AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceForumspaceBilgilerspaceYazılımspaceLinklerspaceResimlerspaceSitemapspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Haberler / Politika

Pentagon'dan Türkiye için dört senaryo / 1


Pentagon'dan Türkiye için dört senaryo / 1 ABD Savunma Bakanlığı Pentagon 'Türkiye’de siyasal İslam’ın yükselişi’ başlıklı 135 sayfalık bir rapor yayımladı. Raporda 10 yıl içinde yaşanması en muhtemel dört gelecek senaryosu var. Senaryolar arasında darbe ve şeriat da var.

Radikal gazetesi, Pentagon'a bağlı çalışmalar yürüten Rand Corporation kuruluşunun, 'Türkiye'de siyasal İslam'ın yükselişi' başlıklı raporuna ilişkin bir haber yayımladı. RAND Şirketi, Amerikan Hava Kuvvetleri'nin talebi üzerine 1946 yılında kurulmuş, daha sonra da büyük ölçüde Amerikan Savunma Bakanlığı Pentagon'a hizmet veren bir düşünce üretme kuruluşuna dönüşmüş. Bugün kuruluşta 1600'den fazla kişi çalışıyor ve RAND (Research And Development yani araştırma ve geliştirme) her yıl onlarca araştırmaya, rapora imza atıyor. Haber-Dizi olarak yayınlanan raporun ayrıntıları:

Başlarken

ABD Savunma Bakanlığı Pentagon'a bağlı 'araştırma-geliştirme' kuruluşu Rand Corporation, 'Türkiye'de siyasal İslam'ın yükselişi' başlıklı 135 sayfalık bir rapor yayımladı. Türkiye'nin Kemalist devrimden AKP'nin iktidara gelişine dek siyasal İslam'la deneyimini ve AKP'nin dış politikasını inceleyen raporun en çarpıcı kısmı, Türkiye'nin 10 yıl içinde yaşaması muhtemel dört 'alternatif gelecek' senaryosu. Yaklaşık 60 yıldır pek çok komplo teorisinin öznesi olmuş Rand Corporation'ın Türkiye'ye biçtiği gelecek senaryoları şöyle:

Senaryo 1: AKP ılımlı, AB yönelimli bir yol izler, iktidardaki gücünü somutlaştırır. Dindarlığın kamusal alanda ifade edilmesi üzerindeki kısıtlamalarda bir miktar erozyon yaşanır fakat İslami yasaları getirmeye yönelik çaba göstermez.
Senaryo 2: 'Sinsice İslamileştirme' yaşanır, yeniden seçilmiş bir AKP hükümeti daha saldırgan bir İslami gündem izler.
Senaryo 3: Anayasa Mahkemesi AKP'yi kapatır, fakat kriz derinleşir. AKP muhtemelen başka bir isimle yeniden ortaya çıkarken, AB'yle ilişkilerdeki gerginlik artar.
Senaryo 4: Sosyal gerilimler öyle artar ki, ordu ya 'yumuşak darbe' yapar, ya da, düşük ihtimal de olsa doğrudan müdahale eder.

Türkiye'de siyasal İslam'ın yükselişi

Çoğunluğu Müslüman laik bir demokratik devlet olan Türkiye, NATO üyesi ve ABD müttefiki sıfatıyla Ortadoğu'daki güvenlik ortamını şekillendirecek Amerikan stratejisi açısından merkezi önemde. Fakat son yıllarda Müslüman dünyadaki bölgesel siyasi çerçeveyi dönüştüren ve dinselliğin artışıyla İslam'ın siyasi ifadesinde kabarışı içeren değişimlerden de muaf değil. Bu eğilimler bir dizi faktör eşliğinde ortaya çıktı: Dindar bir girişimci sektörün ve İslami köklere sahip hâkim bir partinin yükselişi, Kemalizm ve onun çağdaş Türkiye'deki geçerliliği üzerine daha açık bir tartışma ve cumhurbaşkanı seçimi konusundaki siyasi kriz. Türkiye İslam'ın siyasi rolü ve dış politikaya etkisi açısından kilit bir sınav, birçok açıdan farklı, belki de eşsiz bir örnek...

Daha AKP'nin 2002 genel seçimindeki zaferinden önce Türk siyasetinde hatırı sayılır bir dinsel bileşen vardı. 1980 ve 90'ların hâkim merkez sağ partileri (ANAP ve DYP) daima muhafazakâr kanatlara sahipti. Necmettin Erbakan son 30 yılda bir dizi İslamcı parti kurdu ve 1970'lerde başbakan yardımcısı, 1990'larda da kısa süreliğine başbakan olarak çok etkili oldu. Çok partili demokrasiye geçilen 1950'lerden önce İslamcılığın, resmi Kemalist parti CHP'nin tekelindeki siyasi sistem içinde hiçbir tezahürü yoktu.

İslamcı köklerine rağmen AKP gizli bir İslamcı gündem izlemiyor. Erdoğan hükümeti Türkiye'nin AB üyeliğine öncelik vererek bir dizi önemli reform gerçekleştirdi. Tartışmalı 301. maddeyi değiştirmek veya kaldırmak konusundaysa birçoklarının umduğundan daha az atak davrandı. Milliyetçilerle Kemalistlerin muhalefeti, kendi saflarında da muhafazakâr milliyetçilerin olması, ayrıca yükselen milliyetçi iklim, AKP'ye bu konuda pek az manevra alanı bıraktı.

AKP, daha ziyade Batı Avrupa'daki Hıristiyan Demokratları andıran 'Müslüman Demokrat' bir hareket olduğunu, dini siyasi gündemi aktif bir parça değil, kültürel bir arkaplan olarak gördüğünü savunuyor. Bunun Türk siyasetinde yeni bir sentezin samimi bir ifadesi mi, yoksa ordu dahil, laikleri kenarda tutmayı amaçlayan bir taktik mi olduğuna dair tartışmalar söz konusu.

AKP 'AB'yi kalkan olarak kullandı

AKP ve onun sağındaki dinci partilerdeki unsurların daha İslami bir sosyal program için bastıracağı muhakkak. Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül gibi pragmatistler bunun risklerinin farkında. Bu koşullar ışığında, Gül'ün cumhurbaşkanı seçilmesi ve AKP'nin önereceği olası anayasal değişikler, ülkedeki laik-dindar dengesi açısından kilit önemde birer sınav olacak.

Türkiye'nin farklı olmasının bir nedeni, dinin siyasi söylemin örtük bir parçası olması. Türkiye'de laikliğin bir işlevi de bu: Fransız laisite modeli uyarınca, din devlet otoritesine tabi. Anayasa, siyasi İslam'ın ifadesine katı sınır getiriyor. Dinsel birlikler yasal faaliyet gösteremiyor.

