Namus Cinayetleri ve Kadın İntiharları Araştırması 2007 Raporu
Diyarbakır Bağlar Belediyesi, Bağlar Kadın Kooperatifi ve Sigrid Rausing Trust Vakfı tarafından yürütülen “Namus Cinayetleri ve Kadın İntiharlarını Araştırma Projesi”nin raporu açıklandı. Rapora göre 2007 yılı içerisinde 35 olay meydana geldi. Ulaşılan 25 olayın 18’i intihar, 5’i cinayet. 25 olayın 23’ü ölümle sonuçlandı, 2’si ağır teşebbüsle kurtuldu.
Projenin raporu, Bağlar Belediyesi Konferans Salonu’nda düzenlenen final toplantısında açıklandı. Toplantıya, DTP Diyarbakır Milletvekili Gültan Kışanak, Bağlar Belediye Başkanı Yurdusev Özsökmenler, Kayapınar Belediye Başkanı Zülküf Karatekin, Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nükhet Sirman, proje gönüllüleri, kadın kurumu temsilcileri, sivil toplum örgütü temsilcileri ve çok sayıda kadın katıldı. Toplantının açılış konuşmasını yapan Özsökmenler, önemli bir günde, önemli bir konuyu tartışmaya açmak için toplandıklarını söyledi. Kadına yönelik şiddetin intihar ve cinayet olayları noktasına ulaştığına işaret eden Özsökmenler, “Bölgedeki çatışmalı ortam, zorunlu göç, yoksulluk gibi etkenlerin toplumsal yapıda nasıl değişikliklere yol açtığı, değer yargılarımızı nasıl alt üst ettiği ve kadınları, erkekleri nasıl etkilediği, bunun ötesinde kurumları, yargıyı, yasaları, karakolları, polisi ve tüm kurumları nasıl etkiliği üzerinde bir tartışma açmak niyetindeyiz. Çünkü olayın kendisi tek başına bir ölümden ibaret değil” dedi. "Önlem alınmadı, öldürüldüler" Ölüm tehdidi alan iki kadının karakola başvurduğunu, ancak bu kadınların hiçbir önlem alınmadan evlerine gönderildiğini ve daha sonra cinayete kurban gittiğini anlatan Özsökmenler, “Bu açıdan bizi, bütün toplumu etkileyen ve üzerinde düşünmemiz, yasal önlemleri oluşturmamız gereken bir olguyla karşı karşıyayız” dedi. Yapılan araştırmalarda namus cinayetlerinde Güneydoğu değil, Marmara Bölgesi’nin ilk sırada olduğuna dikkat çeken Özsökmenler şunları söyledi: “Sadece bizim bölgemizde değil, dünyanın birçok yerinde, gelişmiş ülkelerde de var. Çünkü toplum gelişiyor, değer yargıları değişiyor ama ataerkil yapının değişmemesi nedeniyle kadına bakış açısı değişmiyor. Belki biçimi değişiyor, belki inceliyor, belki değişik kültürlerde farklılıklar kazanıyor ama ataerkil yapı değişmediği sürece kadına yönelik şiddet değişmiyor. Bunun adı Batıda kıskançlık oluyor, bizde töre cinayeti oluyor. Türkiye’de yapılan araştırmalar da bunu kanıtlıyor. Kadından Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu’nun açıklamasına göre namus saikiyle işlenen cinayetlerin yüzde 19’u Marmara Bölgesi’nde, yine yüzde 19’la Ege ikinci sırada, Güneydoğu üçüncü, Akdeniz dördüncü sırada.” Özsökmenler, Diyarbakır’da kadın kurumlarının kadına yönelik şiddetin önüne geçmek amacıyla önemli çalışmalar yürüttüğünü ifade ederek, “Kadına yönelik şiddet bizim için önemli bir sorun. Ama bunun şovenizm ve ırkçılığı körükleyecek şekilde sadece Kürtlere mal edilmesine karşı çıkıyoruz” dedi. Diyarbakır ve ilçelerinde yapılan bu araştırmanın çok önemli olduğunu dile getiren Özsökmenler, başta Prof. Dr. Nükhet Sirman, Gültan Kışanak, Meral Danış Beştaş olmak üzere projeye emek veren tüm kadınlara teşekkür ederek, “Bu araştırmanın kadın katliamlarının durdurulması için önemli bir adım olmasını diliyorum” dedi. "Devlet kurumları görevini yapmıyor" Daha sonra söz alan Diyarbakır Milletvekili Gültan Kışanak, kadına yönelik şiddetin kadının yaşam hakkını elinden alacak kadar önemli bir boyutta olduğunu, ancak bunu önlemeye yönelik yapılan çalışmaların aynı boyutta olmadığını söyledi. Kadına yönelik şiddeti önleme konusunda devlet kurumlarının üzerine düşeni yapmadığını