ESP: Cinayetler aydınlatılsın
Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP), 9 Ağustos'ta "Bütün tuğlaları çekelim, karanlığın duvarını yıkalım" şiarıyla başlattığı kampanya kapsamında bugün de pek çok ilde eşzamanlı eylemler yaptı.
İstanbul'daki eylemde ESP adına açıklama yapan Ersin Sedefoğlu, Sabahattin Ali'den Vedat Aydın'a, Musa Anter'den Hrant Dink'e pek çok aydının, toplumun öncü kesimlerinin susturulması için katledildiğini söyledi. Mehmet Ağar'ın, 'Bir tuğla çekersek, bu duvar yıkılır' sözlerini hatırlatan Sedefoğlu, halka bu karanlık duvarı yıkmak için bütün tuğlaları çekme çağrısında bulundu. Ankara Yüksel Caddesi'nde yapılan eylemde ESP Temsilcisi Muharrem Demirkıran'ın basın metnini okumasının ardından Ankara Üniversitesi öğretim üyesi Yüksel Akkaya bir konuşma yaptı. Akkaya, aydınların ülkenin muhalif hareketi içerisinde önemli bir dinamik olduğunu, bu nedenle fişlendiklerini, tutuklandıklarını ve katlediklerini söyledi. İzmir'de ise Konak Kemeraltı girişinde yapılan eylemde, öldürülen aydınların fotoğraflarını taşıdı. Burada basın açıklamasını okuyan Görgü Demirpençe, 'Ölümlerin arkasındaki sır perdesi açılmadıkça, Ergenekon'un yaptıkları tam olarak aydınlatılmış olmaz. Toplum vicdanı, faillerin yargılanmasından sonra rahatlayacaktır' dedi. Bursa'da ise Orhangazi Parkı Belediye önünde yapılan eyleme, KESK, EMEP, Tunceliler Derneği üyeleri de destek verdi. Adana'daki eylemde ise Ergenekon'a karşı mücadele edilmesi istendi.
ESP'nin açıkladığı 'Halkın iddianamesi'nin ikinci bölümünün tam metni:
Giriş
Kontrgerillanın temelleri bu topraklarda Osmanlı döneminde atılmış, İttihat ve Terakki'nin tetikçiliğini yapan Teşkilat-ı Mahsusa'nın icraatları arasında gazetecilerden muhaliflere kadar geniş yelpazede cinayetler, 1915 Ermeni soykırımı da yer almıştır. Kontrgerilla cumhuriyetinin derin örgütlenme serüveni 50'lerden itibaren yapısal değişikliğe uğradı. Tümüyle Amerikan emperyalizminin yörüngesine giren Türkiye'de, NATO bünyesindeki Gladio tipi örgütlenmeler kuruldu. Bu örgütlenmeler yeni olmadığı gibi, devletin kurumları içinde açık örgütlenmeler olduğu da bir gerçektir. İlk olarak, Amerikan himayesinde 1952'de Seferberlik ve Tetkik Kurulu oluşturuldu. Kurul Selanik'teki Mustafa Kemal'in evinin bombalanması sonrası 6-7 Eylül katliamı, ırkçı-faşist kışkırtmaları, 'Vatandaş Kürtçe konuş' kampanyaları örgütledi. Uzun yıllar Özel Harp Dairesi Başkanlığı yapan Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, 6-7 Eylül olaylarının bu dairenin işi olduğunu söylerken 'Muhteşem bir özel harp örgütlenmesiydi' demişti.
İstanbul CMK 250. Maddesi ile görevli Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamenin '6. Ergenekon Örgütünün Türk Silahlı Kuvvetleri ve MİT İle İlişkisinin Bulunmadığı' başlıklı bölümde 'Sözde Türk Silahlı Kuvvetleri Bünyesinde faaliyet gösteren 'ergenekon'a bağlı olarak, Sivil unsurların örgütlenmesinin zorunluluğu kaçınılmaz bir gerçektir. Bu gerçekten hareketle hazırlanan ve 'Lobi' adı verilen bu 'gizli örgütsel' çalışmaya esas olarak hazırlanan Lobi dokümanının Genelkurmay Başkanlığı ve Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde bulunup bulunmadığı hususları Genelkurmay Başkanlığı ve MİT Müsteşarlığına resmi yazı ile sorulmuş olup, MİT Müsteşarlığından alınan 31.10.2007 tarih, 1653/28607 sayılı cevabi yazıda böyle bir yapılanmanın MİT Müsteşarlığı ile alakasının olmadığı belirtilmiştir. Genelkurmay Başkanlığı Adli Müşavirliğinin 24.09.2007 tarih ve 3050-635-07-O.Ö.sayılı cevabi yazılarında aynı konuyla alakalı olarak böyle bir oluşumun Türk Silahlı Kuvvetleri ile alakasının bulunmadığı belirtilmiştir.' denilerek Türk Silahlı Kuvvetleri ve MİT Müsteşarlığı ile Ergenekon arasında ilişki bulunmadığı tespiti bu kurumlardan alınan cevaba dayandırılmıştır. Bu tespitin hukuken ne kadar mantık dışı olduğu bir yana, bugün varlığı kimse tarafından inkâr edilmeyen JİTEM'in Genelkurmay Başkanlığı tarafından böyle bir oluşumun mevcut olmadığı söylenilerek reddedildiği de unutulmuş olmalı. Ergenekon savcısı Zekeriya Öz, kontrgerillayla ordu ve MİT'in bağlantısını gizleyerek gerçekleri karartmaya çalışmaktadır. Kontrgerilla, bir avuç emekli generalin münferit ve ayrıksı faaliyeti değil, devlet politikasıdır. Merkezinde de Genelkurmay Özel Harp Dairesi ile MİT durmaktadır.
İddianamenin, resmi ideolojinin gerçekleri reddetmenin bir biçimi olarak kullandığı 'sözde' söylemini burada da yinelemesi, katliamların, darbelerin, siyasi cinayetlerin, gözaltında kayıpların, faili meçhullerin sorumlularını yargılama perspektifi taşımadığını bir kez daha göstermektedir. Oysa Susurluk, Şemdinli şimdi de Ergenekon ile ortaya çıkan gerçekler gün yüzü gibi ortadadır. Biz tüm bu katliamların sorumlularının yargılanmasını istemekte kararlıyız. Halkın taleplerini dile getiren bu iddianamelerimiz asıl olarak failleri çoktandır açığa çıkmış bu 'faili meçhul' katliamların faillerinin cezalandırılmasını talep etmektedir.
