisnai durumlarda karşılaşılan 'kadın-savaşçı' rollerini irdeledikten sonra yıllarca sorgulanmadan benimsenen bu rolleri reddeden Türkiyeli vicdani redçi kadınların 'ezberleri' nasıl bozduğunu anlatmaktadır. Kadın vicdani redçiler, bu tutumlarıyla bir yandan militarizmi görünür kılarken, diğer yandan antimilitarist dil ve siyaset arayışlarına yeni açılımlar getirmektedirler.
Vicdani reddin sadece zorunlu askerlik hizmetine karşı olan erkeklere özgü bir eylem biçimi olmamakla birlikte, ağırlıklı olarak, erkeklerden beklenen toplumsal sorumlulukların icrasında erkeklerin şiddet kullanmaya zorlanması ile ilgili olduğunu söyleyen Serpil Sancar da yazısında erkekleri şiddet kullanmaya sevk eden erkeklik değerlerini ve 'eril şiddeti' sorguluyor.
Mevcut zorunlu askerlik sistemlerindeki genel kural Türkiye için de geçerlidir. Askere alınacak kişilerde akıl ve beden sağlığının yerinde ve eksiksiz olması şartı aranmaktadır. Bu nedenle askerlik çağı gelmiş tüm yükümlülere ilgili yönetmelik çerçevesinde kapsamlı sağlık kontrolü yapılır. Alp Biricik, ikinci bölümün son yazısında askere çağrılan erkek eşcinsellerin söz konusu sağlık kontrolleri sırasında maruz kaldıkları insan onuruna aykırı uygulamaların, hegemonik erkekliği nasıl şiddet yüklü bir içerikle yeniden inşa ettiğini anlatmaktadır.
Zorunlu askerliğin toplumların militarizasyonundaki rolü ve zorunlu askerliğe itiraz biçimi olarak vicdani reddin ilk iki bölümde değişik yönleri ile ele alınmasından sonra, üçüncü bölümde bazı ülkelerdeki vicdani red deneyimlerine yer verilmekte.
Bu bölümün ilk yazısında yıllardır bu alanda uluslararası çalışma yürüten iki aktivist; Andreas Speck ve Rudi Friedrich, üç örnek vaka
–Güney Afrika Cumhuriyeti, Yunanistan ve Paraguay – üzerinden vicdani red hareketlerinin bazı önemli meseleleri ve genel olarak hareketin önündeki engelleri ele alıyorlar. Birbirinden farklı öznel politik koşullara sahip bu deneyimlerin her biri, çıkarılacak dersler bakımından kuşkusuz oldukça değerli. Ancak, Paraguay deneyimi ayrı bir ilgiyi hak ediyor. Çünkü, Paraguay şu anda dünyada vicdani reddin koşulsuz tanındığı ve askerliğin yerine eşdeğer kabul edilen bir hizmetin konulmadığı ilk ve tek ülke. Yazarların da belirttiği gibi, bu durum, büyük oranda, askerlik hizmetinin yerine alternatif bir hizmeti asla desteklemeyen Paraguay vicdani red hareketinin açık ve net antimilitarist perspektifinin sonucudur.
İzleyen yazıda günümüzün Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Meksika ordularını birçok açıdan kast orduları olarak nitelendiren Matthew Gutmann, her iki ordunun da ülkelerindeki mevcut sınıf, cinsiyet ve ırk çizgileri arasındaki aşırı toplumsal bölünmeyi çok iyi gösterdiğini söylemektedir. Bugün için ABD'de zorunlu askerlik olmadığından, vicdani red statüsü sadece silahlı kuvvetlerde hizmet vermekte olan ve savaş hakkındaki düşüncelerinde genel bir değişim olduğu için terhis veya yeniden tayin edilmeyi talep eden kişiler için geçerlidir. Meksika'da ise bugüne kadar hiçbir vicdani red vakası yaşanmadığı gibi konuya ilişkin herhangi bir mevzuat bulunmamaktadır. Ayrıca Gutmann yazısında, ABD'nin orduya asker ihtiyacını karşılayabilmek için Meksika ve diğer yerlerden gelen göçmenlere orduya katılmaları halinde nasıl hızlandırılmış Amerikan vatandaşlığı 'imkânı' verdiğini anlatarak küreselleşme bağlamında yurttaşlık ve askerlik hizmeti arasındaki ilişkiyi analiz etmektedir.