dile getiren Kışanak, “İdari yapı içerisinde cinsiyet eşitliği politikaları ile ilgilenmesi gereken bir devlet bakanı var. Bu devlet bakanı engelliler, çocuklar, yaşlılar ve bakıma muhtaç kişilerle ilgili de çalışma yapıyor. Yani kadına ayrılan yer korunmaya muhtaç kişiler kategorisi. Erkekler de genelde ‘Ben onu korumak istedim, dışarı çıkarsa başına bir şey gelir diye kısıtladım, benim dediğimi yapmadı’ gibi gerekçelerle şiddeti açıklıyorlar. Devlet kadını korunmaya muhtaç kişiler kategorisine alırsa, kadına yönelik bir çözüm olmaz. Kadını ülkenin özgür, eşit bireyi haline getirme politikası oluşmayacaktır” dedi. Konuşmaların ardından, Proje kapsamındaki görüşmelerden derlenen “Ya umut da biterse” adlı belgeselin gösterimi yapıldı. Raporun verileriToplantının ikinci bölümünde ise projenin raporu açıklandı. Proje Koordinatörü Ayşe Gökkan tarafından açıklanan raporun tamamını yayınlıyoruz:Araştırma raporu 19 konu başlığından oluşmaktadır. Projenin yaklaşımı, kullanılan yöntem ve projede yaşanan zorlukların ortaya konulmasından sonra cinayet ve intihar olmak üzere kadın ölümlerinin dökümleri sıralanmaktadır. Bu noktadan sonra rapor, görüşülen kişilerden öğrenilen bilgileri, bu kişilerin namus cinayeti ve intiharlar hakkındaki yorumları yer almakta, yaşamını yitirenlerin son sözleri ve tepkileri ve olaylarda yardım istedikleri kurumlar anlatılmaktadır. Son olarak rapor, güç ilişkilerinin kadın üzerinde yarattığı şiddeti aileden başlayıp mahalleye, başta yargı olamak üzere devlet kurumlarının aileyle işbirliği ile kadının yaşam koşullarını nasıl kuşattıkları irdelenmekte, bu kuşatmaya zorunlu göç, yoksulluk ve şiddetin nasıl eklemlendiği anlatılmakta ve medya ve araştırmaların bu şiddeti nasıl güçlendirdikleri göz önüne serilmektedir. Aralık 2006-Kasım 2007 tarihleri arasında ‘Kadın intiharları ve namus/töre cinayetleri araştırma projesi’ kapsamında Diyarbakır merkez ve 13 ilçesinde intihar eden ve namus kisvesi adı altında işlenen cinayetlerde hayatını kaybeden kadınların yaşam öyküsünü geriye kalan parçalardan mümkün olduğunca oluşturmaya çalışarak sonuçtan ziyade sonuca sürükleyen ilişkiler ağını yaşayanların anlatımından görmeye çalıştık. Araştırmanın RaporuGenel Yaklaşım:Bu projeyle neyi hedefledik? Türkiye’de resmi, sivil, birçok araştırmacı, kurum, kuruluş, uluslararası örgüt ve kurumların gündeminde “Namus Cinayetleri ve Kadın İntiharları” vardı. Genelde Kürt illeri özelde de Batman, Urfa, Diyarbakır taban alınarak yapılan araştırmaların ‘cinayetlere intihar süsü veriliyor, bu Kürtlerin töresidir, feodal ve aşiret yapısından kaynaklı’ sonucuna bağlanan yanılgılı yaklaşımlara düştüğünü gördük. Bu çalışmada; aşiret ve feodal yapıların cinsiyetçi iktidar ve güç üzerine kurulu yapılar olduğu için kadın üzerinde şiddet uyguladığını tespit ettik. Ancak çalışma bize, kadına yönelik şiddetin tüm toplumlarda olduğunu, toplumsal değişimle birlikte değişerek sürdüğünü gösterdi. Yaşayanların öyküleri, namus kavramının toplumsal güç ilişkileri sonucunda devlet kurumlarından medyaya aileden siyasi aktörlere kadar bugünün koşulları altında belirlendiğini gösteriyor. Çalışmamızda bugünkü güç ve şiddet ortamı, akrabalık ilişkileri ve üretim ilişkileri üzerinden namusun kadınla özdeşleştirilerek kadına yönelik şiddet aracına dönüştürüldüğünü gözlemledik. Bu özdeşleştirmenin sadece aileye özgü olmadığını yargının, polisin ve medyanın da aynı bakış açısıyla hareket ettiğini gördük. Namus kavramının duruma göre değişkenliği karşısında namus kisvesi altında işlenen cinayetlerin, intihar süsü verilen cinayetlerin, intiharların ve kaza süsü verilen intiharların tanımını yapmak yerine kadına yönelik şiddetin örgüsünde