Türkiye'de kontrgerilla, özel bir devlet politikası olarak örgütlenmiş, bugüne kadar sayısız katliamın, siyasi cinayetin icraatçısı olmuştur. Kirli savaş yöntemlerini benimsemiş ve faili meçhul cinayetlerin, gözaltında kayıpların, kitle katliamlarının düzenleyiciliğini üstlenmiştir. Devletin açık emri ve savunusu ile yapılan hapishane katliamlarının, Buca'da, Ümraniye'de, Diyarbakır'da katledilen devrimci, yurtsever tutsakların failidir. 12 devrimcinin ölüm orucunda ölümsüzleşmesi ile sonuçlanan mücadeleyi başlatan Eskişehir tabutluğundan, kapıları 19 Aralık 2000'de 'Hayata Dönüş' katliamı ile açılan F tipi cezaevlerinin mimarıdır. 60'larda mayalanan ve 70'lerde yükselişe geçen devrimci hareketi kırmaya dönük katliamların failidir. Mustafa Suphi'den Deniz Gezmiş'e, Mahir Çayan'dan İbrahim Kaypakkaya'ya, Taylan Özgür'den Hasan Ocak'a, Musa Anter'den Hrant Dink'e kadar devrimcilerin, yurtseverlerin, aydınlar ve ilericilerin kanları kontrgerillanın ellerindedir
Gözaltındaki kayıplar, faili meçhuller
1921 yılında 14 yoldaşı ile birlikte Karadeniz'in derinliklerinde boğdurtulan Mustafa Suphi ve 1925 yılında kaybedilen Salih Bozışık, Türkiye'de kaybetme saldırısının tarihinin ne kadar eski olduğunun ifadesidir. Gözaltında kaybetme politikasının sistemli bir saldırıya dönüşmesinin ilk örnekleri toplumsal muhalefetin yeniden yükselmeye başladığı 70'li yıllardır. 1973 yılında kaybedilen Ali Kayahan kayıtlara geçmez. Kurtuluş Sosyalist Dergi çevresinden inşaat mühendisi Zeki Erginbay kaçırılır, olay kamuoyuna yansıdıktan hemen sonra bir çöplükte cesedi bulunur. Demokrat Gazetesi muhabiri Recai Ünal da aynı dönemde kaçırılan, işkence edildikten sonra telle boğulmuş olarak cesedi bulunanlardandır.
12 Eylül askeri darbesi 'Milli Güvenlik Devleti' uygulaması olarak, faili meçhulleri, gözaltında kayıpları ile birlikte gelir. Faruk Tuna bilinen ilk kayıptır. Onu; Hayrettin Eren, Hüseyin Morsümbül, Nurettin Öztürk izler. Devlet kayıtlarına geçen ilk resmi kayıp ise Cüneyt Aydınlar'dır. Maksut Tepeli kaybedilir, onu Hüseyin Toraman izler. Kayıplar '80 sonrasının gerçeğidir artık. 1984 yılında başlayan Kürt özgürlük mücadelesinin devlet tarafından zorla ezilmesi girişimi, kayıp sayısını hızla artırır. Ancak 1980 ile 1991 arası gözaltında kayıp sayısı sadece 13'tür. 1990 sonrası tam anlamıyla 'kirli savaş' başlamıştır. 1994 yılına gelindiğinde kayıp sayısı 229'dur. Batı illerinde kayıp sayısı nispeten azken, Kürt illerinde onlarcadır. Verilere göre; çoğunluğu kent merkezinde olmak üzere son 14 yılda 1441 kişi faili meçhuller ve yargısız infazlarda hayatını kaybetmiştir. Olağanüstü Hal Bölgesi'nde 1991-2000 yılları arasında resmi rakamlara göre, 750, demokratik kuruluşlara göre 2500 civarında faili meçhul cinayet işlenmiştir. Toplamda ise Türkiye'de 1246 kişi kayıptır ve 5 bine yakın faili meçhul cinayet vardır.
Kayıplar ve faili meçhuller, 70'li yıllardan itibaren Türkiye'nin gündeminde olsa da buna karşı sistemli bir mücadele örgütlenememiştir. 12 Mart 1995 yılında İstanbul Gazi Mahallesi'ndeki kontrgerilla saldırısına karşı yaşanan halk ayaklanmasının ardından ayaklanmanın önderlerinden Hasan Ocak kaçırılıp, kaybedildi. Yürütülen mücadele sonucu Hasan Ocak'ın işkence ile katledilmiş bedeni Altınşehir Kimsesizler Mezarlığı'nda bulundu. Hasan Ocak için yürütülen mücadele, kaybetme saldırısına karşı verilmiş en güçlü yanıt oldu. Hasan Ocak devletin resmi olarak kabul etmek zorunda kaldığı ilk gözaltında kayıp olarak kayıtlara geçti, toplumsal hafızada yerini aldı. AİHM 'de Türkiye aleyhine açılan davada Türk devleti mahkûm oldu. Gözaltında kaybetme saldırısının kısmen sınırlandığı bir dönemde, Şırnak Silopi'de DEHAP yöneticisi olan Serdar Tanış ve Ebubekir Deniz kaybedildi. 25 Ocak 2001 tarihinde ifade için çağrıldıkları Jandarma karakoluna giden Tanış ve Deniz'den bir daha haber alınamadı. Bu dönemde Şırnak İl Jandarma Alay Komutanı olan ve bu kaybetme saldırısının emrini veren Levent Ersöz, Ergenekon dosyası kapsamında aranmaktadır. Hasan Ocak'tan Silopi kayıplarına uzanan hatta kaybetme politikası hala devrimcilere, yurtseverlere, muhaliflere dönük bir saldırı olarak yürürlüktedir.