Kemalist anlamıyla Türk laikliğinin daha kozmopolit bir entelektüel tartışmanın baskısı altında evrildiğine kuşku yok. Laiklik yanlıları dinin siyasetteki rolünü kısıtlamak istiyor, fakat dinselliğe gerici gözüyle bakış artık o kadar yaygın değil. Türk laiklerinin ortak paydası, büyük oranda Batılılaşmış hayat tarzlarının aşınmasını önleme arzusu. Kentli laikler İslamcı etkinin arazlarına, bir 'hayat tarzı' merceğinden bakıyor...

Türkiye'nin farklılık nedenlerinden biri de tarihi. Osmanlı İmparatorluğu dünya sahnesinde önemli, Müslüman dünyada merkezi role sahipti. Laik devrim birçok alanda ülkeyi modernleştirip Batılılaştırdı. Fakat 85 yıl sonra bile sonuçları tartışmalı. Keskin bölgesel, sınıfsal ve kültürel farklılıklar sürüyor ve bu çözülmemiş gerilimler, bugünkü siyasi manzaranın parçası. AKP'nin başarısını bir yanıyla, Türk halkının müesses siyasi seçkinlerden kaynaklı rahatsızlık hissiyatını yakalayabilmesiyle izah etmek mümkün. Kilit bir soru şu: AKP mevcut rotasını sürdürecek mi, yoksa kurumsal kısıtlamalar veya daha radikal unsurların basıncı partiyi daha açık bir dinsel gündem benimseye mi sevk edecek?

Ülkenin evrimini şekillendiren kilit faktörlerden biri de AB. AB projesi AKP'nin iç ve dış hedefleriyle örtüşüyor. AKP insan hakları ve demokrasiyi, otoriter Kemalistlerden korunma aracı olarak keşfetti. Demokrasiden konuşmanın avantajlarını idrak etti -bu dil partinin Batı'yla iletişim kurup, gizli İslami gündemi olduğundan kuşkulananları temin etmesini sağladı. Erdoğan Türkiye'yi 'pazarlamaktan' söz ederken, küreselleşme fikrini de savundu. Karşılığında Batı AKP'nin bir müttefiki olarak ortaya çıktı.

Türkiye'deki İslami manzara:

Türkiye karmaşık ve olağanüstü zengin bir dinsel geleneğe sahip. Bilhassa son 10 yılda daha gözle görülür bir 'dinselliğin' ortaya çıkışı birçok etkinin bir ürünü: Kemalist mirasın solgunlaşması, geleneksel pratiklerin yeniden keşfi, dini okullar ağının ve sosyal yardım kurumlarının yaygınlaşması, demokratikleşme ve dini açıdan daha açık bir orta sınıfın yükselişi. Bir unsur da, daha dindar kitlelerin taşradan Batı'ya göçü.

Türk siyasi liderliğinde İslam'ın rolü daha Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde bile tartışmalı bir meseleydi. 17. asrın sonundan itibaren padişahın etkisinin azaldığı, ulemanın giderek nüfuz kazandığı bir süreç yaşandı. Atatürk'ün halifeliği kaldırması ve hızlı bir laikleştirmeye girişmesi, daha erken dönemde kökleri olan bir laikleşme eğilimini güçlendirdi, fakat toplumdaki tartışma ortadan kalkmadı. Siyasi İslam analizcileri, dinin siyasi otoriteye tabi kılınmasını modern Türkiye'de dini bir devletin ortaya çıkma ihtimaline karşı bir sav olarak sık sık kullandı.

Son yıllarda reformcu düşünce Türk teologları arasında zemin kazanıyor. Türk toplumunun küreselleşme ve modernleşmesinin modern bir İslam talebi ürettiği öne sürülüyor. Nur hareketiyle başlayarak, akılla vahiy arasında çatışma görmeyen ve demokrasi, dini hoşgörü, hukukun üstünlüğü ve serbest piyasa ekonomisini içselleştirmiş dini okullar ortaya çıktı. Bu da Türkiye'yi, İslam'ın modernist yorumlarının katı dinsel muhafazakârlık karşısında tutunmakta zorlandığı diğer Ortadoğu ülkelerinden farklı kılıyor.

Din ve siyaset üzerinde ülkenin etnik ve demografik durumunun etkisi var. Osmanlı döneminde ülke farklı etnik ve dini topluluklardan menkul bir mozaikti. Cumhuriyet Türkiyesi'yse daha homojen. Gayrimüslimler, bugünün Türkiyesi'nde sayıları çok az kalmış azınlıklar. Cumhuriyetin laik tabiatı vaktiyle epey kalabalık olan bu toplulukların mirasçılarına nispeten istikrarlı, ama bazen zorlu bir ortam sunmakta. Azınlık meselesinin dini ve milliyetçi hissiyatın parlama noktaları mahiyetinde süregiden potansiyelinin dramatik bir tezahürü, 2007'de önde gelen Ermeni gazeteci Hrant Dink'in öldürülmesiydi.

Etnik Türkler çoğunluğu oluştursa da, Türkiye hâlâ etnik çeşitliliğe sahip. Kürtler nüfusun yaklaşık beşte birini oluşturuyor ve entegrasyonları, ülkenin en önemli toplumsal (ve güvenlikle ilgili) meselesi. Türkiye'deki Kürtlerin çoğunluğu bugün, kentleşmiş batıya geniş çaplı göçün sonucu olarak, geleneksel bölgelerinin dışında yaşıyor. Demografik değişim, Kürt bölgelerindeki 15 yıllık isyan ve karşı isyan eylemlerinin yarattığı zorluklarla güçlenmiş durumda.

Etnik kimliğin ötesinde, birçok Türk kökenlerinin izlerini Anadolu dışına kadar sürebiliyor ve sürüyor da. Bu bağlantılar son yıllarda Türk politikasında ve dış politikada daha önemli bir rol oynar hale geldi. Kemalist ideolojiyse, bu etnik bağlantılara da pek az alan bıraktı. Atatürk için Türk kimliği etnisiteden ziyade bir yaşanılan yer meselesiydi: Türkler, Türkiye'de yaşayıp kendilerine Türk diyenlerdi. Fakat popüler algıda, Türk milliyetçiliğiyle etnik ve dinsel kimlik arasındaki çizgi genellikle bulanıktı.

Etnisite, bölgecilik ve dinsel politikalar, Türkiye'de birçok açıdan birbirini etkiliyor. Daha geleneksel ve görünür İslami pratikler kırsal ve daha yoksul bölgelerde yaygın. Kentlerde artık daha dindar topluluklar yaşıyor. Dini partiler göçmenler arasında yüksek oy alıyor, sık sık milliyetçi partileri geride bırakıyor.

