Pentagon'dan Türkiye için dört senaryo / 2
Radikal gazetesi, Pentagon'a bağlı çalışmalar yürüten Rand Corporation kuruluşunun, 'Türkiye'de siyasal İslam'ın yükselişi' başlıklı raporuna ilişkin bir haber yayımladı. Haber-Dizi olarak yayınlanan haberin ikinci bölümünde yer alan raporun ayrıntıları:
Senaryo 2
Sinsice İslamileştirme
Yeniden seçilmiş AKP hükümeti, daha saldırgan bir İslami gündem izler. AKP hükümetin yürütme ve yasama kollarını tümden kontrol ederek, yönetici, yargıç ve üniversite rektörlerini atayabilir ve hatta askeri kadro atamalarında sözünü geçirebilir. Dış politikada, özellikle İran ve Suriye olmak üzere, Müslüman dünyayla ilişkileri yoğunlaştırır. İsrail'le ilişkilerini geriletirken, çok daha aleni bir Filistin yanlısı tutum benimser.
AB'ye rakip İslami blok AB üyeliğine karşı Avrupa'da büyüyen muhalefet karşısında AKP üyelik müzakerelerini askıya alır ve rekabet edebilecek bir İslami blok yaratmak için Erbakan tarzı çabalara döner.
'Sinsice İslamileştirme', AKP'nin Türk toplumunu İslamileştirmek için gizli bir gündeme sahip olduğundan ve liderliğinin sosyal meselelerde daha saldırgan hareket etmesi için tabanından gelen baskıyla karşılaşacağından korkan laik kesimin çoğunluğunu endişelendiren senaryo.
Ordu daha da tetikte olur
Ancak bizim görüşümüze göre, bu senaryonun birkaç nedenden ötürü gerçekleşme ihtimali pek yok. İlk olarak, bu daha büyük bir siyasi kutuplaşmaya yol açacaktır ve ordu müdahalesini kışkırtacak zemini hazırlayacaktır. AKP'nin hükümetin yürütme ve yasama kollarını tümden kontrol etmesiyle, ordunun İslamileştirmeye kayış işaretlerini göz önüne alarak daha tetikte olması beklenebilir.
İkincisi, başta not edildiği üzere, Türklerin çoğunluğu laik bir devleti destekliyor ve şeriata dayalı bir devlete karşı çıkıyor. Bu yüzden aleni bir İslami gidişata kamuoyu desteği az olacaktır. Üçüncüsü, AB üyeliğini elde etmek AKP'nin dış politikasının temel unsurlarından biri olageldi. Bu hedefi rafa kaldırmak, AKP'nin prestijine ve güvenilirliğine zarar verir. Son zamanlarda AB'den duyulan hoşnutsuzluk artış göstermiş olsa da, AB üyeliği hâlâ Türk nüfusunun neredeyse yarısı tarafından destekleniyor.
AKP Türk siyasetini yeniden konumlandırdı
'28 Şubat süreci' dinin toplumu birleştirmek için kullanılabileceği fikrinin terk edildiğinin ifadesiydi. Bunun ardından ordu İslamcı fikirlere ve ideolojiye karşı açık bir kampanya yürütmeye girişti ve Kürt ayrılıkçılığıyla İslamcılığı Türkiye'nin güvenliğine yönelik en büyük iki tehdit olarak teşhis etti. Bu süreç, İslamcı hareketin yönelimi ve gelişmesi üzerinde de önemli bir etki yaptı. Aleni bir İslami programı doğrudan doğruya zorlamanın başarılı olamayacağı ve laiklerin, özellikle de ordunun güçlü muhalefetiyle karşılaşacağı gerçeğinin de altını çizmiş oldu. İslamcı hareketin birçok üyesi başarılı olmalarının tek yolunun laiklerle doğrudan çatışmaya girmekten kaçınmak ve dini gündemi daha az vurgulamak olduğu sonucuna vardı.
Böylece ortaya çıkan tartışmalar, İslami hareketi ikiye böldü. Necmettin Erbakan ve Recai Kutan gibi gelenekçiler ciddi bir politika değişikliğine karşı çıkarken, Tayyip Erdoğan ve Abudullah Gül gibi yenilikçiler partinin özellikle demokrasi, insan hakları ve Batı'yla ilişki gibi konularda tavrını yeniden gözden geçirmesi gerektiğini savundu. Kapatılan Refah'ın yerine kurulan Fazilet Partisi'nin de 2001'de kapatılmasının ardından hareketteki bölünme resmileşti. Gelenekçiler Saadet Partisi'ni, yenilikçiler AKP'yi kurdu.