Hasan Ocak'ı arama kampanyası sırasında kayıp yakınlarının İstanbul Galatasaray Lisesi önünde oturma eylemleri başladı. 27 Mayıs 1995 gününden başlayarak, 13 Mart 1999'a kadar her Cumartesi saat: 12.00'de Galatasaray'da buluşan kayıp yakınları, kayıpların sorumlusu olarak kontrgerillayı işaret etti, kaybedenlerin yargılanmasını istedi. Bugüne kadar çözülen kayıp öyküleri, faili meçhul cinayetler defalarca JİTEM'i işaret etmiştir. Abdülkadir Aygan, Muhsin Gül gibi itirafçıların anlatımlarındaki failler bellidir. Mehmet Ağar'ın Emniyet Genel Müdürlüğü görevinde iken yapmış olduğu ''Devlet adına 1000 gizli operasyon yaptık'' açıklaması bu insanlık suçlarının ikrarıdır. 1993 yılında Başbakan olan Tansu Çiller'in ''PKK'ya yardım eden işverenlerin listesi elimizde. Gereken yapılacaktır'' açıklaması ve hemen ardından yayınlanan 'Susturun' genelgesi Bolu-Düzce-Sapanca üçgeninde işlenen siyasi cinayetlerin adresini vermekte, sorumluları işaret etmektedir.
Çiller'in ölüm listesi, Ağar'ın 1000 gizli operasyonu
4 Kasım 1993'te dönemin Başbakanı Tansu Çiller, ''PKK'nın haraç aldığı işadamları ve sanatçıların isimlerini biliyoruz, onlardan hesap soracağız'' dedi. Çiller'in bahsettiği, 50 kişilik bir isim listesiydi ve açıklamanın hemen ardından Kürt işadamlarına yönelik suikastlar başladı. Kaçırılan Behçet Cantürk ve şoförünün cesedi Sapanca yolunda bulundu. İki ay sonra Cantürk'ün avukatı Yusuf Ekinci öldürüldü. Fevzi Aslan ve Şahin Aslan, İstanbul Şehremini'de polis tarafından gözaltına alındı, ertesi gün Hendek'te ölü bulundu. Sağlık Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkan Yardımcısı, Hakkarili Namık Erdoğan öldürüldü. İstanbul'daki Yeşilyurt Çınar Oteli'nden kaçırılan DTP Milletvekili Pervin Buldan'ın eşi Savaş Buldan ile arkadaşları Adnan Yıldırım ve Hacı Karay, Bolu'nun Yığılca ilçesi yakınlarında ölü bulundu. Bu, Çiller'in ölüm listesinde ve Şeytan Üçgeni'nde bilinen son ölümler oldu. Bolu-Düzce-Sapanca üçgeninde cinayetler, dönemin Kocaeli İl Jandarma Alay Komutanı Veli Küçük gözetiminde işlendi. Veli Küçük de Ergenekon'da tutukludur ama bu cinayetlerden sorumlu tutulmamakta, halka karşı işlediği bu suçlardan yargılanmamaktadır.
Çiller'in 22 Mayıs 1996'da TBMM'de DYP grup toplantısında yaptığı konuşmalar suç itirafıdır. Çiller'in örtülü ödenekten çektiği 500 milyar lirayı nereye harcandığına ilişkin sözleri şöyledir: ''Bu sırlar açıklanırsa millet ayağa kalkar, dünya ayağa kalkar. İnsanlar, milletler birbirine düşer. Türkiye çöker, rejim tehdit altına girer. Herkes altında kalır. Halka halka, zincir zincir o ülkeden buraya her gün büyüyerek devam eder.'' (Yeni Yüzyıl 23 Mayıs 1996) DYP Genel Başkan Yardımcısı İsmail Köse de aynı gün şu açıklamayı yapar: ''Bunun açıklanması devletlerarası mesele çıkarır. Türkiye'de çeşitli olaylar olur.'' Tansu Çiller'in açıklamasının ardından faili meçhul cinayetlerde çok sayıda Kürt iş adamı öldürüldü. O döneme ilişkin olarak dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, ''Devlet adına bin operasyon yaptık'' sözlerini kullandı. Fakat bu 'Bin operasyon' bir türlü açığa kavuşamadı. İstanbul ve Ankara'da işlenen birçok cinayet aydınlatılamadı.
Susurluk'tan Şemdinli'ye uzanan kontrgerilla gerçeği
3 Kasım 1996 tarihinde Balıkesir'in Susurluk ilçesinde bir kamyonla çarpışan Mercedes otomobilden, düzenin ve devletin gerçekliği saçıldı. Araçta, polis müdürü Hüseyin Kocadağ; milletvekili, korucubaşı Sedat Bucak ve Interpol tarafından kırmızı bültenle aranan, Türkiye'de aralarında Abdi İpekçi suikastı, Bahçelievler Katliamı gibi 12 Eylül öncesine ait çok sayıda suçtan dolayı hakkında mahkûmiyet kararı bulunan Abdullah Çatlı vardı.
Susurluk kazası; kontrgerilla yapılanması, 'faili meçhul' cinayetler, aydınlanmamış katliamlar üzerine geniş bir tartışmanın patlak vermesine vesile oldu. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller, ''Devlet uğruna kurşun atan da, kurşun yiyen de şereflidir'' diyerek kontrgerilla çetelerini sahiplendi. Dönemin İçişleri Bakanı, eski polis şefi Mehmet Ağar ise, skandalın ardından istifa etmek durumunda kalsa da, ''Devlet için bin operasyon yaptık. Her şey üst makamların bilgisi dâhilinde gerçekleşti'' sözleriyle, Susurluk'un odağında duran yargısız infaz, faili meçhul cinayet, kaybetme gibi fiilleri açıktan sahiplendi.
Toplumun dikkati; Musa Anter'in, Av. Medet Serhat'ın, Av. Yusuf Ekinci'nin ve pek çok başka aydının öldürülmesi, Özgür Ülke'nin bombalanması, Gazi Mahallesi'nde kahvehanelerin taranması, Hasan Ocak'ın kaçırılarak kaybedilmesi gibi halka karşı işlenen suçlardan uzaklaştırılarak; çetelerin iç hesaplaşması, yolsuzluk, haraç kesme ve rüşvet ilişkileri üzerinde yoğunlaştırıldı. Açılan davalar da, kumarhaneci Ömer Lütfü Topal'ın öldürülmesi, MİT eski görevlisi işadamı Tarık Ümit'in kaybolması, Mehmet Ali Yaprak'ın kaçırılması gibi olayları konu edindi. Böylece çetelerin esas faaliyetleri değil, bunun kontrolden çıkmış yan etkileri soruşturma konusu yapıldı.