PKK ve diğer ayrılıkçı Kürt hareketleri genelde İslami sağdan ziyade laik sola meyilli. Türkiyeli Kürtler arasında dini aşırılıkçılık, Kürt milliyetçiliğiyle hiçbir zaman rahat uyum sergilemedi. Ancak, bilhassa güneydoğudaki ve batı kentlerine göçen Kürtler arasındaki haklardan mahrum edilme hissiyatı hatırı sayılır miktarda Kürt'ü alternatif olarak dinci hareketlere yöneltiyor. Türkiye'nin başka bazı bölgeleri de dini muhafazakârlıklarıyla biliniyor. Sufi aktivizminin geleneksel merkezi Konya bunun önde gelen örneği.

Türkiye'de laikliğin anlamı, birçok Batı toplumundaki gibi devletle dinin ayrılmasından ibaret değil. Kemalist devlet dinin devlet kurumlarınca kontrolünde ısrarlıydı. Cumhuriyet Osmanlıların dini gözlem altında tutup düzenleme mekanizmalarını devraldı. İslam'ı düzenlemenin aracıysa başbakana rapor veren ve bütçesi birçok bakanlıktan fazla olan Diyanet İşleri Başkanlığı.

Diyanet'in İslam'ın sadece Sünni kolunu yönettiğini not etmek önemli. Başka kol veya dinlere hizmet vermiyor -bu da laikliğine rağmen Türk devletinin her dine eşit mesafede durmadığının göstergesi. Diyanet'in iki işlevi var: 77 bin caminin idaresi ve dini bilginin üretimi. Müftüler ve imamlar devlet görevlisi. Diyanet yönetimindeki dini yetkililerin siyasete bizzat dahli olmadığı söylense de, fikirleri başörtüsü gibi tartışmalı meselelere kaçınılmaz olarak dokunuyor.

Tarikatlar Osmanlı'dan beri faal

Vaktiyle Doğu Anadolu'nun siyasi kontrolü için Osmanlı'yla boy ölçüşen Bektaşi ve Safevi gibi Sufi tarikatlar vardı. Sünni çoğunlukla birleşik olmasına rağmen, tarikat hetorodoks Şii inancının unsurlarının barındırıyordu. Sufi tarikatlar, cumhuriyet döneminde yasaklanıp yeraltına itilse de, önemli dinsel ve toplumsal ağlar olarak ayakta kaldı. Nakşibendiler ve Kadiriler faal olmayı sürdürdü. Bizzat eski cumhurbaşkanı Turgut Özal İskenderpaşa Nakşibendi Tarikatı'nın destekçisiydi. Tarikatlar 1950'lerden itibaren yeniden doğuş yaşadı, siyasette dolaylı da olsa aktif rol oynadılar. Nakşibendi en göz önünde olanıydı, ki Özal'dan Erdoğan'a uzanan siyasi şahsiyetlerin bu hareketle bağlantıları vardı.

Nakşibendiler hoşgörü ve esneklikleriyle biliniyor. Üyeleri hayatı iki alana ayırıyor: Mahrem olan, dini olan. Bu da hayatın tadını çıkarma imkânı veriyor. Erdoğan'ın Nakşibendi Tarikatı'nın daha katı olan İsmail Ağa koluna bağlı olduğu söyleniyor. Türkiye'deki siyasi İslam'ın kökeninde Nakşibendiler vardı. Erbakan'ın İslamcı partileri, Nakşibendi Halidi şeyhi Mehmet Zahid Kotku'nun teşvikiyle kuruldu. Kotku'nun ölümü sonrası yerine damadı Esad Coşan geçti ve İslam'ın bir kültür olarak gücünü vurguladı. 1980'lerde birçok Nakşibendi ANAP'a katıldı. Özal'ın ağabeyi Korkut Özal, muhafazakâr güçleri bir araya getiren Birlik Vakfı'nı oluşturdu. Bu bağlantılar sonra AKP'ye taşındı. Akademisyen Şerif Mardin'e göre, Sufi tarikatların siyasi önemi bu ilişkilerde: Tarikatların temelinde kurumsal nüfuz değil, himaye ve dernekler var.

Özal dönemindeki liberalleşme Türkiye'de 'dini bir pazarın' oluşmasına yol açtı. Nakşibendi tarikatları, Gülen hareketi ve Milli Görüş İslam'ın toplumdaki doğru rolü konusunda yarışa girdi. Gülen hareketinin kökleri, 'kılıcın cihadı' döneminin bitip 'sözün cihadı'nın başladığını savunan ve bilim ve akılcılıkla İslam'ı uzlaştırmaya çalışan Said Nursi'ye dayanıyor. Nursi Türkiye'deki Ermenilerin ve Rumların haklarını savundu ve Hıristiyan liderlerle temasa geçti.

Gülen Nur hareketini 'Türk İslam'ı olarak yeniden keşfetti. Bireysel dönüşüm vurgusundan uzaklaşıp kamusal alana ve İslam'ı toplumsal sermayeye dönüştürmeye odaklandı. Gülen hareketi dinler arası diyaloğu teşvik etmek konusunda faal. Bir örgüt ağı Gülen'in İslam vizyonunun propagandasını yapıyor. Bunlar arasında geniş bir okul, hastane, yardım ve medya kuruluşları ağı var. Asya, Avrupa ve ABD'de de çeşitli kuruluşlar aracılığıyla yoğun faaliyetler yürütüyor.

Laiklik yanlıları bu harekete kuşkuyla bakıyor ve AKP gibi onun da İslami gündemi olduğuna inanıyor. Bazılarına göre AKP tabanının önemli kısmını Gülen destekçileri oluşturuyor. Bazı akademisyenlere göreyse, hareketin İslamcı gündemi yok; yandaşları Osmanlı çoğulculuk ve hoşgörü modelini savunuyor. Bu açıdan AKP'yle örtüşen çıkarları var: Tavizsiz Kemalist laiklik modelinin yerine dine alan açan, ama İslam devleti kurmaya çalışmayan yeni bir sentez koymak.

1950'lerde kalifiye din personeli yetiştirmek için kurulan imam hatiplerin sayısı Özal döneminde arttı. Refah hükümetinin sonlarına doğru rollerini kısıtlayan düzenlemelere konu olan bu okullar tartışma yarattı. AKP imam hatip mezunlarını, devlet dairelerinin ve şirketlerinin sorumlu mevkilerine yerleştiriyor. Hükümetin bu okulların mezunlarına üniversiteye daha rahat girme hakkı verecek yasa tasarısı şiddetli laik muhalefetle karşılaştı. Tartışmanın her iki tarafındaki Türkler de şunu biliyor: AKP kadrolarının devlet aygıtına alınması, laik-dindar dengesinde değişimin en önemli araçlarından olabilir.