Saadet'te kalanlar Milli Görüş'ün eski politikalarında ısrar ederken, AKP'de bir araya gelenler yerleşik laik yapıyla işbirliğine açık bir tutum sergiledi. AKP Türkiye Cumhuriyeti'nin temel değerlerine ve anayasasına bağlılığı programına koydu. Batı karşıtlığını da terk ederek geleneksel Batılı değerlerini vurguladı. AKP Batı'yı, bilhassa da AB'yi, Kemalist devletin kısıtlamalarına karşı mücadelesinde önemli müttefik addeder hale geldi. Parti AB üyeliğini ordu nüfuzunun azaltılması ve dini hoşgörüyü genişletecek ve kendi siyasi selametini de garantiye alacak bir araç gibi gördü.
Batı karşıtı söylemin terk edilmesine, küreselleşme karşıtı söylemin de terk edilmesi eşlik etti. 2001 ekonomik krizi de IMF programına sıkı sıkıya uymanın ve daha fazla yabancı sermaye çekmenin Türkiye'nin mali zorluklarının üstesinden ekonomiyi tekrar ayakları üzerine oturtmak açısından vazgeçilmez olduğunu açıkça ortaya koydu. Bu yüzden de AKP liberal piyasa politikalarını ve Türkiye'nin küresel ekonomiyle daha fazla entegre olmasını teşvik etti.
AKP'nin ideolojik değişimi ve farklı söylemler benimsemesi, desteğini artırmasına yardım etti. 2002'deki ilk seçim zaferinin arkasında daha ılımlı ve pragmatik bir siyasi mesaj olduğu kuşku götürmezdi. Fakat başarısına katkıda bulunan başka faktörler de vardı. En önemli olan ikisi, Türkiye'nin felaket ekonomik sicili ve ayyuka çıkan yolsuzluklardı. Başarılı bir ekonomik performans sergileyen AKP, kendisini 'temiz yönetim'in simgesi olarak sunmayı da başardı. AKP Türk solunun 1990'ların başında güç kaybetmesinden de yararlandı ve ortaya çıkan boşluğu işçi sınıfıyla varoşların oylarını toplayarak doldurdu. AKP'nin en büyük oy depolarıysa son dönemde göç edip varoşları dolduran ve artık kentlerde çoğunluğu oluşturan kitlelerdi. AKP, Refah döneminden aşina olduğu çok iyi gelişmiş yerel altyapı ve toplumsal ağlarını kullanarak bu kesimlerin desteğini becerikli bir şekilde topladı.
22 Temmuz seçimi
22 Temmuz seçiminin sonucu, AKP'nin tabanını genişletme kabiliyetini çok daha çarpıcı bir biçimde ortaya koydu. 2002'de yüzde 34 olan oy oranını yüzde 46.6'ya çıkaran parti ülkenin yedi coğrafi bölgesinde de oylarını artırmayı başardı. En önemli artışıysa Kürtlerin yaşadığı Güneydoğu bölgesinde gerçekleşti. En büyük beş kentte oylarını artırırken, İstanbul'da muhalif partilerin toplam oyuna yakın destek topladı. Bu AKP'nin çeperlerdeki gücünü aşama aşama kent merkezlerine de genişlettiğini gösteriyor. Bununla birlikte esas desteğini kentlerin daha yoksul ve az gelişmiş kesimlerinden almayı sürdürüyor.
2007 seçimleri merkezle çeper arasındaki açık yarılmaları gösterse de (CHP en fazla oyu büyük şehirlerin daha zengin kesimlerinden aldı), Tanju Tosun'un işaret ettiği üzere, AKP'nin herkesi kapsayan bir partiyi ifade ettiğini ve dini bir parti olarak görülmemesi gerektiğini de ortaya koydu. Farklı gruplardan aldığı destek, AKP'ye bir merkez sağ partinin dayanaklarını sağlıyor. Parti sağa özgü kültürel tercihlerle genelde solla anılan sosyo-ekonomik politikaları harmanlamayı başarıyor ve bu bileşim her seçmen kesiminden destek görüyor. Seçmenin başlıca kaygısı olan ekonomik istikrar, AKP'nin seçim başarısında kilit bir faktör. Ordunun 27 Nisan'da yayımladığı ve üstü kapalı askeri müdahale tehdidinde bulunduğu 'geceyarısı muhtırası da' AKP'nin halk desteğinin artışına katkıda bulunmuş gibi görünüyor.