Özgür Ülke'nin bombalanmasından kısa süre önce 'Bertaraf edin' emriyle genelge yayımlayan dönemin Başbakanı Tansu Çiller yargılanmadı.
'Bin operasyon'un sorumluluğunu üstlenen, Çatlı'nın cebinden çıkan silah ruhsatında imzası bulunan Mehmet Ağar, dokunulmazlık zırhının arkasına saklanarak korundu.
Çete bağlantıları ortaya çıkan, JİTEM'in kurucusu tuğgeneral Veli Küçük yargı önüne çıkarılmadı.
Çetenin Mercedesinde bulunan Sedat Bucak, milletvekili dokunulmazlığı kaldırıldıktan sonra yargılandı, ancak ceza almadan kurtuldu.
Başbakanlık Teftiş Kurulu tarafından hazırlanan Susurluk Raporu ise, konuyu aydınlatmaktan ziyade, bir ayrıntı denizi içinde boğdu.
Sayısız cinayetin, kaybetme olayının arkasındaki güç olarak JİTEM örgütlenmesi dağıtılmadı. Bu dönemde JİTEM tarafından işlenen cinayetler, sonradan Abdülkadir Aygan adlı bir JİTEM elemanı tarafından basına açıklandı. JİTEM yapılanmasının başında bulunan, 'Yeşil' kod adlı Mahmut Yıldırım ise, tıpkı Abdullah Çatlı gibi, 'firari' konumdadır.
Kontrgerilla 9 Kasım 2005 tarihinde de Şemdinli'de suçüstü yakalandı. Şemdinli Merkez Çarşı Özipek Pasajı'nda bulunan, Seferi Yılmaz'a ait Umut Kitabevi bombalandı, Mehmet Zahit Korkmaz öldü, 6 kişi de yaralandı. Bombayı atan üç kişi arabalarıyla birlikte, ilçe halkı tarafından yakalandı ve polise teslim edildi.
Yakalanan aracın içerisinde jandarma astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz ile JİTEM'e çalışan Veysel Ateş isimli bir itirafçı bulunuyordu. Aracın bagajından silahlar, el bombaları, Seferi Yılmaz ve birçok DTP üyesine ait kimlik bilgileri ve bu kişilerin ev ve işyerlerinin krokisi bulundu. Jandarma elemanı olan Kaya, İldeniz ve Ateş'e, polis bölgesi olmasına rağmen Yüksekova-Şemdinli ilçelerinde istihbarat çalışması yapmak üzere Hakkari Alay Komutanı Albay Erhan Kubat tarafından 8 Kasım 2005'te bir görevlendirme yazısı verilmişti. Astsubayların telefonla arayıp yardım istedikleri kişinin Mehmet Ağar olması da Susurluk-Şemdinli bağlantısını gösteren bir veri olmuştu.
Astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz'in gözaltına alınmasının ardından ''Tanırım, iyi çocuktur'' diyerek arkalarında durduğunu beyan eden Orgeneral Yaşar Büyükanıt hakkında soruşturma başlatılması gerektiğini içeren iddianamenin Genelkurmay Başkanlığı askeri savcılığına gönderilmek üzere tefrik edilmesinin ardından Büyükanıt'a soruşturma açılması bir yana; Şemdinli iddianamesini hazırlayan savcı Ferhat Sarıkaya meslekten ihraç edildi.
Ergenekon'daki failler
Susurluk Raporu'nun 'devlet sırrı' gerekçesiyle açıklanmayan 12 sayfası Ergenekon dosyasında yer alıyor. Rapordaki bilgiler ışığında;
* Behçet Cantürk'ün öldürülmesi;
* Özgür Ülke'nin bombalanması;
* Ermeni devrimci Nubar Çalımyan'ın Çatlı'nın ekibi tarafından MİT'in emriyle Hollanda'da öldürülmesi
* OHAL bölgesinde 8 Kürt gazetecinin öldürülmesi
* Musa Anter'in öldürülmesi gibi bazı devlet katliamları açıkça itiraf ediliyor.
Ergenekon dosyasındaki diğer deliller ve Veli Küçük gibi sanıkların ifadeleri, yıllarca işlenmiş insanlık suçlarının, gözaltında kayıplar ve faili meçhul cinayetlerin şifrelerini çözüyor.