Önde gelen dini azınlık olan Aleviler, sosyal ve siyasi iklimde önemli bir faktör. Alevilik için önemli olan tasavvuf; tarikatların ibadet mekânlarını kapatmaya yönelik Kemalist politika kendilerini de olumsuz etkilese de, Alevilere karşı resmi ayrımcılığı sona erdiren laik cumhuriyeti desteklediler.

Senaryo 1

AKP ılımlı, AB yönelimli bir yol izler

Bu senaryoda, AKP, AB rotasından çıkmasına yol açacak iç ve dış politikasındaki İslamcı dürtülere engel olarak iktidarını sağlamlaştırır ve ılımlı bir rotada kalmayı sürdürür. Dindarlığın kamusal alanda ifade edilişi üzerindeki kısıtlamalarda bazı aşınmalar meydana gelir ve bireylere İslami kimliklerini daha açık ifade etme yönünde daha fazla özgürlük verilir. Bunun yanında İslamcı yasal düzenlemelerin yürürlüğe sokulması yönünde girişimde bulunulmaz. Ordunun siyasi rolünün azaltılması için de çaba gösterilir. AKP hükümeti aynı zamanda dini azınlıklara yönelik sınırlamaları gevşetme yolunu da arar. Kürt ve Ermeni sorunları gibi Türk toplumunun ele alıp başa çıkmakta zorlandığı fazlasıyla hassas konularda daha açık bir tartışma alanı yaratılır.

Dış politikada AKP, bir yandan Ortadoğu'yla ilişkilerini geliştirme yolunu ararken, esasen AB-yönelimli bir rota izler. Bazı kilit önemdeki AB ülkelerinin Türkiye'nin üyeliği aleyhindeki tutumu sürer, ama üyelik müzakereleri devam etmektedir ve bu da AKP hükümetinin ülke içine yönelik siyasi reform gündemine uluslararası onay sağlar. Türkiye- ABD ilişkilerinde ara sıra yaşanan farklılıklardan kaynaklı bozulmalar, ABD'nin Irak'taki askerlerinin sayısını azaltması ve PKK'ya karşı işbirliğini artırmasıyla düzelir. Türkiye İran ve Suriye'yle yakın ilişkilerini sürdürür.

Kapatma davası bu ihtimali azalttı

2008 başına kadar bu, en olası senaryo olarak görülüyordu. Ancak Mart 2008'de Cumhuriyet Başsavcısı'nın Anayasa Mahkemesi'nde AKP aleyhine dava açması, bu senaryonun geçerliliğini şüpheye düşürdü. Sonunda AKP kapanmazsa ve iktidarda kalırsa, laik-dindar dengesini değiştirme çabası olarak algılanabilecek ya da laikleri AKP'yi iktidardan alaşağı etme yönünde başka bir girişime kışkırtabilecek türden adımlarda diretmeyip daha ihtiyatlı olması kuvvetle muhtemel.

AKP üyelerinin ve imam hatip mezunlarının, devlet bürokrasisindeki, özellikle içişleri ve eğitim bakanlıklarındaki varlıklarının artmaya devam etmesi olası. Buna karşın dışişleri ve savunma bakanlıkları gibi Kemalistlerin kalelerinde bu süreç çok daha yavaş işleyecek. Yerel düzeyde AKP yönetimindeki bazı belediyeler alkol satışının sınırlanması gibi konularda kendi İslami ahlâk kavrayışlarını kamu politikasına zerk etme yönündeki çabalarını muhtemelen sürdürecek.

İslam devletine destek az

Ancak yeniden seçilmiş AKP hükümetinin kamusal alanda İslam için alan açma meselesinde ne kadar ileri gidebileceğine dair yapısal sınırlar mevcut. Kemalist kurumsal yapı, bozulmamış niteliğini büyük ölçüde koruyor ve dinin politikadaki rolüne dair kabul edilebilir tanımlamalarda çizgiyi aşan herhangi bir hükümet, siyasi gerilimi yükseltme ve muhtemelen ordu müdahalesini kışkırtma risklerini alır. Ordunun, bürokrasi ve yargıdaki laik unsurlarla yüksek öğretim kurumlarının AKP'nin eylem özgürlüğüne yönelik baskısı bir yana, AKP hükümetini ılımlı bir yola sevk eden iki başka faktör var: Biri, ılımlı ve çoğulcu İslam geleneği. İslamın Selefi mezhebinin katı yorumu, Türk nüfusunun önemli kesiminde hiçbir zaman kök salmadı ve kamuoyu yoklamaları, bir İslam devletine desteğin az olduğunu gösteriyor. Türklerin, dindarları da dahil, büyük çoğunluğu laik devleti destekliyor.

Ilımlı rotaya yönelmeye yol açacak diğer unsur, Türkiye'nin kurumsal, ekonomik, stratejik ve büyük ölçüde kültürel olarak Batı'da yer alması. Türkiye, NATO, Avrupa Konseyi, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) üyesi ve AB üyeliğine aday. Geçen 20 yılda Türkiye, önemli ölçüde Avrupa normlarına yaklaştı. Önemli farklılıklar hâlâ var, ama eğilimler net. Bunun içinde yatan anlam, Türkiye'de İslamcı siyasetin uluslararası şartlardan, genel olarak, aynı durumun yaşandığı herhangi bir yerdekinden daha geniş bir boyutta etkileniyor olması. Bu bağlamda Türkiye'deki durum, Ortadoğu'nun çoğundan farklı.

Son bir unsur da AKP hükümetinin ikinci dönemindeki niteliğiyle alakalı. İkinci Erdoğan hükümeti, ekonomik istikrarı sürdürebilir ve güneydoğuda güvenlikle ilgili sorunlara yanıt verebilirse, sabit bir rotada kalmayı daha iyi becerecektir. İlk AKP hükümeti, büyük bir krizle karşılaşmaması bakımından talihliydi ve bu yüzden kriz yönetimi becerileri sınavdan geçmedi. Ama bir ekonomik kriz (cari açık kimi zaman alarm verici düzeyde yüksek olageldi), AB üyelik müzakerelerinde büyük bir sapma yaratabilir veya ülkenin güneydoğu sınırındaki güvenlik durumunun yanlış ele alınması, AKP hükümetini önemli ölçüde zayıflatıp hareket özgürlüğünü azaltabilir.