AKP'nin muhafazakâr demokrat bir parti olma iddiasına rağmen, çoğu Türk laik ve dış gözlemci hâlâ partinin seleflerinin İslami gündemini rafa kaldırıp kaldırmadığını ve laikliğe uyup uymayacağı ya da dini bir gündem yerine özelleştirme, yapısal reformlar ve AB'yle entegrasyona öncelik vermesinin politik stratejisinde sadece taktik bir manevra olup olmadığını sorguluyor.
İnsan hakları vurgusu işe yaradı
AKP'nin Kasım 2002'deki seçimleri kazanmasının ardından Erdoğan önceliğinin ekonomik istikrar ve AB üyeliği olduğunu ilan etti ve İslami gündemin çekirdeğindeki sosyal sorunlara az vurgu yaptı. İslami kökenlerine rağmen, AKP, modernlik ve Avrupa'yla entegrasyon dilinden konuşmanın getirdiği avantajların farkına vardı. AB üyeliği projesi, iş dünyası ve halktan geniş destek topladı ve demokrasi ve insan hakları vurgusu, AKP'ye ordunun siyasetteki etkisini frenleme ve yerleşik Kemalist kurumsal yapıyı kırma girişiminde bulunma imkânı tanıdı.
AKP'nin yönelimini yeniden Avrupa'ya doğru belirlemesinin Türk siyasetinin yeniden konumlanmasında payı oldu. Batı, AKP'nin sessiz destekçisi haline gelirken, eski Batı yanlısı laikler AB üyeliğinin karşıtları olarak ortaya çıktı. Vaktiyle Türkiye'nin Batı'ya yönelimin savunucusu olan CHP, daha milliyetçi bir yöne doğru hareket etti ve Batı tesirinin bazı yönlerini devletin ve Kemalizm'in bütünlüğüne tehdit sayıp Batı'ya yönelik daha müphem bir eğilim benimsedi.
AKP'nin Türkiye'de baskın bir siyasi parti olarak ortaya çıkışı, Türk toplumunda yeni ekonomik ve sosyal güçlerin ortaya çıkışıyla bağlantılı. Yeni sosyal kesim -dindar girişimci sınıf- 1980'lerde Turgut Özal'ın özelleştirme sürecini benimsemesinden sonra gelişti ve Anadolu'da yayıldı. Üyeleri, kırsal ya da küçük kasaba kökenli küçük ve orta ölçekli girişimcilerdi; çoğu İstanbul'a yerleşti. Türk siyasi dinamiklerine dair bir görüşe göre, Türk toplumundaki dini-laik bölünme, gücün geleneksel iş kurumları ve onların bürokrasi ve ordu içindeki müttefiklerinden yükselen ve siyasi anlamda ifadesini AKP'de bulan bu sosyal sınıfa geçmesi şeklindeki yeniden dağılımını yansıtıyor.
İş dünyasının dindar kesimi, 1990'da Türk iş dünyası kurumlarını temsil eden TÜSİAD'a (Türk Sanayici ve İşadamları Derneği) alternatif olarak kurulan MÜSİAD (Müstakil Sanayiciler ve İşadamları Derneği) tarafından temsil ediliyor. Her ne kadar üyelerinin çoğu AKP'ye yakın olsa da MÜSİAD, siyasi bir örgüt olmadığını söylüyor. Ekonomik olduğu kadar sosyal bir gündeme de sahip ve bireylerin çalışma alanlarında dini ibadet özgürlüğünün genişletilmesini ve dindar Müslümanlara yönelik ayrımcılığa son verilmesini istiyor. Örgüt aynı zamanda İslami değerleri iş dünyası pratiğine ve sosyal politikaya tercüme etmenin yollarını da arıyor.
MÜSİAD, üyeleri için üç aylık Çerçeve adlı ticari bir dergi çıkartıyor. Mart 2006'daki sayısında, dernek başkanı mektubunda şöyle diyor: “Büyük dinimiz İslam ticarette gelirin onda dokuzunun alınmasını ve faizin yasadışı (haram) olduğunu söyler, ama meşru ticaret ve kar yasaldır (helaldir).” Mektupta ayrıca “3 bin metrekareden büyük alışveriş merkezlerinin ibadet için uygun alanlara sahip olmaları gerektiği” de belirtiliyor. aynı sayısında başka bir makale de aynı meseleyle başlıyor: “Batı menşeli tüketim ekonomisinde tükettiğiniz sürece önemsenirsiniz. Elbette bu, kişinin dikkatli olması gereken bir tuzaktır.”