bu değişkenliği açığa çıkarmayı hedefledik. Yine yargı, otopsi ve soruşturma kapsamında daha derin incelemelerle namus kavramının altına sığan çeşitli çıkar hesaplarının açığa çıkarma olanaklarının olduğunu gördük. Çünkü bunu bölgeye mal etmek kadına yönelik şiddete karşı mücadeleyi kırmaktadır. Genel olarak cinsiyet ayrımcılığının kadını intihara sürükleyen ve yargısız infazlara kurban eden koşulları açık etmek, ‘kadına yönelik her türlü şiddet ve hükmetmenin bir diğer adı da namustur’ tanımını doğruluyor. Açık edilmeye çalışılan bu koşullar, tahakküm kuranların (devlet kurumları-aile-bireyler) işbirliği ile şiddetti uzun zamana yayarak kişinin yaşamı konusunda intiharı tercih etmeye zorlamasını da kapsar. Çeşitlenen iktidar alanları (kamu, sivil, meslek, bilgi, yaş), hiyerarşik yapıya sahipler. Yok sayılmaya çalışılan gerçek, şiddetin bu hiyerarşilerce yaratıldığıdır. Kitle iletişim araçları da ne söylendiğini değil kimin söylediğini görünür kılıyor. Modern tahakküm yöntemleri, zor kullanmanın yanı sıra bilimi, sınıflamayı ve saymayı da içeriyor. Bilimin geliştirdiği kültür, aile, aşiret, gelişme kavramları bağlamlarından koparılarak yapay bir dille şiddetin kaynaklarını örtmek için kullanıyor. Şiddet, parçalanmış ailelerin, cahilliğin, azgelişmişliğin sonucu sayılıyor. Projenin yöntemi ve içeriği: Diyarbakır merkez ve ilçelerinde namus kisvesi adı altında katledilen ve intihar eden kadınların yaşadığı ortamı görmeye çalışarak bu şiddettin kaynaklarını anlamaya çalıştık. Bunun için hayatlarını yitiren kadınları tanıyanlardan en az beş kişiyle görüşerek kadının yaşadığı şiddeti ölen çocuk ve kadının yaşamını bilenlerden öğrenmeye çalıştık. Bu öykülere ulaşmak için yaşamını yitiren kadınla ilgili, neleri yapmaktan hoşlanırdı, karakteristik özellikleri ve sosyal ilişkileri, geleceğe dair hayalleri nelerdi sorularıyla onu engelleyen nedenleri ve dinamikleri anlamaya çalıştık. Yine mülakat yaptığımız kişilerin yaşam öyküsünü de alarak kadına yönelik şiddete yaklaşımlarını, bu şiddetin yaygınlığını ve nedenleriyle kadınlara ne gibi mücadele veya başeğme yollarının açık kaldığını anlamaya çalıştık. Yaşam öyküsünü alırken anlatıyı fazla kesmemek için araya girip soru sormadık. Sadece bazı yerlerde namus sözünü ettiklerinde “bunu nasıl tanımlıyorsunuz?” diye sorduk. Aynı zamanda bu olayların ne kadar farklı yorumlanabileceğine, yorumlayanların dünya görüşlerinin etkisine, statülerine, yaşam biçimlerine göre çeşitliliğini gördük. Her şeyin ötesinde de ‘namus’ kavramının ne kadar çok tanımı olduğunu tespit ettik. Konuştuğumuz kişiler de namusun ne olduğu, neyin namussuzluk olarak tanımlanması gerektiği konusunda epey zorlandılar. Mülakat yaptığımız 73 kişinin 27’si Kürt dilinin Kurmanci ve Zazaki lehçeleriyle konuştular; bunları rapora Türkçe’ye çevirerek dahil ettik. Mülakat aldığımız kişilerin yaşam öykülerini ve yaşamını yitiren kadınların yaşamıyla ilgili bilgileri raporun ekinde bir arada verdik. Bu eki, olayların nasıl anlatıldığını, olayların bağlamının nasıl dillendirildiğini, konuşan kişiyle söyledikleri arasındaki bağlantıların ne olduğunun anlaşılmasını ve farklı namus anlayışlarının birbirleriyle çelişmeden nasıl yanyana durabildiğini göstermesi açısından önemsedik. Her olay için, olay yeri ve tarihi, yaşamını kaybedenin kısa bilgileri, yargı aşaması ve medyaya yansıma biçimini giriş bölümüne yerleştirdik. Ardından görüşülen kişi hakkında özet bilgilerle bu kişinin mağdurla olan ilişkisini belirledikten sonra yapılan mülakatın tümünü ekledik. Buna karşın, konuştuğumuz kişiler ve mağdurlar hakkında genel bilgilere de ulaşmaya çalıştık: yaş, öğrenim durumu, medeni durum, yaşadığı yer (köy, ilçe, kent), göç