Bunlar, demokratik ve artan bir biçimde küreselleşmiş Türkiye'de dini siyasetin ılımlı bir yörünge izleyeceğinin göstergesi olabilecek sebepler. Ama Türkiye'deki durum açısından başka, daha az olumlu sonuçların ortaya çıkması da mümkün.

>> Yazının ikinci bölümü

Dışlanmış çeper siyasi sesini aramaya başladı

Türklerin büyük kısmının kendilerini ilk önce Türk veya Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, ikinci olarak Müslüman olarak gördüğü varsayılıyordu. Fakat son anketler, Müslüman kimliği Türklüğün bileşeni olarak görmek konusunda çarpıcı bir yükselişi ortaya koydu. Anketi yapan TESEV'in Yönetim Kurulu Başkanı Can Paker'e göre Türkler iki sosyopolitik kesime bölünmüş halde: Üçte biri laik, üçte ikisi dindar. Laik Türklerin yüzde 10'u ultralaik, son derece milliyetçi, Avrupa karşıtı ve giderek ABD karşıtı. Dindar Türklerin yüzde 10'uysa şeriata dayalı bir devlet istiyor. Dinsel bölünmenin coğrafi hatlarla açık bir bağlantısı yok. Doğu Anadolu'da sosyal açıdan daha muhafazakâr, fakat bu batıdakilerden daha dindar olduğu anlamına gelmiyor. Şeriata destek Doğu Anadolu'da en büyük bazı şehirlerin varoşlarında olduğu kadar fazla değil.

Anket Türkiye'nin dindar hale gelmekte olduğuna dair yaygın izlenimi teyit ediyor, ama çoğu Türk'ün dine dayalı devlet istemediğini de gösteriyor: Katılanların yüzde 76'sı şeriata karşı, sadece yüzde 9'u bunu destekliyor. Anketin bir bulgusu da, insanların cumhurbaşkanında görmek istediği özelliklere dair verdiği cevaplardan çıkıyor. Buna göre, ankete katılanların yüzde 86'sı modern Türkiye'yi temsil eden bir hayat tarzına sahip olmasını istiyor. İnançlı bir Müslüman olmasını isteyenlerin oranı yüzde 74, laikliğin bekçisi olmasını isteyenlerin oranı ise yüzde 75. Velhasıl Türklerin iyi bir Müslüman olmakla laik olmak arasında bir çelişki görmediği açık.

TESEV araştırması Türkiye'de canlı bir tartışma başlattı. Tartışma sık sık 'laik-İslamcı ayrışması' temelinde ifade edildi. Fakat birçok Türk de bugün Türk siyasetindeki asıl ayrışmanın laiklerle İslamcılar arasında değil, milliyetçilerle (veya devletçilerle) reformcular arasında olduğunu savunuyor. 2006 tarihli TESEV çalışmasının yazarlarından Ali Çarkoğlu, raporun temel sonucunun şu olduğuna inanıyor: Türkiye'de dini meseleleri liberal bir perspektiften ele alma potansiyeli mevcut.

Siyasal İslam'ın yükselişi

Son on yıllarda Türkiye'de İslamcılığın veya siyasal İslam'ın gücü artmakta. 1970 öncesinde dinsel sağ, merkez sağ partilerinin içinde bir fraksiyondan ibaretti. 1970'lerdeyse Milli Görüş'ü kuran Erbakan liderliğinde ayrı bir siyasi hareket olarak ortaya çıktı. İslami partiler Kemalist yetkililerin sıkı denetimiyle karşılaştı ve birçok defa yasaklandı. Ancak son dönemde çeşitli kisveler altında tekrar ortaya çıkarak seçmenin önemli kesimini çeken dayanıklılık ve kabiliyet sergilediler. Yine de yakın zamana dek büyük oranda bir çatı hareketi niteliğini sürdürüyorlar.

Bununla birlikte İslami köklere sahip AKP'nin son iki genel seçimdeki başarısı, siyasal İslam'ın artan gücünü gösteriyor. AKP Kasım 2002 seçiminde oyların yüzde 34'ünü, Temmuz 2007'de yüzde 46.6'sını (Atatürk'ün laik mirasını temsil eden CHP'nin iki katından fazla) elde etti.

Bu, Ağustos 2001'den önce var olmayan bir parti için çarpıcı bir başarı ve siyasal İslam'ın bir biçiminin siyasetin gölgeli alanından çıkıp Türk siyasetinin baş aktörlerinden biri haline geldiğinin göstergesi. AKP kendisini İslamcı değil, 'muhafazakâr demokrat' diye tarif ediyor, ama birçok Kemalist gizli bir İslami gündemi olduğundan ve elde ettiği üstünlüğün devletin laik doğasına tehdit oluşturmasından korkuyor. Türkiye'de dine dayalı politikaların yükselişinin açıklaması nedir? AKP'nin başarısı Türk siyasi hayatının ve dış politikasının 'yeniden İslamileşmesi'ni mi temsil ediyor? Bunun Türkiye'nin siyasi gelişimine ve dış politika yönelimine etkisi nedir?

Türkiye'de siyasal İslam'ın yükselişinin kökleri Osmanlı'nın reformlara girişilen son dönemine ve Atatürk'ün 1923'te kurduğu Cumhuriyet sonrası yaşanan siyasi dönüşümün doğasına uzanıyor. Atatürk'ün Türkiye'yi modern, Batılı, laik bir devlete dönüştürme çabası, özünde 'bir yukarıdan devrimi' temsil ediyordu. Devletin başını çektiği yukarıdan aşağıya bir toplumsal mühendislik girişimi mahiyetinde, küçük bir askeri-bürokratik seçkin tabaka tarafından isteksiz bir geleneksel topluma laik vizyonun dayatılması şeklinde uygulandı. Seçkinler bu dönüşümü hayata geçirirken, halkı veya muhalefeti kaale almak veya ikna etmek için pek az çaba gösterdi. Doğu Ergil'in de işaret ettiği gibi, “Ulusun laikleştirilmesi veya Türkleştirilmesi halkla ciddi bir biçimde müzakere edilmedi.” Seçkinler, 'güçlü devleti' basitçe herhangi bir muhalefeti ezmek ve yıldırmak için kullanmaya çalıştı.

Kemalist seçkinler Osmanlı geçmişiyle radikal bir kopuşa gayret etti. Osmanlı dönemi ve ona bağlı her şey, maziye ait pek az görkem unsuru haricinde, Batılılaşma ve laikliğe dayalı yeni bir proje adına itham edildi ve bir köşeye atıldı. Cumhuriyet'in kurulmasını izleyen ilk 10 yılda Kemalistler, halifeliğin kaldırılması, harf devrimi, öztürkçeleştirme, eğitim sisteminin laikleştirilmesi, bütün dini kurumların ve kaynakların devlet denetimine alınması gibi, İslami geçmişle ve genel anlamda İslam dünyasıyla bağları koparmayı amaçlan pek çok reforma imza attı.