Yeni kurulan ve Anadolulu muhafazakâr girişimcilerin çıkarlarını temsil eden TUSKON (Türkiye İşadamları ve Sanayicileri Konfederasyonu) da aynı türden. TUSKON'un gizli siyasi gündemi yok, ama kurucuları ve üyeleri Gülen hareketine yakın. (TUKSON'un hareketin 'dördüncü ayağı' olduğu sanılıyor, diğer üçü eğitim, medya ve dinlerarası diyalog faaliyetleri.)
'Zina yasası' tasarısı fiyaskoydu
AKP'nin iktidardaki ilk beş yılında Türk siyasetinin yeniden konumlanması aynı zamanda AKP'nin Türk siyasetinde yeni bir sentezi temsil edip etmediğine dair soruyu ortaya çıkardı. Parti yetkilileri İslami gündemleri olmadığını öne sürüyor. Bir yetkiliye göre önemli olan, İslam'ın siyasete etki edip etmediği değil, nasıl etki ettiği. İslam'ın liberal bir yorumunun, siyaseti liberal bir biçimde etkileyebileceğini söylüyor. AKP hükümetinin kamusal duruşları ve politikaları Erbakan'ın temsil ettiği siyasal İslam'dan keskin bir kopuş niteliği taşıyor -1997'de Refah Partisi liderliğindeki hükümetin başbakanlığını yaptığı sırada Erbakan, kutuplaşma yaratıcı İslamcı bir retorik izledi ve uluslararası alanda İslami bir blok yaratmaya girişti. AKP'nin kuruluşundaysa Erdoğan, açıkça partinin İslamcı olmayacağını ve parti üyelerinin basitçe 'Müslüman demokratlar' olacağını belirtti. AKP AB üyeliğini programının merkezi bir bölümü yaptı ve 2004'teki zina yasası fiyaskosu harici genel olarak partiyi bölücü sosyal meselelerden uzaklaştırdı.
Temmuz 2007 seçimindeki parti listesinden daha dini kanattan gelen yaklaşık 200 adayın çıkarılması (yeni adaylardan bazıları Türk siyasetinin liberal ve merkez sol kesimlerinden geldi) partiyi İslamcı unsurların yer aldığı eski çizgisinden uzaklaştırma niyeti olarak tanımlandı.
Laikler siyasal İslam'ın gücü nedeniyle ancak 'katı' bir laikliğin siyasal İslam'ın Türk siyasi kurumlarını ele geçirmesini engelleyebileceği görüşünde. Laikler arasında AKP'nin kamuoyuna karşı ılımlı duruşunun vitrin dekoru olduğu ve stratejisini değil, taktiklerini değiştirdiği yönünde yaygın bir inanış var. Tenkitçiler, AKP'nin gerçek gündeminin kanıtları olarak parti liderlerinin 1990'larda yaptığı sertlik yanlısı konuşmalarından dem vuruyor. Örneğin 1996'daki genel seçim öncesinde Gül'ün 'bu cumhuriyetçi döneminin sonu' ifadesi veya Erdoğan'ın 1996'da demokrasinin amaç değil araç olduğu ve İstanbul Belediye Başkanı'yken 'şeriatın hizmetkârı' ve 'İstanbul'un imamı' olduğu yönündeki ifadeleri.
Erdoğan hükümetinin 2004'te zinayı suç haline getirme girişimi de laiklerin AKP'nin modern cilasının altında İslami bir çekirdek olduğu yönündeki korkularını alevlendirdi. İronik olarak, zina yasası hazırlığı, hükümetin AB kriterlerini karşılamak amacıyla giriştiği TCK reformunun bir parçasıydı. Reform paketine zina yasasını sokma girişimi tahmin edildiği üzere laik muhalefetin ve Avrupalıların güçlü tepkisine yol açtı. Türk basınında yer alan haberlere göre, Erdoğan AKP'deki muhafazakârların baskısı altında kalmış ve bu nedenle zina yasası için bastırmıştı. Böyle bir düzenlemenin Meclis'te AKP çoğunluğuyla dayatılmasının ciddi bir krizi tetikleyeceği ve AB'yle ilişkilerin bozulmasına yol açacağı açıklık kazandığında, hükümet TCK reform yasa tasarısını geri çekti.