Pelao Carvallo tarafından anlatılan Şili, Tali Lerner tarafından anlatılan İsrail deneyimleri birçok bakımından Türkiyeli okura yabancı gelmeyecektir. Türkiye'deki vicdani red ve antimilitarist hareket ile söz konusu ülkelerdeki hareketler arasında, geçmişleri, örgütlenme düzeyleri ve karşılaşılan sorunlar bakımından -İsrail'in hem kadınlar hem de erkekler için zorunlu askerlik hizmetinin bulunduğu bir ülke olmasının getirdiği farka rağmen – pek çok benzerlik bulunmaktadır. Burada asıl toplumun militarizasyonunda askerî darbelerin rolü (Şili ve Türkiye); orduların kendilerine ait okul, hastane, vakıf gibi kurumlar ve işlettikleri sanayi, ticari kuruluşlar yoluyla sosyal örgütlenmede sahip oldukları ayrıcalıklı ve özel statüleri (Şili, İsrail ve Türkiye); orduların toplum tarafından en itibarlı ve güvenilir kurum olarak görülmesi (İsrail ve Türkiye); ülkenin savaş halinde olması (İsrail ve Türkiye) gibi benzerlikler oldukça dikkat çekici.
Cthuchi Zamarra ise yazısında İspanya'nın yaklaşık 40 yıl hüküm süren Franco rejiminin ardından demokratikleşmesi ve demilitarizasyonunda vicdani red mücadelesinin ne kadar etkili olduğunu anlatmaktadır. Avrupa'nın hatta diyebiliriz ki dünyanın en kitlesel vicdani red hareketine sahip İspanya'da uzun yıllar süren mücadeleler sonunda zorunlu askerlik yürürlükten kaldırılmış; savaş vergilerinin reddi, askerî yerleşim yerlerinin işgali vb. savaş karşıtı kampanyalar gerçekleştirebilen ve şiddetsiz eylemleri ile diğer sosyal hareketlere yol açan/örnek olan güçlü bir antimilitarist hareket oluşmuştur.
Komşu ülke Yunanistan'daki vicdani red deneyimi ise Michalis Maragakis ve Alexia Tsouni tarafından anlatılıyor. Yazarların aktarımına göre, Yunanistan'da –her ne kadar vicdani redde ilişkin 1997'den beri birtakım yasal düzenlemeler bulunsa da– yetkililer hâlâ vicdani redçilere suçlu muamelesi yapmakta, vicdani red hakkını ihlal ederek onlar hakkında kovuşturmalar açmakta, yurtdışına seyahat, pasaport, kimlik çıkarma ve oy verme haklarını kısıtlamaktadır. Yanı sıra vicdani red hakkının sadece barış zamanında geçerli olması; vicdani redçilere sunulan alternatif hizmetin süresinin ayrımcı ve cezalandırıcı nitelikte olması; zorunlu askerlik yapanlara alternatif sivil hizmet seçeneği olduğuna dair yeterli bilgilendirmenin yapılmaması gibi güncel sorunların varlığı da Yunanlı vicdani redçilerin önünde daha katedilecek epey bir yol olduğunu göstermektedir.
Türkiye deneyimine gelince, yaşanan sorunlarda benzerliklerin olduğunu yukarıda belirtmiştik. Belki de özgün olan, her ülkenin sahip olduğu tarihsel, siyasal ve sosyal sorunlar nedeniyle vicdani reddin bir vicdan muhasebesi ve bireysel hak olma ötesinde taşıdığı anlamlardır. Nitekim, Türkiye'de de aslında sadece kendini ifade etmeye çabalayan, kendine ve kendini çevreleyen dünyaya yabancılaşmamak için yola çıkan vicdani redçinin tutumu ülkenin 'savaş ve şiddet', 'tarih bilinci', 'milliyetçilik', 'toplumsal cinsiyet rolleri', 'otoriterizm', 'haklar ve demokrasi kültürü' gibi birçok temel çatışkı konusunda doğrudan karşılık bulmakta ve birçok eleştirel soruyu kışkırtmaktadır. Örneğin, vicdani redçinin zorunlu askerliği tartışması herhangi bir ülkede genel olarak devlet-vatandaş ilişkisi üzerine yürütülen bir tartışma olabilecekken Türkiye'de bu, askerliğe yüklenen özel ve 'kutsal' anlam nedeniyle, Ayşe Gül Altınay'ın da söylediği gibi, Türk kültürünün kendisini tartışmak anlamına gelmektedir. Ayrıca vicdani redçiler bir yandan şiddetsiz eylemleriyle, 'militurizm' festivalleriyle, kadın redçilerin çıkışlarıyla oluşturdukları farklı bir muhalefet tarzı ve diliyle yeni bir (sivil) sosyalleşmeye yol açarlarken diğer yandan, özellikle erkek redçiler, sonu belirsiz hapislikler ile kaçak bir yaşam arasında sıkışarak 'sivil ölüm' olarak nitelenebilecek izole bir yaşamla karşı karşıya kalmaktadırlar. Vicdani red hareketinin Türkiye'de tarihsel olarak geçirdiği aşama ve vicdani redçilerin yaşadıkları böylesi sorunlar, bu bölümün Uğur Yorulmaz ve Coşkun Üsterci tarafından kaleme alınan son yazısında işlenmektedir.