Ancak bu reformların büyük kısmı kent merkezleriyle sınırlıydı; kırsal bölgeler büyük ölçüde dokunulmadan kaldı. 1950'lere dek nüfusun geniş kesimleri izole ve geleneksel hayatını sürdürürken, kent merkezleri modern ve laikti. Netameli bir uyum çerçevesinde iki Türkiye bir arada var oldu: Kentli, modern, laik 'merkez' ve kırsal, geleneksel, dindar 'çeper'. İkisi arasında pek az bağlantı vardı. Din tümüyle bastırılmadı veya ortadan kaldırılmadı. Kamusal alandan sürüldü ve devletin sıkı denetimine sokuldu. Dini kurumlar devletin eklentisi, din görevlileriyse devletin memurları haline geldi. Kırsal bölgelerdeyse İslam güçlü toplumsal köklerini sürdürdü ve tarikatlara 1925'te getirilen yasağa rağmen büyük oranda devlet kontrolünün dışında kaldı.

Neticede kent dışında bir tür dinsel 'karşıkültür' oluştu. Siyaset alanından zorla çıkarılmalarına tepki olarak birçok Müslüman kendi gayriresmi ağlarını ve eğitim sistemlerini kurdu. Nakşibendi ve Nurculuk hareketi gibi ağlar bir tür 'karşı kamusal alan'a ve daha popüler bir İslami kimliğin kuluçkasına dönüştü. Hakan Yavuz'un işaret ettiği gibi, İslam 'Kemalist devletin gizli kimliği' olmayı sürdürdü ve yukarıdan aşağı dönüşümden dışlanan çoğunluğa kendine ait bir dil sundu.

Osmanlı selefi gibi Kemalist devlet de kendi kontrolü dışında özerk grupların gelişmesinden hazzetmiyor ve bilhassa özerk dini faaliyeti modernleşme çabalarına karşı potansiyel tehdit görüyordu. Milliyetçi ideolojiye muhalefet derhal bastırılıyordu. Bu durum kırsal nüfusun dini hayatın önemli parçası sayan geniş kesimlerini yabancılaştırmanın yanı sıra genel anlamda sivil toplumun gelişimini de sekteye uğrattı.

Nüfusun çoğunluğu siyaset dışı kaldı
Kemalist devletin modernleştirme çabaları belli gruplar, bilhassa da Kürtler arasındaki direnişi kışkırttı. Cumhuriyetin ilk yıllarında yeni devlet bir dizi Kürt isyanıyla yüz yüze geldi; Osmanlı'nın etnisite ve İslam'a yönelik daha hoşgörülü tutumuna alışmış Kürtler, yeni rejimin Türk milliyetçiliği ve laikliğe yaptığı vurguya karşı çıktı. İsyanlar etnisiteyle dinin bir bileşimi ve Anadolu'nun Kemalist modernleşme politikalarıyla rahatsız edilmesinin bir sonucuydu.

Atatürk'ün ölümünün ardından rejimin otoriter eğilimleri yoğunlaştı. İsmet İnönü, rejimin meşruiyetini katı bir Kemalizm yorumu üzerine inşa etmeye çalıştı. Tek parti iktidarı, toplumun radikal dönüşümünü gerçekleştirmenin aracı oldu. Nüfusun çoğunluğu siyasetin dışında kaldı ve kendini İslam'ın üzerinde önemli bir nüfuz kullanmayı sürdürdüğü geleneksel alışkanlıklara ve hayat tarzlarına vakfetti. Son yıllarda olup bitenler bir bakıma bu dışlanmış çeperin siyasi sesini ve temsilini bulma çabası. Bu sesi artan biçimde siyasi İslam sunuyor. İslami hareketin siyasi hedefleri ve ideolojisi zamanla değişti ve ilk baştaki gündeminin birçok temel niteliğini hafifletti veya ılımlı hale getirdi. Batılılaşmaya karşı husumetini, daha geniş siyasi destek çekme çabası çerçevesinde bir kenara bıraktı.

1946'da çokpartili sisteme geçiş, Türkiye'de siyasal İslam'ın yükselişi bakımından önemli bir dönüm noktasıydı. Bu sistemin kurulması sonrası Kemalizm'i temsil eden CHP iktidar tekelini yitirdi. Partiler rekabet etmek durumunda kaldı ve İslam oy çekmekte önemli faktöre dönüştü. Cumhuriyet'in kurulmasından sonra siyasetten dışlanan dindar kırsal çeper, muhafazakâr partilerin çıkarlarını hesaba katması gereken önemli seçmen kitlesine dönüştü. Ülkeyi 20 yıldır rakipsiz yöneten CHP de İslam'a karşı daha hoşgörülü bir tutum sergilemeye mecbur kaldı.

1950'de Demokrat Parti CHP'nin iktidar tekeline son verdi. DP devletin Kemalist algılarıyla çok daha az iştigal halindeydi ve laik Batılılaşma politikalarıyla dışlanıp mağdur edildiğini hisseden kesimlere hitap etti. Katı laik politikaların bazılarını sona erdirmeyi ve Kürtlere dayatılan kültürel kısıtlamaları kısmen gevşetmeyi vaat etti. DP gerçekte “İslam'ı ve geleneksel kırsal değerleri yeniden meşrulaştırdı.” Sonuçta bu gruplar ilk kez aşama aşama rekabetçi siyasete sokuldu.

Köklü bir değişim getirmese de Menderes'in politikaları birçok Kemalist tarafından bozguncu ve tehlikeli addedildi ve 1960'taki ilk darbeyi getirdi. Ordu 1961'te iktidarı siyasetçilere geri verdi ve kışlasına döndü -fakat öncesinde siyasi rolünü güçlendiren bir dizi reform yapmayı ihmal etmedi. En önemlilerinden biri Milli Güvenlik Konseyi'nin (MGK) kurulmasıydı; ordu hâkimiyetinde olan ve hükümetin iç ve dış politikasının Kemalist devrimin temel ilkeleriyle, özellikle de laiklikle uyumlu olmasını garantilemekle görevli bir yapıydı bu. Teknik olarak tavsiyede bulunan bir yapı olsa da, MGK ordunun siyasi süreçteki rolünü kurumsallaştırdı ve ordunun görüşlerini doğrudan doğruya sivil liderliğe geçirebildiği bir mekanizma kurdu.