Laiklerin diğer büyük korkuları da AKP'nin Türk laikliğinin kaleleri olan eğitim ve adalet sistemini İslamileştirme çabasında olduğunu düşünmelerinden kaynaklanıyor. İmam hatip mezunlarının üniversitelerin dini eğitimle ilgisiz fakültelerine girebilmeleri konusu büyük tartışma kopardı (destekçileriyse bunun ayrımcılığın kaldırılması meselesi olduğunu savunuyor). Hükümet yasadışı Kuran kurslarına hoşgörülü bir yaklaşım sergilemek ve yükseköğretim politikasına İslami gündem sokma arayışında olmakla itham edildi. Devlet memurları için zorunlu emeklilik yaşının düşürülmesini öngören ve teoride 2 binden fazla kadronun boşaltılması anlamına gelen yasa düzenlemesi nedeniyle de AKP hükümeti suçlamaların hedefi oldu.
Demokratik siyaseti öğrendi
AKP'nin bakış açısına göre, adli sistemdeki bazı kesimler yetkilerini yasamayı engellemek ve AKP'nin altını oymak için kullanıyor. Örneğin Haziran 2005'te Yargıtay Başsavcısı AKP'nin sekiz kararnamesinin Anayasa'ya aykırı olduğunu saptadı ve partinin yargılanmasını talep etti. Gül'ün cumhurbaşkanı seçilmesi yönündeki ilk girişimi engelleyen Anayasa Mahkemesi kararı da Türklerin ve dış gözlemcilerin çoğu tarafından siyasi bir karar olarak görüldü.
Şerif Mardin, AKP'nin, 1890'lardan beri ortaya çıkan İslamcı ifşanın beşinci temsilcisi konumunda bulunduğuna ve bugün nerede durduğunu söylemenin zor olduğuna işaret ediyor. AKP uzlaşma gerektiren demokratik siyasetin kurallarını öğrendi. Ama Mardin bunun ne kadarlık bir alıcı katmana sahip olduğunu ve bu katmanların nereden geldiğini soruyor. Mardin, bu katmanlar üzerinde çok az çalışıldığını ve AKP'nin siyasi gündeminin değerlendirilebilmesi için bunların iyi anlaşılmak zorunda olduğunu belirtiyor. AKP liderleri İslam teorisyenleri değil. İdeolojiye ilgi duymuyorlar.
Onların ilgili olduğu 'günlük İslam'ın' geliştirilmesi: Alkole vergi konulması ya da başka bir yolla bir okulda birinin kutlu doğum haftasına dair kitap dağıtılması. Bu gibi adımlar İslami bir gündemin dayatılmasına dair bir sorundan ziyade, bunu misyonlarının bir parçası olarak gören alt düzey yetkililer tarafından yürütülen eşzamanlı faaliyetler meselesi. Bu önceden tahmin edilemeyen olasılıklar içeren dinamik bir fenomen.
Yeşil sermaye
Büyük tartışmalara yol açan bir konu da, sahipleri İslamcı olan ve resmi maliye kayıtlarına geçmeksizin Almanya'daki Türklerden yüklü miktarlarda para toplayan şirketler; bu şirketlere para verenlerin çoğu yatırımlarını kaybetti. Bu holding şirketlerinin ('yeşil holdingler') çoğunun merkezi Türk İslamcılığının beşiği olan Konya'da ve faaliyetleri Refah Partisi'nin yükselişine rastlıyor. (Bir Meclis komisyonunun incelediği 78 yeşil holdingin 55'inin merkezi Konya.)