Susurluk Raporu'nun 72. sayfasında, ''Devlet, Behçet Cantürk ile baş edememiştir. Yasal yollar yetmemiş, neticede Özgür Gündem gazetesi plastik patlayıcılarla havaya uçurulmuş, Cantürk'ün devlete biat etmesi gerekirken, adı geçenin yeni bir tesis kurmak üzere harekete geçmesi üzerine, Türk Emniyet Teşkilatı tarafından öldürülmesi kararlaştırılmış ve karar infaz edilmiştir'' ifadesi yer alıyor. Raporda, Behçet Cantürk'ün öldürülmesi, ''Böylece 100 kişiye yakın olduğu tespit edilen ve zamanın Başbakanının ifade ettiği 'PKK finansörü iş adamlarının elde olan listesi'nden bir kişi eksilmiştir'' diyerek değerlendiriliyor. ''İzmit-Adapazarı-Bolu ekseninde meydana gelen cinayetlerin gerçekleşmesinde ortak noktalardan biri de polis-jandarma-itirafçı örgüt mensupları faaliyetlerinin yörede yoğunlaşmış olmasıdır'' denilen raporda, Savaş Buldan, Medet Serhat, Metin Can, Vedat Aydın'ın da öldürülmelerinin nedeninin ekonomik finansman gücü olduğu ifade ediliyor. ''Musa Anter'in öldürülmesinden -tüm olayları tasvip edenlerin dahi- pişman olduğu tespit edilmiştir'' ifadesinin yer aldığı raporda, OHAL bölgesinde faili meçhul cinayetler sonucu öldürülen Kürt gazetecilerin çeşitli örgütlerin üyeleri olduğu iddialarının devlet arşivine girdiği belirtiliyor. İtirafçılardan ve haraç paylaşımındaki silahlı eyleminden mahkûm İbrahim BABAT'ın ifadesinin bir bölümü örnek ve ibretle okunmaya değer bir belge niteliğindedir:
''1990 yılında... Asayiş bölge komutanlığına HİKMET KÖKSAL paşa... JİTEM'in başına da Veli KÜÇÜK paşa getirilmişti (o zaman albaydı)...Yakalanıp serbest bırakılan bazı itirafçı asker kimliğiyle JİTEM grup komutanlığına alınmışlardı... JİTEM'de bu itirafçıların sevk ve idareleri için bana görev çağırısı yapıldı, önce kabul etmedim daha sonra Hikmet Köksal Paşa araya girince bazı kaygılarım olmasına rağmen paşaya güvenerek Diyarbakır'a gittim... Diyarbakır ve çevresinde PKK ile ilişkili olduğundan şüphelendiğimiz hemen-herkesi infaz etme yetkimiz vardı. Bu insanları yakalayıp... faili meçhul bir şekilde öldürmeyi yöntem olarak benimsemiştik. Bizden istenen buydu bu tarzda talimat alıyorduk... eski itirafçılardan Ali OZANSOY, Hüseyin TİLKİ, Abdulkadir AYGAN, Hayrettin TOKA, Recep TİPİZ, Adil TİMURTAŞ ve eski tikkocu Fatih adındaki kişiler vardı. Antalya'da örgüt tarafından öldürülen Kuman kod (Salahattin GÖRGÜLÜ) grubumuzun istihbaratçısıydı. 'Örgütle ilişkilidir' tarzında getirdiği kişilerin hepsini infaz ettik. Bismil'de benzinci Talat'ı, Diyarbakır-Bismil yol kavşağında bir vatandaşı, Batman'da iki kişiyi, Hazro'da bir vatandaşı infaz ettik. Bu çalışma 5 ay sürdü. Salahattin GÖRGÜLÜ'nün istihbaratı doğrultusunda bir şahsı Celil kod Aytekin ÖZEL binbaşıyla Abdulkadir AYGAN birlikte infaz ettiler.''
Ergenekon tutuklusu Hikmet Çiçek'in arşivinden çıkan 'Susurluk infaz timinden Cavit' el yazılı belgelerde, 'Şeytan Üçgeni' olarak adlandırılan Bolu-Düzce-Sapanca hattında öldürülen Kürt işadamlarının Susurluk'ta açığa çıkan kontrgerilla tarafından öldürüldükleri açıkça belirtiliyor. Kurulduğu tarihten itibaren varlığı üst düzey askeri komutanlar ve hükümet yetkililerince hep inkâr edilen JİTEM hakkında Veli Küçük son noktayı koyuyor. Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan emekli Tuğgeneral Veli Küçük, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'na verdiği ifadede JİTEM'i kendisinin kurduğunu itiraf etti. JİTEM'i kanunlar çerçevesinde kurduğunu belirten Küçük, ''Ben Jandarma İstihbarat Gruplar Komutanlığı'nı kurdum. Halk arasında bu JİTEM olarak bilinir. Kanunda yeri olan bir birimdir.''
Cezaevi Katliamları
Kontrgerilla sadece faili meçhul olayları örgütlememiştir. Kirli savaş yöntemlerini benimsemiş ve faili meçhul cinayetlerin, gözaltında kayıpların, kitle katliamlarının düzenleyicisi Özel Tim, JİTEM gibi örgütler devletin açık emri ve savunusu ile yapılan cezaevi katliamlarının da failleridir. Ve bu katliamlar nedeniyle asıl failler hakkında hiçbir dava açılmamıştır.
12 Eylül Dönemi: 12 eylül askeri darbesi ile birlikte cezaevlerinde de baskı, işkence ve katliamlar kontrgerilla cumhuriyetinin olağan uygulamaları haline gelmiş, ilk tecrit, izolasyon tipi uygulamaları askeri cezaevleri 'laboratuar'ında denenmiştir. Cezaevlerinde tabutluk denilen ve gerçekten de bir tabutun boyuna yakın olan hücreler bir işkence olarak kullanılmıştır. 12 Eylül döneminden beri, siyasi tutuklu ve hükümlüler, en basit taleplerini bile, yaşamlarını ortaya koyarak duyurmak durumunda bırakılmışlardır. Kontrgerilla Cumhuriyeti için cezaevleri devletin gücünün halka gösterilmesi gereken mekanlardır. Ve bunu her fırsatta katliamlarla göstermiştir.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra cezaevleri, özellikle Mamak Askeri Cezaevi devletin zulüm politikalarının odağı haline geldi. İnsan Hakları Derneği Cezaevleri Raporuna göre 1981-1995 tarihlerinde cezaevlerinde elli'den fazla insan öldürüldü. Bu sayının içine açlık grevleri ve ölüm oruçları nedeniyle oluşan kayıplar dahil değil.
1981-1984 tarihleri arasında işkencelere ve baskılara karşı Metris, Diyarbakır Cezaevleri ve Mamak Askeri Cezaevinde açlık grevlerinde 12 kişi yaşamını yitirdi. 1987 yılında 40 gün süren açlık grevleri yapıldı. 1989 yılında Eskişehir özel tip cezaevinde baskı ve yoğunlaşan işkencelere karşı 52 gün süren açlık grevi ile cevap verildi. Bu açlık grevi 35. gününde iken, bir saldırı ile tutsaklar Aydın cezaevine, dayak ve sürüklenerek, sürgüne gönderildi. Bu 'ölüme sevk'te iki tutsak, ring adı verilen sevk araçlarının içinde öldürüldü.
Buca Cezaevi Katliamı: 21 Eylül 1995 Buca Cezaevine saldırı düzenlendi Turan Kılıç Yusuf Bal ve Uğur Sarıaslan isimli devrimciler katledildi. Onlarcası da yaralandı.