Ülke deneyimlerinin özgünlüklerine karşın, gerek militarizmin evrensel karakteri gerekse militarist saldırganlığın günümüzde kazandığı küresel boyut nedeniyle, vicdani redçilerin ortaklaşan epey sorunu bulunmaktadır. Kitabın dördüncü bölümünde bu sorunlara bir ölçüde yanıt oluşturmak amacıyla uluslararası ve ulusal hukukta vicdani redde yönelik değerlendirme ve yaklaşımlar ele alınmaktadır.
Bu bölümün ilk yazısında Özgür Heval Çınar, Avrupa Konseyinde yer alan 47 ülkenin konu açısından durumunu incelemekte; hangi ülkelerin herhangi bir orduya sahip olmadığını, profesyonel orduya geçilen ülkelerde ise bu ülkelerin profesyonel askerler için vicdani red hakkını tanıyıp tanımadığını gözden geçirmektedir. Ayrıca zorunlu askerlik sisteminin geçerli olduğu üye ülkelerde, kimlerin vicdani red hakkını tanıyarak askerlik hizmeti karşısında alternatif hizmeti tahsis ettiğini, bu hizmetlerin hangi bakanlıklara bağlı olduğunu ve askerlik süresi ile bu hizmetin süresini karşılaştırmaktadır.
Sonraki yazılarda Rachel Brett, vicdani red hakkının kapsamı, karar süreci, alternatif hizmet ve süresi, vicdani redde ilişkin bilgiye erişim vb. konularda Birleşmiş Milletler standartlarını ele alırken, Friedhelm Schneider da Avrupa standartları açısından ana hatlarıyla vicdani reddi ve alternatif hizmeti aktarmaktadır. Her iki uzmanın değerlendirmelerine göre, Türkiye'nin onay verdiği uluslararası temel belgelerde vicdani red bir hak olarak ifade edildiği halde sözü edilen belgeler ışığında iç hukukunda hâlâ bir düzenleme yapmamış olması ciddi bir eksikliktir.
Kevin Boyle ise yazısında vicdani red konusunda şimdiye dek AİHM 'e sunulmuş en önemli dava olan Osman Murat Ülke - Türkiye davasını değerlendirerek, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) ve genel olarak uluslararası hukukun, askerlik hizmetini vicdani nedenlerle reddetme hakkı konusunda şu anda bulunduğu noktayı tartışmaktadır. Ona göre, son zamanlarda vicdani reddin tanınması konusunda uluslar arası insan hakları hukuku anlayışlarında bariz bir değişim yaşanmakta, uluslararası hukukun devletlerden beklentilerine ilişkin muğlaklık giderek geride kalmaktadır.
Uluslararası hukukta vicdani redde yönelik yaklaşımlarda görülen gelişmelerden Türkiye'nin yararlanmaya pek niyeti yok gibi görünmektedir. Bu durum, kitabın hazırlanmasına vesile olan, Osman Murat Ülke hakkındaki AİHM kararı sonrasındaki tartışmalardan, AİHM kararının henüz uygulamada karşılığını bulamamış olmasından, dolayısıyla başvurucu Osman Murat Ülke'ye yönelik ihlallerin(6)de henüz son bulmamış olmasından ve bazı vicdani redçiler ve gazeteciler hakkında hâlâ sürmekte olan davalardan açıkça anlaşılmaktadır. Aslında bu duruma pek şaşırmamak gerekir. Zira, Osman Can'ın ifadeleriyle söylersek, 'ardında demokratik ulusal irade katkısı bulunmaksızın, kendi çıkardıkları yasalara göre örgütlenen, kendi yargı mekanizmalarını kuran; askerî gerekler kategorisini ve gereksinimlerini, yine ulusal savunma gereksinimlerini kendileri belirleyen; ülke bütçesinin önemli bir kısmını kontrol eden, gerektiğinde bu bütçeye gereksinim duymaksızın kurdukları vakıflar ve OYAK gibi şirketlerle kendilerini finanse edebilen; anayasaları yapan ve her anayasa yapımında kendilerini daha da dokunulmaz kılan; kendileriyle ilgili yasaları ve kendi tasarruflarını yargısal denetim dışına çıkaran ve tüm bu olanaklarla zorunlu askerliğin devamını sağlayarak, ülkenin tüm erkeklerini uyguladıkları eğitim yoluyla, militarizmi süreklileştiren figürlere dönüştüren; MGK vasıtasıyla ülkenin tüm sorunları hakkında kararlar alıp siyasal iradeye uygulatabilen bir ordunun' iktidar olduğu bir ülkeden söz ediyoruz. Yanı sıra bu ülkede askerliğe ilişkin mevcut yasalar, ya yukarıda da değinilen milliyetçi/militarist ideolojinin tesis edildiği Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılmış ya da askerî darbe rejimleri dönemlerinde çıkartılmış yasalardır. Tüm bunlara karşın Osman Can, mevcut Anayasa'nın –üstelik o da bir darbe anayasasıdır– askerlik hizmetini zorunlu kıldığını ileri sürmenin olanaksız olduğunu söylemektedir. Anayasa'nın 'Vatan hizmeti'ni düzenleyen 72. Maddesi'ni irdeleyen Can, vatan hizmetinin silahlı kuvvetlerde yerine getirilmesinin Anayasa'nın öngördüğü tek yol olmadığını belirtmektedir. Ona göre zorunlu askerlik, anayasal bir direktif olmadığı gibi, askerliği zorunlu olmaktan çıkarmak için anayasa değişikliğine de gerek yoktur.