durumu (zorunlu göç, evlilikle göç, iş dolayısıyla göç), olayın namus sorununa bağlanıp bağlanmadığı, ölüm biçimi ve bu ölüm hakkında söylenenler her bir vakada tespit etmeye çalıştığımız verilerdi. Görüşmelerde yaşamlarını anlatan kadınların anlatımlarından kendilerinin de aynı şiddet sarmalı içinde bulunduklarını gördük. Yine yaşayan kadınların kendi yaşamlarında ve tanıklık ettikleri kadınların yaşamlarında şiddetsiz bir yaşamın olmadığını ve kadınların yaşamlarında değer verdiği kişilerin otorite kuran kişiler olduğunu anlatımlardan çıkardık. Toplum ve aile içindeki konumlarını, itibarlarını, bağımlı oldukları kişilerin de konumlarını sarsmamak ve bunlarla gelen güvence kırıntılarını korumak için kendi isteklerinden taviz verdiklerini kadınlar yine anlatımlarında ifade ettiler. Medya ve bazı yorumcuların kaza süsü verilmiş cinayetleri gündemleştirdiğinde kazara olsa bile bir kadın yaşamını yitirdiğinde ‘öldürüldü’ şüphesinin çevrede huzursuzluk yarattığını, ailelerin içe kapanmasına neden olduğunu, bunun da şiddet olarak kadına geri döndüğünü gördük. Kadın intihar ve cinayetlerini sorun olarak görüp bu sorunu temsil etmeye soyunan araştırmacıların rapor ve kitapları ve medyanın yaklaşımları kadına yönelik şiddetin katlanmasına neden oluyor. Bu durum, daha çok şiddet vakalarının bir kültür sorununa indirgenmesinden kaynaklanıyor. Medya da, araştırmaların çoğu da, şiddetin altında yatan yoksulluk, zorunlu göç, iktidar yapılarının işbirliği gibi yapısal sorunları gözardı ediyor. Cinayet ve İntiharlar2007 yılı içinde ‘Kadın İntiharları ve Namus Cinayetleri Araştırma Projesi’ kapsamında yapılan çalışmada 35 olay duyduk.2’si proje bitiminde oldu (13 yaşındaki A.B. komşusu tarafından ve 4 yaşındaki A.D. (erkek) babası tarafından öldürüldü). Bir kadın iki çocuğuyla birlikte eşinin psikolojik sorunundan dolayı öldürüldü. Biri aile kavgasında, biri dağdan yuvarlanan kayalığın üstüne düşmesiyle gerçekleşti, beşine de adliye kayıtlarında rastladık ancak yaşamını yitirme nedenleri ve adreslerine ulaşamadık. Bunlardan ulaştığımız 25 olaydan 2’si ağır teşebbüsle (biri nişanlısı tarafından silahla ağır yaralı kurtuldu, birinin de kazara düşme iddiası var) kurtuldu. 23 kesin ölümle sonuçlanan olayların verileri kadına yönelik şiddetin etkileri ve farklı yansımalarını içermekle birlikte konunun paylaşıma kapalı olması nedeniyle eksik bilgilere açık olduğunu gördük. Ölümle sonuçlanan ve ulaştığımız olayların genel bilgileri: 25 olayın 18’i intihar, 5 cinayetle olarak takip edildi ayrıca bir cinayet, bir intihar olayı da teşebbüs olarak takip edildi. Yaşamını yitiren 23 kadından dördü kesin cinayetle (biri kardeşi üçü de eşleri tarafından öldürüldü), ikisi cinayet şüphesi (ancak kayıtlara biri kazara karanlıkta kimin elinde silahın patladığı görülmediğinden, biri de intihar olarak geçti), beşi tehditle intihara sürüklenme, 13’ü farklı şiddet yöntemleri altında intihar olarak bize yansıdı. Görüşmelerde yaşamını yitirme nedenleri olarak: ergenlik yaş bunalımı, din, sosyal yaşamdaki değişimler ve çelişkiler, aile baskısı, yoksulluk, zorunlu göç ve çatışmalar, politik sorunlar, çocukların çevre ve aile ile ilişkilerinde yaşadığı sorunlar, eş, akraba ve arkadaş tehdidi, devlet kurumlarına güvensizlik, eğitim, cinsiyet eşitsizliğinin kadın-erkek ilişkilerinde yarattığı şiddet, dedikodu, kader, zayıf kişilikler, kitaptan etkilenme, medya, fuhuş ve uyuşturucu çetelerinin bağlantısına vurgu yapıldı. 