Ümraniye Cezaevi Katliamı: 4 Ocak 1996 Ümraniye Cezaevine saldırı sonucu Orhan Özen, Abdulmecit Seçkin, Rıza Boybaş ve Gültekin Beyhan isimli devrimciler katledildi. Onlarcası yaralandı. 8 Ocak 1996 günü Ümraniye'de katledilen Rıza Boybaş ve Orhan Özel'in cenazesine giden 2000 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlardan Evrensel Gazetesi Muhabiri Metin Göktepe gördüğü işkenceler sonucu yaşamını yitirdi. Bu katliamlarda Susurluk olayında kontrgerilla ile tüm ilişkileri ortaya çıkan 1000 operasyonun sahibi Mehmet Ağar Emniyet Genel Müdürü, Tansu Çiller Başbakan, Doğan Güreş de Genelkurmay Başkanıydı.
1996 Ölüm Oruçları: 1996 yılında 50'nin üstünde cezaevinde açlık grevleri başladı ve yaklaşık 70 gün sürdü. Mehmet Ağar adalet bakanlığını Sivas Katliamı katillerinin avukatı Şevket Kazana devretmişti. Kim gelirse gelsin devlet politikası hep aynı kaldı. Adalet Bakanı Kazan'ın ''cezaevi kantininde ne varsa almışlar, ne açlık greviymiş; gizli gizli yiyiyorlar'' açıklamalarıyla birlikte 12 tutsağın ölüm haberleri arka arkaya geldi.
Diyarbakır Cezaevi Katliamı: Diyarbakır E Tipi Cezaevi'nde, 24 Eylül 1996 ziyaret günü, PKK'li tutuklulara asker, özel tim, itirafçılar ve gardiyanlar tarafından cop, kalas ve ucu beton çivili sopalar, demir çubuklarla yapılan saldırıda Nihat Çakmak, Rıdvan Bulut, Edip Dönekçi, Erkan Perişan, Hakkı Tekin, Ahmet Çelik, Mehmet Sabri Gümüş, Cemal Çam, Mehmet Batuye ve Kadir Demir dövülerek öldürüldü, 24 tutuklu da yaralandı. 10 PKK'li tutuklu işkence sonucu öldürüldüğü, otopsi raporlarıyla da kanıtlandı. Tutuklulardan Kadri Demir'in öldükten sonra bile dövüldüğü otopside ortaya çıkmıştı. Olaylar nedeniyle 35'i asker, 29'u polis ve 8'i gardiyan olmak üzere toplam 72 kişi Diyarbakır 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılandı. 10 yıl süren davanın 27 Şubat 2006 tarihinde görülen duruşmasında üç sanık için beraat kararı verilmiş, 7 sanık hakkında zaman aşımı nedeniyle dava düşmüş ve 62 sanığa ise ''Kastın aşılması suretiyle birden fazla kişiyi öldürmek, görevi kötüye kullanmak'' suçlarından 5'er yıl hapis cezası verilmişti. Hiçbir sanık tutuklanmadı ve olayın 1999 yılından önce meydana gelmesi nedeniyle Şartla Salıverme ve Cezaların Ertelenmesi Kanunu'ndan yararlanarak cezaevine girmekten kurtuldu. Karar temyiz edildi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Saygın, ziyaretçilerle görüş yerinde meydana gelen ve mahkûmların kapatıldığı bölüme giren polis ve jandarmaların önlenmek istenen tehlikenin ağırlığıyla orantılı olmayan bir müdahalede bulunduklarını ve aşırı güç kullanmaları nedeniyle de yüz, kafa, göğüs, sırt ve karın bölgelerinde hayati organ ayrımı yapılmaksızın çok sayıda darbelerle darp ederek 10 kişinin ölümüne sebebiyet verdiğine dikkat çekerek, eylemin bu haliyle failin kim olduğu belli olmayacak şekilde gerçekleştiğini ifade etti. Saygın, eylemin, toplumun ortak bilincinin, duygusunun ve vicdanının hiçbir zaman onaylamayacağı tarzda, vahşi bir eğilim sergileyerek ve canavarca bir hisle meydana geldiğinin altını çizerek, kararın esastan bozulmasını istedi. Yargıtay Cumhuriyet Savcısının akıbetini bilmiyoruz. Ancak karara aynı gerekçelerle şerh koyan ve sanıkların 'kasten adam öldürme' suçundan cezalandırılması gerektiğini söyleyen hâkim meslekten ihraç edildi.
Diyarbakır Cezaevi'nde 12 yıl önce 10 kişinin ölümüyle sonuçlanan gardiyan, polis, asker saldırısı münferit bir olay değildi. Katliam bir devlet politikasıdır ve Refah-Yol hükümetinin Adalet Bakanı Şevket Kazan sorumludur.
Ulucanlar Cezaevi Katliamı: F tipi cezaevlerinin inşaya başlanması ile birlikte ise cezaevlerinde F Tipi Cezaevlerine geçişin provaları yaşanmaya başlandı. 26.09.1999 tarihinde Ulucanlar Cezaevinde yaşanan katliamla cezaevinde bulunan Abuzer Çat, Halil Türker, Ahmet Savran, Aziz Dönmez, Habip Gül, İsmet Kavaklıoğlu, Ümit Altıntaş, Mahir Emsalsiz, Önder Gençarslan, Zafer Kırbıyık isimli devrimciler öldürüldü. Cezaevi hamamına sürüklenerek götürülen yaralı tutsaklar, burada işkenceli sorguya tabi tutuldular ve kafalarına adeş edilerek, boğazları kesilerek infaz edildiler. Aynı olayda çok sayıda tutsak yaralandı. Ulucanlar Cezaevi Katliamı Hakkında jandarmalara açılan dava halen devam etmektedir. Mahpusların bir kısmı ise 'birbirlerini öldürdükleri' iddiasıyla yargılanmaktadır.
Hrant Dink katliamının Trabzon'daki ayağının örgütleyicilerinden Albay Ali öz, İfade için çağrıldığı mahkemede hiçbirşey 'hatırlamadı'. Albay Öz 'hatırlamadı' ama, halklarımız ve devrimciler unutmadı. Ankara İl Jandarma Komutanı Albay Ali Öz Ulucanlar katliamının yöneticisidir. Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanmaya devam edildiği halde terfi etmesi 'anlamlı'dır.