Türk sermaye piyasası kanuna göre, bir şirket hisselerini halka arz edebilmesinden önce Sermaye Piyasaları Kurulu'na (SPK) kayıt yaptırmalı. Dinci sağın yükselişiyle beraber, çok sayıda yeşil holding kuruldu ve amaçları Türkiye ve Almanya'daki dinibütün insanlardan para ('yeşil sermaye') toplamaktı. Bu şirketler kayıt zorunluluğunu görmezden geldi. Paralar yatırımcılardan makbuz veya hisse sertifikalarıyla (ki resmi bir hükmü yoktu bunların) toplanacak ve Türkiye'ye özel kuryelerle aktarılacaktı. 1982'de kurulan Yimpaş ve 1985'te kurulan Kombassan Holding yeşil sermaye fenomeninin öncüleriydi. 1990'larda daha fazla bu tür şirketler kuruldu ve sanayi 1997-1999 arasında patlama yaşadı. 1990'ların sonunda SPK bu tür 77 holdingi mercek altına aldı. Soruşturmalardan karışık sonuçlar çıktı. Fakat en azından iki öncü holding yargılandı. Haziran 2007'de Yargıtay Yimpaş başkanı ve on yönetim kurulu üyesi için verilen iki yıl hapis cezasını onadı. Aynı ay Yargıtay Konya'daki bir mahkemenin Kombassan yönetim kurulu üyeleri için verdiği beraat kararını bozdu.
2002'de AKP'nin iktidara gelmesinin ardından muhalefet partisi CHP mecliste yeşil holdingler meselesini işlemeye başladı. Mart 2005'te konuyu araştırmak üzere bir Meclis komisyonu kuruldu. Komisyonun hazırladığı 270 sayfalık rapor, yeşil holdinglerin en az 5 milyar avro topladığı sonucuna vardı. Meclis tarafından da onanan rapor Başbakan ve Adalet Bakanlığı'na gönderildi, fakat hiçbir adım atılmadı.
Ortadoğu'dan para alıyor mu?
Yakın dönemde de Türk yardım derneği Deniz Feneri'nin Avrupa kolunun, kardeş girişim Kanal 7'yle beraber, şaibeli mali operasyonlar içinde olduğu ortaya çıktı. 1996'da küçük çaplı yardım toplayan bir televizyon programı olarak başlayan, sonra programın adını alarak dernekleşen bu girişim hızla genişledi ve Ankara'yla İzmir'de bürolar açtı. 2004'te de vergi muafiyeti statüsü kazandı. Derneğin Avrupa koluna göre, amaç Almanya ve başka ülkelerde yaşayan Türklerin yardım faaliyetlerini organize etmekti.
Nisan 2007'de Franfurt yetkilileri, bir buçuk yıllık bir karapara aklama araştırması çerçevesinde derneğin bürolarına baskın düzenledi. Mali polis derneğin ve Kanal 7 Avrupa'nın 17 çalışanıyla kanalın başkanını gözaltına aldı. Derneğin 2002-2006 arasında Avrupa çapında topladığı 14 avronun 8 milyonu bilinmeyen amaçlarla Kanal 7'ye aktarılmıştı. Alman yetkililer ayrıca Türkiye'ye para taşıyan beş kuryenin de isimlerini tespit etti. Hürriyet gazetesine göre Deniz Feneri'nin yıllık 100 milyon dolar para toplama kapasitesi var.
AKP'nin Ortadoğu'dan para aldığı iddiaları da söz konusu oldu. Türkiye'deki yeşil sermaye konusunu araştıran Michael Rubin'e göre AKP'nin ekonomi yönetimi altında anlaşılmaz bir İslamcı sermaye akımı yaşandı, fakat buna dair kanıtlar belirsiz. (Kayıt dışı nakit yatırım sorununun İslami bağlantılı şirketlerle sınırlı olmadığı vurgulanmalı.) AKP'ye Ortadoğu'dan para geldiğini gösteren net kanıtlar yoksa da, partiyle İslami finans sektörü arasında bağlantılar var gibi görünüyor. İslami bankacılık sektöründeki yöneticiler, devlet finans kurumlarının başına atanıyor. Sözgelimi Ülker'in İslami finans kurumlarının yönetim kadrosunun önemli bir bölümü, AKP başa geldikten sonra iki büyük devlet bankasının yönetimine getirildi. Mayıs 2006'da Erdoğan Merkez Bankası'nın başına İslami bir finans kuruluşunda uzmanlık yapan bir ismi atamaya çalıştı, fakat Cumhurbaşkanı tarafından reddedildi. Laikler AKP'nin Merkez Bankası'daki kilit mevkilere İslamcıları yerleştirme çabasında olduğundan endişeli. Ne var ki, Türkiye'deki üst düzeyde ideolojik bölünme göz önüne alındığında, AKP'nin yapacağı yüksek profilli bir atama büyük ihtimalle siyasi bir nitelik kazanacaktır.
Yazdır | kEditor | 17.06.2008, 10:02:00
Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
|
|
|