19 intihar olayında iki aile kızlarının tehdit edilme ve intihara zorlama şüphesiyle suç duyurusunda bulundu. İki kadının ailesi de kızlarının tehdit edilerek intihar edip yaşamlarını yitirdiklerinden şüphelendiklerini, ancak akraba ve dünürlerin tehdidi ve devlet kurumlarının ailelerle işbirliği yaptığından ve güvenmediklerinden davayı ısrarla takip edemediklerini söylediler. Genel olarak yaşamını yitiren çocuk ve kadınların (cinayet, kaza, intihar) yedisi 14–15, yedisi 16–18, ikisi 21-24, yedisi 26- 38 yaş arasıdır. Bunlardan altı’sı evli (biri resmi, beşi dini nikâhlı, ikisi kuma birinin ikinci evliliği), üç’ü nişanlı, biri boşanmış, onüç’ü de bekârdır. 19 intihar olayında kullanılan araçlar: 9’u ateşli silah, 3’ü ilaçla, 5’i asarak, biri de atlayarak yaşamları sona ermiştir. Bir diğer atlama olayında ise söz konusu kişi sağ olarak kurtuldu. 25 olayın; 10’u Diyarbakır merkezde, 12’i köylerde 3’ü ilçe merkezlerinde meydana gelmiştir. Bunlardan 3’ü zorunlu göç, 5’i evlilik dolayısıyla, 4’ü ailesinin iş ve ekonomik sorunundan dolayı, ikisi ailesinin kan davası sorunundan dolayı göç etmişler. 10’unun ailesinde ekonomik sorun var. 25 kadın ve çocuğun 4’ünün babası iki eşli, 2 kadın kuma evliliği, biri de ikinci evliliğini yapmış. İntiharların 9’u köylerde, 3’ü ilçe merkezlerinde, 8’i Diyarbakır merkezde yaşandı. 3 cinayet olayı Diyarbakır merkezde, biri de ilçede oldu. Namus kisvesi adı altında işlenen cinayetlerin 2’sinde fuhuş söylentisi olduğu görüldü. Öldürülen 4 kadının katiline ceza indirimi uygulanmadı. Ancak dini nikahla evli olanları eş katili olarak değil, yabancı birini öldürme biçiminde yargılandıklarını gözlemledik. 19 intihar olayından 6’sının dosyası halen açıktır. 2007 yılı içinde adliyeye yansıdığını öğrenebildiğimiz 31 çocuk ve kadının intihar girişiminin dosyaları iki girişim hariç çoğu (29) hazırlık aşamasından kısa bir süre sonra takipsizlikle kapandı. Yaşamını yitiren kadınların 13 çocuğundan hiç biri yaşadıkları olayların ardından psikolojik bir tedavi görmedi. Mülakatlar köy, ilçe ve ilin mahallelerinde yapıldı. Aileler kendi köylüleriyle ve akrabalarıyla aynı yerleşim alanlarında yaşadıkları için ekonomik yapıları benzerlik göstermektedir. Zorunlu göç edenler de yoksul, gecekondu mahallerine yerleşmek zorunda kaldıklarını ifade etti. Çalışmada 132 kişiyle görüştük. Bunlardan 73’ü bizimle mülakat yapmayı kabul etti. bunlardan 42’si kadın, 31’i erkekti (görüşmeyi kabul edenlerin çoğunun kadın olması, çalışmayı yürütenlerin kadın olmasından kaynaklı olduğunu gözlemledik, dil sorunun olmamasının da mülakat veren kadınlara cesaret verdiğini gözlemledik). Mülakat veren 27 kişinin konuşmasını Kürt dilinin Kurmanci ve Zazaki lehçelerinden çeviri yaptık. Mülakat verenler (73) konunun hassaslığı dolayısıyla hiçbir kayda izin vermemeyi tercih ettiler. Bunlardan sadece 6’sı görsel çekim yapmamıza izin verdi. Özellikle komşu, birinci dereceden akraba olmayanlar ve aile dostlukları olanlar daha kaygılı yaklaştılar. Mülakat verenlerin 56’sı evli, 12’si bekar, biri nişanlıydı; 4 kişinin de medeni durumu tespit edilemedi. Evli olanların 36’sı görücü usulü evlilik, 14’ü akraba evliliği yapmış görünüyor. Diğerleri daha çok evlilik öncesi birbirlerini görerek evlenmişlerdir. Bunlar, ‘yabancı, isteyerek ve severek evlendim’ yanıtlarını verenlerdi. Yine konuşanların 15’i zorunlu göç, 11’i ekonomik göç, 12 kadın evlilik dolayısıyla, iki kişi de kan davası dolayısıyla göç etmiştir,yani yarısı bir nedenden göç görmüşlerdir. Göç etmeyen ailelerin çoğu mevsimlik işçilikle geçici göç yaşamaktadırlar. Ayrıca bunlardan 34’ünün yoksulluk düzeyinde ekonomik sorun yaşadıkları gözlendi. 15’i ekonomik sorunları olmadığını belirtti. 73 kişinin eğitim durumları ise 15’i ilkokul mezunu, 12’si okuryazar, 22’si okuryazar değil, 3’ü lise mezunu, 3’ü üniversite mezunudur. Diğerleri öğrenilemedi. 