Öz birçok ilde JİTEM'in örgütlenmesinde ve cinayetlerde yer aldı. Öz ve Engin ekibi, her türlü ateşli silahın yanı sıra kalas, balyoz, çivili tahta, kazma gibi aletlerle Ulucanlar'da insanlık suçu işledi. Kimse, saldırı sırasında kaydedilen görüntülü kayıtların 'Nasıl kaybolduğu'nu da Albay Ali Öz'e sormadı?
Burdur Cezaevi Katliamı: 05.07.2000 günü Burdur cezaevinde yapılan kanlı operasyon sonucu ise bir devrimcinin kolu kullanılan iş makinesi ile kopartıldı, çok sayıda mahpus yaralandı. Veli Saçılık'ın kolu sokakta bir köpeğin ağzında bulundu. Köpeğin ağzındaki bu kol, Türkiye'de cezaevlerinin fotoğrafıdır. Burdur Cezaevi katliamının sorumluları hakkında ise takipsizlik kararı verilmiş, mahpus Veli Saçılık'ın kolunun kopmasına sebep olan iş makinesini kullanan operatör yargılanarak beraat etmiştir.
19 Aralık Cezaevi Katliamı: Bu operasyonlar adeta 19.Aralık 2000 tarihinde yapılacak ve 20 cezaevinde 30 devrimcinin yaşamını yitirdiği 'Hayata Dönüş Operasyonu'nun provasıydı. Hükümet ve medya 'F tiplerinin konfor'undan başlayıp 'yüksek insani standartları'na uzanan ve 'Avrupa'dan örnek aldık'larını vurgulayan ve kıyaslayan ideolojik ve psikolojik savaşa start verdiler. Katliam öncesi Hürriyet, Sabah gibi gazetelerde devrimci tutsakları hedef gösteren yazılar yayınlanarak katliamın zemini oluşturulmaya çalışıldı.
'Hayata Dönüş Operasyonu' adı verilen 20 cezaevinde birden özel harekat, özel tim, MİT; JİTEM, jandarma, askeri kurmaylar, genel kurmay öncülüğünde yapılan katliamda 30 kişi yaşamını yitirdi. (Operasyon yapılan cezaevleri: Adana/Ceyhan Kürkçüler Cezaevi, Ankara/Ulucanlar Cezaevi, Aydın E Tipi Cezaevi, Bayrampaşa E Tipi Cezaevi, Bursa Özel Tip Cezaevi Çanakkale E Tipi Cezaevi, Çankırı Merkez Kapalı Cezaevi, İzmir/Buca Kapalı Cezaevi, İzmit/Gebze Kapalı Cezaevi, K.Maraş/Elbistan Kapalı Cezaevi, Nazilli Kapalı Cezaevi, Nevşehir Kapalı Cezaevi, Niğde Kapalı Cezaevi, Uşak Kapalı Cezaevi, Ümraniye E Tipi Cezaevi, Konya/Ermenek Cezaevi, Kırşehir Cezaevi, Sinop/Bartın Cezaevi, Yozgat Kapalı Cezaevi, Malatya Kapalı Cezaevi)
Operasyonlardan sonra sevkler sırasında ve F Tipi Cezaevlerinde işkence devam etmiş, yaralı çok sayıda devrimcide kalıcı sakatlıklar oluşmuştur.
Operasyondan sonra resmi makamların operasyonlarla ilgili dile getirdikleri açıklamaların ve basında çıkan birçok haberin de yalan olduğu ortaya çıkmıştır. Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk yaptığı açıklamalarda 'askerlerin öldürdüğü tutukluların askerle çatışmaya girdiği', 'ölümlerin tutuklular arasındaki çatışmadan çıktığı' iddialarını ortaya attı. Oysa katliamdan sonra ortaya çıkan Adli Tıp uzmanlarının raporları Türk'ün açıklamalarının yalan olduğunu ortaya koydu.
Bayrampaşa Cezaevi'nde yaşanan katliamda Adli Tıp raporuna göre koğuşlardan ateş edilmemiş, güvenlik görevlilerince öldürücü dozun üzerinde gaz bombası kullanılmıştı. Bayrampaşa Kapalı Cezaevindeki 1-1 koğuşunda kalan kadın tutukluların güvenlik kuvvetlerinin kullandığı göz yaşartıcı, gaz ve sinir bombalarının çıkardığı yangında öldükleri belirlendi. Yanarak ölen kadınların giysi parçaları ve ciltlerinde yanıcı olan solvent maddeleri bulundu. Rapora göre silahlı bir direniş olmamış, kömüre dönmüş, katliamdan 6yıl sonra Mahkeme tarafından yapılan keşifte duvarda yangın ve kurşun izlerinin bulunduğu koğuşlarda, operasyon sonrası yapılan aramalarda silaha da rastlanmamıştı. Atışların tümü dışarıdan içeriye doğru yapılmıştı. Tutukluların silahla birbirlerini öldürdüğü iddiası da tutukluların uzun mesafeden açılan ateş sonucu öldüğünü belirleyen rapor sonucu çürümüştü.
19-22 Aralık 2000 Operasyonu tek bir merkezden yönetilmiş, aylar öncesinden hazırlanılarak gerçekleştirilmiş bir operasyondur. Operasyon baştan sona Silahlı Kuvvetler tarafından icra edilmiştir. Emniyet birimleri, 19 Aralık Operasyonlarında cezaevlerinin uzağında ikincil görevler almıştır. Operasyonlarda; ülkenin farklı şehir ve bölgelerinde bulunan jandarma birliklerinin görev alması, aynı anda cezaevlerine girilmesi, sayısız bomba ve mühimmat kullanılması, Bayrampaşa, Ümraniye ve Çanakkale Cezaevlerinde hava desteği (3 adet Skorsky helikopter) alınması, cezaevlerinin duvarlarının kırılarak girilmesi operasyonların askeri niteliğini göstermektedir. Bu anlamıyla gerçekleştirilen operasyonlara 'Askeri Harekat' demek daha doğru olacaktır.