1961 Anayasası örgütlenme özgürlüğünü genişletti ve özerk grupların artışına yol açtı. 1960'larda tekrar su yüzüne çıkan dini örgütler, 1970'lerde mantar gibi çoğaldı. Dini ağlar yoksulların modernleşmenin sorunlarıyla başa çıkmasına yardım etti ve hızla değişen dünyada dayanışma arayan yerinden edilmiş grupların yuvasına dönüştü. Daha az kısıtlayıcı bu ortamda dini güçler kendi siyasi partilerini kurabildi.

Yani Menderes döneminin birçok önemli sonuçları oldu. Demokratikleşme sürecini genişletti ve siyasi arenayı daha önce siyasetten itilen veya dışlanan dini ve etnik gruplara açtı. İkincisi, dini grupların yeniden su yüzüne çıkıp siyasi örgütlenmeye girişmesi için gereken alanı sağladı.

İronik olan, ordunun siyasal İslam'ın güçlenmesine katkıda bulunmuş olması. Sol ve sağ şiddetinin, 1970'lerde ülkeyi iç savaşın eşiğine getirecek boyutta yükselmesi, orduyu düzeni sağlamak için 1980 müdahalesine sevk etti. Ordu, sol ideolojiler ve komünizmle mücadele çerçevesinde, İslam'ın rolünü güçlendirmeye girişti. Ordu vesayeti altında din eğitimi bütün okullarda zorunlu kılındı. Kuran kursları açıldı ve devlet kontrolünde din ve ahlak eğitimi teşvik edildi. Ordu aslında devlet kontrolünde 'yukarıdan bir İslamileştirme'sürecini oturtma gayretindeydi. İslami simgeleri milliyetçilikle kaynaştırararak daha homojen ve daha az siyasi bir İslami topluluk yaratmayı, halkı sol ideolojilerin etkisinden yalıtmayı umdu. 'Aile, cami ve kışla' üçlüsüne dayanan bu yeni 'Türk-İslam sentezi' radikal solcu ideolojilerin gücünü kırmak ve Türk olmayan İslami düşünce akımlarının etkisini yok etmek için tasarlandı. Ordu yeni sentezin, İran kaynaklı İslami radikalizme karşı set çekeceğini umdu.

Bu yeni sentezi oluşturma sürecinde ordu Aydınlar Ocağı'na mensup bir grup muhafazakâr akademisyenin çalışmalarını kullandı. Bu dernek söz konusu sentez için ahlaki ve felsefi bir mantığı yayıyor, yeni muktedir seçkinlerin hâkimiyetini meşrulaştırmak için Osmanlı, İslam ve Türk popüler kültüründen menkul bir ideoloji inşa ediyordu. Ulusu ve devleti bir aile ve cemaat olarak yeniden yorumlayan bu akademisyenler Osmanlı-İslam fikirlerini cımbızlama usülü kullandı; amaçları maziyi bugünle ilişkilendirmek ve ideolojik parçalanmanın aile, ulus ve devlet için oluşturduğu tehlikeyi vurgulayarak farklı çıkarları bir araya toplamaktı. Eğitim sistemi ve medya o dönemde ideolojinin popülerleştirilmiş bir versiyonunu kitlelere yaymak için kullanıldı.

Bu ideolojik programın mimarları, toplumu tekrar birleştirecek, güçlü ve istikrarlı temel oluşturacak yeni bir depolitize Türk-İslam kültür formu yaratmayı umdu. Ne var ki bu sentez muğlak bir mesaj verdi. Bir yandan Türkiye 1982 Anayasası uyarınca laik olarak tarif ediliyordu. Diğer yandan dinin rolü eğitimde, Türk milliyetçiliğini teşvik etmenin aracı mahiyetinde güçlendiriliyor, bu da laiklik vurgusunu zayıflatıyordu. Ayrıca İslamcılara kendi mesajlarını genişletip güçlendirme fırsatları sunuyordu.

Ülke içi medeniyetler çatışması

Başbakan Turgut Özal'ın 1980'lerde gerçekleştirdiği ekonomik ve siyasi reformlar da İslami grupların güçlenmesine katkı yaptı. Reformlar devletin ekonomi üzerindeki kontrolünü zayıflattı ve Anadolu kentlerinde yeni bir girişimci ve kapitalist sınıfı yarattı. 'Anadolu burjuvazisi' diye nitelenen bu yeni orta sınıfın İslami kültürle bağları güçlü. Bu grup liberal ekonomik politikalardan ve devletin ekonomik ve toplumsal alandaki rolünün azaltılmasından yana. Dini özgürlüklerin artırılmasını de destekliyor. 1990'larda Refah Partisi'ni desteklediler. Bugün AKP'nin çekirdek seçmen tabanını oluşturuyorlar.

Özal reformları büyük bölümü Arap dünyasından gelen bir sermaye akışıyla da sonuçlandı. Bu da İslamcıların siyasi örgütlenmesine imkân tanıdı. Özal'ın dine daha hoşgörülü yaklaşımı Müslüman grupların özel okulları ve üniversitelerin kurulmasını finanse etmesine imkân verdi. İslami grupların başta televizyon gibi olanakları daha fazla kullanabilir hale gelmesi de, seçmen tabanlarını genişletmesini sağladı.

Demografik değişikliklerin de etkisi oldu. Sanayileşme ve modernleşme projeleri kırsal nüfusun kentlere akmasına yol açtı. Geleneksel alışkanlıklarını da beraberinde getiren göçmenler, yabancılaşmış bir halde, büyük kentlerin çeperindeki gecekondu mahallelerinde yaşamaya başladı ve kent kültürüne entegre olmadı. İslami partiler için önemli bir oy deposu olan bu göçmenlerin akınının sürmesi, ülke içi bir 'medeniyetler çatışması'na katkıda bulundu. Biri laik ve kentli, diğeri taşralı ve dindar olan iki Türkiye daha yakından temas edince sosyal gerilimler kızıştı.

Bu ekonomik ve sosyal değişimler, 1970 ve 80'lerde İslami siyasi grupların güçlenmesine katkıda bulundu. İslamcıların Milli Selamet Partisi'yle başlayan ayrı siyasi parti macerası, 1970'lerde milliyetçilikle İslam'ı birleştirdikleri 'Yeniden Büyük Türkiye' ve 1980'lerde de 'Adil Düzen' sloganları üzerinden ilerledi. 1987 genel seçimlerinde yüzde 7.16 oy alan Refah Partisi ülke barajı nedeniyle Meclis dışında kalınca, birçok Refah yanlısı Özal'ın dini ve bürokratik laik muhafazakârları bir araya toplayan ANAP'ına katıldı.