30 kişinin Kürt sorunuyla ilgili devlet kurumlarıyla politik sorunları olduğunu gözlemledik. 9 kişi devlet güvenlik güçlerinin şiddetiyle ve aile içi şiddetin benzerliğini ifade etti. 6 kişi devlet, akraba ve köylülerin işbirliğinin politik sorun gerekçe gösterilerek şiddet ve tehditte dönüştüğünü vurguladı. Kadınların aile içi şiddeti bire bir sohbette daha rahat ifade ederken mülakat sırasında ifade etmek istemediklerini ‘her evde ufak tefek sorunlar olur’ şeklinde ifade ettiklerini gözlemledik. Mülakatta 21 kadın fiziki şiddette maruz kaldığını ifade etti. 25 kadından 4’ü resmi ve sivil kurumlara baş vuruda bulundu. Bunlardan 2’si polis karakoluna başvurduktan sonra eşleri tarafından katledildi. Bir diğer kadın sığınma evine baş vurdu, kalma süresi tamamlanmak üzereyken ilaçla intihar etti. Nişanlısı tarafından silahlı saldırıya uğrayan bir kadın da hem İHD’ye hem de savcılığa suç duyurusunda bulundu. Ancak tutuklanan olmadı. Yaşamını yitiren bir kadının cenazesi kadın kurumlarınca kaldırıldı. Cinayet olaylarının genel döküm ve yorumları; Genel olarak ortaya çıkarılan namus kisvesi adı altında işlenen cinayetlerde evli ya da bekâr çocuk ve kadınların başka bir erkekle ilişki kurmaları veya tecavüze uğramaları gerekçe gösterilerek işlenen cinayetlerde cinayet nedenleri aslında çeşitlidir. Çalışmamızda ölümle sonuçlanan cinayetlerde 3 çocuk ve kadın namus kisvesi altında katledildi. Bunlardan ikisi fuhuş gerekçesiyle, biri ‘erkekle konuştuğu’ için öldürüldü. Diğer cinayetlerden biri kumar borcu yüzünden, 1’i kaza sonucu katledildi (ancak bu olayda kardeşin anlık bir öfkeye kapıldığını söyleyenler de var). Kısaca vakaların 5’i cinayetle sonuçlandı. 16 yaşında bir çocuk ise nişanlısı tarafından nişanı bozduğu gerekçesiyle vuruldu ve sağ kurtuldu. Namus konusundaki yorumlar en fazla konuşulan konu olarak ortaya çıktı. Bu konuya bakışın çeşitli kaygılarla olduğu kadar farklı bakış açılarından da etkilendiğini görmek mümkün. Ancak verilen bu yanıtlardan iki konuyu genelleştirebiliyoruz: namusa bakış açısı çok farklılık gösteriyor; bu yorumlar kamuoyunda var olan yargıları kısmen doğrularken çoğu buna karşı da çıkıyor. Mülakat verenler çoğunlukla bekâr olan kadın ve çocuklar için hem intihar hem de cinayet olaylarında bekâret raporuna dayanarak ‘temizdir’ vurgusunu ‘namusludur’ anlamında kullandılar. Mülakatlarda namus; din, toprak, ülke, kadın olarak tanımlanırken, birçok farklı yorum da ortaya çıktı: ailesine malına, mülküne sahip çıkmaktır, namusun tek başına bir anlamı yoktur olaydan olaya değişir, namus insanların birbirleriyle ilişkisinin olumlu veya olumsuzluğuna göre yorumlanır, hem kadına hem de aileye tehdit nedenidir, mafya-ağa filmlerine özentidir, bazılarına göre belden aşağıdır, haktır, her şeydir, sadece kadının cinselliği değildir. Namus, Namustur. Erkek için de kadın içinde aynıdır. Sadece kadınlar için değil erkekler içinde yasaklar var. Kadın erkek fark etmez haysiyet, gurur şeref her ikisi içinde aynıdır. İntihar olaylarının genel bilgileri ve yorumları; Genel olarak intihar edenlerin birinci dereceden akrabaları intiharı ‘kaderinde vardı, hiçbir sorunu yoktu’ diye değerlendirdiler. İntihar edenleri ‘sosyal, dışa açık, müzik dinlemeyi seven, hareketli, neşeli’ kişiler olarak tanımladılar. Bekâr olup intihar eden çocuk ve kadınların ailelerinin (bir şüphe üzerinden gittiğimizi düşünerek) bizimle paylaştıkları ilk şey ‘kız temizdi, kimseyle bir ilişkisi yoktu, raporu var, temizdir’ sözleriydi. Bu da intihar ve namus ilişkisinin yaygın olarak bağlantılı düşünüldüğünü gösteriyor. Aile, çevrenin, medyanın ve hatta devlet kurumlarının da bu düşünceye sahip olduğu bilinciyle kendi itibarını korumaya çalışıyor. İntihar