Türkiye'de vicdani reddin suç ve ceza konusu olmasını ve sonuçlarını değerlendiren Hülya Üçpınar, yazısında ceza yargılamasıyla karşı karşıya kalan vicdani redçilerin aynı zamanda disiplin yargılaması ve cezasına da maruz kaldıklarını söylemektedir. Burada dikkat çekilmesi gereken nokta; vicdani redçilerin ayrı ayrı cezalandırılmasına neden olan fiillerinin (yani vicdani itirazın) kişiye ait tek bir karardan kaynaklanıyor olmasıdır. Vicdani redçilerin, kısırdöngü içinde tekrarlanan kovuşturma ve cezaların yarattığı risk ve olumsuzlukların yanı sıra fiilen aşağılanmalara, kötü muameleye ve işkenceye maruz kalmaları da söz konusudur. Üçpınar, uygulamada sadece vicdani redçilerin değil onları söz, yazı ve eylemleriyle destekleyenlerin de düşünce, ifade ve eyleme özgürlüklerinin kısıtlanarak suç ve ceza konusu haline getirildiğini belirtmektedir.
Vicdani red konusu tüm yönleriyle ama bilhassa antimilitarist içeriği ile çok geniş bir alanı kapsamaktadır. Buna karşın yapılan çalışmalar ve Türkçe yayınların sayısı yok denecek kadar azdır. Dileriz ki kitap bu yönde yeni çalışmalara vesile olsun. Ayrıca kitabın ek kısmında konu ile ilgilenen hukukçulara, akademisyenlere, insan hakları aktivistlerine vd. çalışmalarında faydalı olabilmesi amacıyla Birleşmiş Milletler'in, Avrupa Konseyi'nin vicdani red hakkı ile ilgili vermiş olduğu en temel ve en yeni kararlara ve AİHM 'in
Osman Murat Ülke hakkında vermiş olduğu kararın tam çevirisine de yer veriyoruz.
Sözümüzü sonlandırmadan önce Uluslararası Vicdani Red Konferansı'nın çağrıcı, katılımcı ve destekçisi olan tüm kişi ve kuruluşlara; konferans sırasında sunumda bulunanlara; kitaba yazılarıyla katkı yapan herkese; yabancı yazarların makalelerini çeviren tercüman arkadaşlarımıza, ayrıca bu çalışmanın kitaplaştırılması için olanaklarını esirgemeyen İletişim Yayınevi'ne sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz.
(1) Nilgün Toker, 'Anti-militarizm Sorumluluktur', Temmuz 2006, 207 Birikim, s. 27.
(2) Ayşe Gül Altınay-Tanıl Bora, 'Ordu, Militarizm ve Milliyetçilik', Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik içinde, (der.) Tanıl Bora, cilt 4 (İstanbul: İletişim Yayınları, 2003), s. 142-143.
(3) Ulrich Bröckling, Disiplin; Askeri İtaat Üretiminin Sosyolojisi ve Tarihi (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2001), s. 26-27.
(4) Ergün Aybars, İstiklal Mahkemeleri (İzmir: Zeus Kitabevi Yayınları, 2006), s. 138-139.
(5) Toker, a.g.m., s. 28.
(6) Yazının kaleme alındığı günlerde Askerî Savcılık, AİHM 'in tekrar tekrar yargılanıp cezalandırılmasını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin işkence yasağını düzenleyen 3. Maddesi'ne aykırı bulan kararına rağmen hakkında emre itaatsizlikten 17 ay 15 günlük mahkûmiyet kararı olduğu gerekçesiyle Osman Murat Ülke'nin tutuklanmasını istemiştir.
COŞKUN ÜSTERCİ - ÖZGÜR HEVAL ÇINAR
Yazdır | gulbahar | 14.02.2008, 12:22:00
Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
|
|
|