Erbakan dengeyi tutturamadı

Siyasal İslam 1990'ların başında güçlü bir çıkış yakaladı. 1994 yerel seçiminde Refah Partisi oyların yüzde 19'unu ve Türkiye'nin en büyük iki kenti İstanbul ve Ankara da dahil, 28 il belediyesi kazandı. 1995 genel seçimindeyse yüzde 21.6 oranıla birinci parti oldu ve DYP ile Erbakan başbakanlığında koalisyon oluşturdu. Refah'ın çarpıcı seçim başarısı laik yapıda, özellikle de orduda şok dalgaları yarattı. Kuruluşundan beri Türkiye ilk kez İslamcı bir parti ve İslamcı bir başbakan tarafından yönetiliyordu.

Refah'ın çıkışındaki en önemli faktör belki de, gündemini dinsel meselelerden sosyal olanlara daha çok vurgu yapacak biçimde değiştirmesiydi. En iyi örgütlenmiş partiydi. İnançlı Müslümanlardan oluşan ekipler yoksullara yardım amacıyla bir dayanışma ağı oluşturdu. Tabandaki ağı insanlara iş bulmasında ve sağlık hizmeti almasında yardımcı oldu, bedava yiyecek dağıttı. Refah, AB'nin 1989'da Türkiye'nin adaylık başvurusunu reddetmesiyle ve Batı'nın Bosna'daki Müslümanlara yönelik katliamları önleyememesiyle oluşan Batı karşıtı tepkiden de yararlandı.

Ancak iktidara geldiğinde çoğalan iç sorunlarla başa çıkmakta pek az beceri sergiledi. Erbakan sistem karşıtı söylemiyle laik yapının çıkarlarını dengelemekte zorlandı. Gerilimleri yatıştırmak yerine, toplumu laik-İslamcı hatlarında daha fazla kutuplaştırmayı tercih etti. Bir yandan AB'yle gümrük birliğini kabul edip İsrail'le anlaşmalara riayet ederek sertlik yanlısı taraftarlarını kızdırırken, başörtülü üniversite öğrencilerini destekleyen tutumu ve Taksim Meydanı'na cami yapmak gibi tehditkâr çıkışlarıyla laik yapıyı küplere bindirdi. Dahası görevdeki ilk aylarında Libya ziyareti ve AB'ye alternatif bir İslami ekonomik topluluğu önerisi gibi girişimlerle İslamcı bir dış politikayı zorlayacağının işaretini verdi. Bu adımlar Erbakan'ın taşkın söylemiyle birleşince, laik yapıyı, özellikle orduyu alarma geçirdi. Fakat ordu bu kez doğrudan müdahale yerine MGK'nın 28 Şubat 1997 toplantısında Erbakan'a laiklik karşıtı faaliyetleri engelleyecek tavsiyelerden oluşan bir liste sundu. Erbakan bunları yerine getirmeye ayak direyince ordu laik yapıyı Erbakan'a karşı seferber etti. Sonuçta Refah lideri 1997'de başbakanlıktan istifa etmek zorunda kaldı. Bu süreç sonradan 'sessiz' veya 'postmodern' darbe olarak anılır oldu.

>> Pentagon'dan Türkiye için dört senaryo - 2

YazdırYazdır | kEditor | 15.06.2008, 16:33:00

Yorumlar

Raydan Çıkan Trene Pentagon Desteği


AKP'yi, raydan çıkmış treni kurtarma çabası. Baktılar iş ciddi, AKP sallanıyor, bölünecek. Bölündüğünde Fethullah cemaati Türkiye'de etkinliğini ya kaybederse. AKP tekrar eski gücünü bulamazsa. Anlaşılıyor ki durum istedikleri gibi gitmeyince, dış güçler tekrar düşünmüşler. Şimdilik "AKP ve Fethullah cemaati yanyana olsun". "SÖZDE RAPOR" bunun desteği... Sözde raporu hazırlayan kuruluşa gelince. Rand Corporation, ABD askeri cevrelerine özellikle ABD Hava Kuvvetleri çalışmalar yapmış düşünce kuruluşudur. Müslüman dünyasının "ılımlı islam dönüşümü" daima konularıdır. AKP'nin "Ilımlı İslam Modeli" gibi konularını, Fethullah Gülen gibi vatanında yaşamayan müslümanları övmeyi görev edinmişlerdir. Angel Rabassa'ya ait altında isminin olduğu 26.03.2007 tarihli başka bir raporda Fethullah Gülen hakkında yazılan övgüler dikkati çekiyor... Dış güçlerin ve içteki yandaşlarının hala anlayamadığı "locadaki seyirci sahnede rol alamaz".
16.06.2008, 01:10:49 | Misafir

AKP'ye AB'den sonra ABD desteği


Çoğunluğu müslüman olan Türkiye'de, AKP'ye destek ülke içinden değil de dışından geliyor. Nerdeyse yüzde ellilik bir siyasi partinin kapatılma konusunu her ne kadar gündem değişikliği olarak görsemde, Avrupa Birliğinden sonra ABD'nin de "ılımlı islama" taraf olması ortadoğuda yaşanacak ciddi gelişmelerin habercisi. Zira bu iki güç, varolan dengeleri değişitirip, günün ihtiyaçlarına göre yeniden bir paylaşıma ve düzenlemeye gitmek istiyor.

Türkiye'nin de üzerine düşen, islamiyetle birlikte "demokrasi (!)" denen olgunun birlikte yürüyebileceğine örnek oluşturup, İran, Suriye, Suudi Arabistan, Irak gibi ülkeler içerisinde iç muhalefet oluşmasına katkıda bulunmaktır.

Ama AKP, demokrasi konusunda sınıfta kalmıştır. Bu yüzden de başbakan satılan taşınmaz mallar üzerinden elde edilen gelirle yaratılşım sözde bir ekonomik iyileşmeden başka bahsedecek bir konu bulamaz. Zaten son seçim turlarından da anlaşılacağı üzere, ordunun başını çektiği bürokrat muhafazakarlara kapatılmamak için göz kırpmaktadır.

Önümüzdeki günlerde Türkiye gireceği kaos ortamından çıkarken, yükselen muhalif sesler, solda birlik ihtiyacı, kürtler, ülkenin sorunları bir kenara bırakılıp; içinden çıkacağımız krize şükredeceğimiz bir süreç yaşayabiliriz.

Yeniden oyuna gelmemek için, tüm demokrat, ilerici, doğru, namuslu, dürüst, devrimci, evrimci, ilimci, aydın, bilimci, sanatçı ve her türlü duyarlı kişi ve kuruluşları birliğe davet ediyor, gecikmeden harekete geçmeye çağırıyorum.
16.06.2008, 03:11:17 | mahirs


Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
  

İlgili Linkler

İlgili haberler

İlgili Yazılar

Okuyucu değerlendirmesi