olaylarının namusla olan ilişkisi hep bir soru işareti olarak kalıyor. Bu yöndeki yorumlar çevreden gelse bile aileler ve yakınlar farklı nedenlerin farkındalar. Çalışmada görüşlerini aldığımız kişilerin intihara yönelik yorumları: Zorunlu göç, yoksulluk, şiddetten, dini vaazlardan yararlanmamaları, zorlanmamışsa intihar etmez, zihniyet ve mekanizmanın geç kalması, zorla evlendirme, aile baskısı, iftiradan, sevdiklerine kavuşmadığında yada sevdikleri onları aldattığında, koca, baba, erkeklerin ve adaletsiz olanların derdinden, intihar girişimiyle sevgisini ve kendini ifade etme, bunalımdan, kaderinde var, zayıf kişilerde olur, mücadele yoksa zaten intihar etmiştir. Güç ilişkilerinin kadın üzerinde yarattığı şiddet: Proje, şiddet olaylarının güç ilişkileri dışında anlaşılamayacağını gösterdi. Bu güç ilişkileri aile içinden genel topluma ve iktidar ilişkilerine kadar uzanıyor. Bu bağlantıları görüşülen kişilerin de dile getirmesi bu güç ilişkilerinin çözümlenmesinin o kadar zor olmadığını gösteriyor. Ancak ortaya çıkan sonuç şu ki, anlaşılmanın kolaylığı çözümü gerçekleştirmeyi beraberinde getirmiyor. Devlet kurumlarında, toplumda ve ailenin içinde tahakküm, ‘iktidar ve itibar’ kavramlarıyla örülerek oluşturuluyor. Elimizdeki yaşam öykü parçacıklarına, olayların akışına ve yorumlara bakınca aileden okula, okuldan hastanelere, medyaya, adli mercilere kadar kurumların yapılarındaki iktidarlar arasında güç birliği açıkça ortaya çıkıyor. Devletin gücüyle ailenin gücü birbirine eklemleniyor ve gücün işbirliği kadının üzerindeki şiddeti daha da mutlak hale getiriyor. Bu ilişkiyi aile içindeki iktidar sahipleri iyi biliyorlar: “kadın ev içindeki sırları dışarı verirse kınarız. Bugün evliliklerimizin sürmesi buna bağlıdır. Devlet sırrı aile sırrı aynıdır.” Ancak burada devlet hangi aileyle işbirliğine gireceğini seçiyor. Devlet kurumlarının ailelerin statülerine, ekonomik standartlarına ve politik tercihlerine göre dava dosyalarına ilgi gösterdiği mülakat verenlerin yorumlarında ortaya çıktı. Bu seçicilik sonucunda devlet kurumlarına olan güvensizlik artıyor ve olaylar ya yargıya hiç intikal etmiyor ya da çok zorda kalındığında intikal ettiriliyor ama ‘arkasında devlet var’ denilerek dava açma ve davanın sürdürülmesinde ısrarcı olunamıyor. Yargının yaklaşımıAdreslerine ve mülakatlarla ulaştığımız 25 olayın yargıya yansıma aşamaları değişkenlik göstermektedir. Bunlardan 9’nun dava dosyası ilk hazırlık soruşturmasından sonra intihar olarak kapanmıştı. Çalışmamızı bitirdiğimiz Kasım 2007’ye kadar 5 dosya açıktı ve tutuklanan olmamıştı. Bunlardan 2’sinin ailesi suç duyurusunda bulundu, birinin resmi kurum soruşturmasının devam etmekteydi, 2’sinin de henüz adli tıp sonuçları gelmediğinden hazırlık soruşturması tamamlanmamıştı. 4’ünün yargı aşamasına ulaşamadık.Bu olaylarda 7 cinayet davasında sadece 4 olayda birer kişi tutuklu olarak yargılandı. Biri eş katili olarak ömür boyu hapis istemiyle yargılanıyordu, 2’si resmi nikahlı olmadığı için eş değil ancak sadece cinayetle yargılanıyordu. Biri de ablasını öldürmekten yaşı küçük olduğundan 12 yıl hapis cezasıyla cezalandırdı. Kaza olarak kabul edilen bir olayda ise tutuklanan olmadı. Cinayete teşebbüs olarak dava konusu olan olayda dosya açık, ancak tutuklanan olmadı. Töre ve namus yasalardan çıkarılmadı, savcı ve hâkimler namus kisvesi adı altında, katledilen kadınların dava dosyalarında soruşmaları derinleştirmedi. çalışmamızda devlet, toplum, aşiret ve aile yasaları çok yakın benzerlikler ve anlayışların olduğunu gözlemledik. Aynı anlayışla Türkiye CEDAW’ı imzalamasına rağmen hala iç hukuka bağlı kalarak katledilen kadının müdahil avukatını ancak aile vekâlet verince kabul eden yasayı uygulamaya devam ediyor ve değiştirilen yasalar uygulanmıyor. Yargının yaklaşımı kadına yönelik şiddetle mücadele etmek yerine, zamana yayarak çürümeye bırakan bir anlayışı ortaya çıkarmaktadır. Mülakatlarda ve 4 gönüllü avukatın ifade ettiği soruşturma sırasında kolluk güçlerinin sorduğu sorulara bakıldığında intihar olaylarında ifadeler daha çok tanık statüsünde alınmıştır. Bu da baştan itibaren olayın intihar ön kabulüyle soruşturmanın yapıldığını gösteriyor. Cinsel istismar ve tecavüzlerde genellikle ilk suç duyurusundan sonra şikayet tehditle geri çekilerek dava dosyasının kapatıldığı görülmektedir. Yargıda mağdurun ifadesinin önemli olduğu bilinmektedir; yetkili kurum ve şahısların şikayetçi olanları koruyup desteklemediğini, etkin bir soruşturmayla kısa sürede olayın çözülmediği ve tehdit edilme riskinin ortadan kaldırılmadığını gözlemledik. Yasal olarak ölenin haklarını korumak için ailenin vekaletinin zorunlu olması soruşturmanın derinleşmesini engellemektedir. Bu yasayla suçlunun haklarının korunduğu kadar mağdurun(ölenin) haklarının korunmadığını gözlemledik. Yetkili mercilerin af ediciliği devlete karşı işlenen suçlardan çok, kişilere karşı işlenen suçlarda görülmesi de kadına yönelik şiddete dönüşmektedir. Bu konuda bölgede politik olarak Kürt sorununun çözümünden yana olanların devletin yargı kurumlarına güvensiz yaklaştıklarını gözlemledik. Yine siyasi olaylar için yapılan derin soruşturmaların intihar ve ‘namus’ cinayetleri konusunda yapılmadığını gözlemledik. Zorunlu göçün etkisiÇalışmamızda mülakat verenlerden 13’ü zorunlu göç mağduruydu. Zorunlu göçle gelenlerin politik sorunlardan dolayı kendi tanıdıkları dışında ilişki kurmada zorlandıklarını gördük. Göç edince geldikleri yerde kendilerini güçsüz gördüklerini, aile bağlarının kopmasıyla güvensizliğin arttığını gördük. Ayrıca göçle birlikte insanların yoksullaştıklarını, yoksulluğun şiddete dönüştüğünü gördük.Zorunlu göçle gelenlerin çoğu namusu toprak ve ülkeyle özdeşleştirdi. Kürt sorununun çözülmemesinden kaynaklı zorunlu göçü ülkesizlik olarak hissettiklerini söylüyorlar. Bu kişilerin genellikle ‘Namus her şeydir’ diye bir bakış açıları olduğunu gözledik. Kendisine ait her şeyin kimlikle birlikte göç ettiği yerde kaldığı, ekonomik olarak toprağa bağlılıktan kaynaklı namus, toprakla özdeşleştiriliyordu. Zorunlu göçle yaşadığı yoksulluğun aile içinde yarattığı şiddet, çocukların yeni bir çevrede yaşadığı çelişkiler, sarsılan otorite, göç ettirildiği yerde saygınlığını ve değerlerini yitirme, yerleştiği yere ve çevreye olan güvensizlik, çocuklarını yetiştirirken değişen korku ve kaygılar yani kontrol edememenin baskıya dönüşmesi sonucunda konuştuğumuz kişilerin güvendiği yerleri namusla özdeşleştirdiklerini gördük. Proje Lideri: S.S. Bağlar Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele, İletişim, Çevre, Kültür ve İşletme Kooperatifi Proje Ortağı: Diyarbakır Bağlar Belediyesi Proje Fon Kurumu: SRT Projeyi Hazırlayanlar: Gülten Kışanak, Özlem Yasak Proje Danışmanı: Prof. Dr. Nüket Sirman Proje Koordinatörü: Gazeteci Ayşe Gökkan Proje Gönüllüleri: Gülten Kışanak (DTP Diyarbakır Milletvekili), Sema Koç (Bağlar Kadın Kooperatifi), Gülfer Coşkun (Bağlar Belediyesi Kardelen Kadın Evi), Yüksel Acer (Bağlar Belediyesi Basın Birimi), Özlem Yasak (Bağlar Belediyesi Proje Ofisi), Ayten Kordu (Gökkuşağı Kadın Derneği), Tülay Boyacıer Gönüllü Avukatlar: Selda Aytekin, Fehmile Danış, Ebru Günay, Muharrem Şahin Proje Raporunu Hazırlayanlar: Gazeteci Ayşe Gökkan, Nüket Sirman Projeye İlgi Duyan ve Katkı Sunan Akademisyenler: Doç. Dr. Nazan Üstündağ, Prof. Dr.Yakın Ertürk Yazdır | kEditor | 01.07.2008, 17:44:00 |
|