Operasyonun talimatı Genelkurmay Başkanlığının ilgili Harekat Emri ile verilmiştir. Operasyonun en üst düzey komutanı, dönemin Jandarma Harekat Başkanı Tümgeneral Osman ÖZBEK'tir. Operasyonların merkezi olan İstanbul ayağında; İstanbul Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral E. Engin HOŞ, J. Kd. Albay H. İbrahim TÜYSÜZ, J. Kd. Albay Mehmet AY üst düzey komutada görev almışlardır. Operasyon hakkında tüm bilgilere sahip bu kişilere her hangi bir soruşturma açılması bir yana, yargı organları bu üst düzey askeri görevlilerin ifadelerine dahi başvurmamıştır.
Operasyonların merkezini oluşturan Bayrampaşa ve Ümraniye Cezaevlerindeki fiili müdahale birlikleri, Ankara Jandarma Özel Asayiş Komando Birliği ve Elazığ Jandarma Komando Taburudur. Fiili müdahalede görevli her iki birlik de bu operasyonlar için eğitimlidir. Özellikle Ankara Jandarma Özel Asayiş Komando Birliği, Jandarma Genel Komutanlığı'nın gözbebeğidir. Bu birlik cezaevi ve arama-kurtarma operasyonlarında uzmandır. Diğer jandarma birliklerinden ayrılan en önemli niteliği, birliğin tüm askerlerinin muvazzaf asker olmalarıdır. Birliğin kadrosunda er ve erbaş bulunmamaktadır. En rütbesiz asker uzman çavuştur. Bu birlik, profesyonel askerlerden oluşmaktadır.
Ankara Jandarma Özel Asayiş Komando Birliği fiili müdahale grubu olmasına karşın bugüne kadar 19 Aralık Operasyonu ile ilgili hiçbir soruşturma ve kovuşturmaya konu edilmemiştir. Denilebilir ki bu birlik, ilgili kurumlar ve yargılama makamları tarafından özellikle korunmaktadır. Bu birlik niteliği ve konumu gereği Devletin ilgili kurumları tarafından deşifre edilmemek istenmektedir. Ankara Jandarma Özel Asayiş Komando Birliğinin deşifre edilmek istenmemesi, operasyon sırasında Bayrampaşa Cezaevi Koruma Bölüğünde görevli, Yüzbaşı Zeki BİNGÖL tarafından yazılmış kitapta da açıkça belirtilmişti. '' ...hazırlanan dosyalarla askeri kartal araba ile jandarma genel komutanlığına gidildi. Görüşmede Ankara Özel Harekat Komutanı Albay B.E. de vardı. Ben operasyona katılanların isim listelerini vermem diyordu. Başta sizin adınız geçmeyecek kayıtlarda demişlerdi diye söyleniyordu. ...dosyalar bu şekilde savcılıklara gönderildi. Ama operasyonun sıcak çatışma bölümünde olan birliklerin isimleri bildirilmemişti. Çok garipti operasyona katılan birliklerin isimleri savcılardan gizleniyordu. ... yani hiç kimse adının operasyon evraklarında geçmesini istemiyordu.'' (Bayranpaşa Cezaevi Gerçeği. Zeki BİNGÖL. Togan Yayıncılık. Syf. 172-173)
Ankara Güvercinlik'te konuşlanmış olan Ankara Jandarma Özel Asayiş Komando Birliği, kullandığı teçhizat ile de özel bir birliktir. Bu birliğe çeşitli kereler, görevli Cumhuriyet Savcılıklarınca operasyonlara katıldıkları konusunda elde bulunan deliller çerçevesinde yazılar gönderilmiştir. Ancak gelen cevabi yazılarda, 19-22 Aralık 2000 Cezaevi operasyonlarına bu birlikten iştirak edildiğine dair bilgi bulunmadığı belirtilerek her defasında olumsuz yanıt verilmiştir.
Elazığ Jandarma Taburu askerleri için de hali hazırda bugüne kadar açılmış bir yargılama bulunmamaktadır. Bu tabur da, Ankara Jandarma Özel Asayiş Komando Birliği gibi Devletin ilgili kurumları tarafından deşifre edilmek istenmemektedir.
19 Aralık operasyonları ile ilgili olarak en çok gündeme gelen konulardan biri de Ümraniye Cezaevinde, operasyon sırasında bir Uzman Çavuşun da hayatını kaybetmiş olmasıydı. Jandarma Uzman Çavuş Nurettin KURT'un ölümü hakkında resmi açıklamalar, tutukluların kendisini öldürdüğü yönündeydi. Dönemin İç İşleri Bakanı Sadettin TANTAN Nurettin KURT'un cenazesinde Uzman Çavuşun eşine, kocasının terörist tutuklular tarafından öldürüldüğünü söyleyerek, kanının yerde kalmayacağını belirtiyordu.
16 Ekim 2002 tarihli Adli Tıp Raporu sonucunda ölümün askerlerin silahlarından çıkan kurşunlarla olduğu anlaşıldı. Üsküdar 2. Ağır Ceza Mahkemesinde operasyon sırasındaki ölüm ve yaralanmalarla ilgili olarak yargılanan askerler verdikleri ifadelerde Uzman Çavuş Nurettin KURT'un askerlerin açtığı ateşle öldüğünü ifade ediyorlardı. Operasyon sırasında Ümraniye Koruma Bölük Komutanı olan Yüzbaşı Uğur PAMUKÇU Üsküdar 2. Ağır Ceza Mahkemesine vermiş olduğu sorgusunda Uzman Çavuş Nurettin KURT'un askerlerin açtığı ateş sonucunda öldüğünü açık ve net bir şekilde ifade etti.
19 Aralık Katliamları nedeni ile açılan davaların bir kısmı halen devam etmektedir, Bayrampaşa'da olduğu gibi bir kısmı hakkında ise zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırma kararı verilmiştir. Katliamın herkesçe bilinen gerçek sorumluları ise hiçbir zaman yargı önüne çıkarılmamıştır.
Aydın Cinayetleri
En büyük yazarlarını, şairlerini, sanatçılarını hapishanelerde yatırma siciline sahip bu ülkede, aydınlar, sadece adaletsiz yargılamalara, haksız hapis cezalarına, linç girişimlerine, medya sansürüne, çarpıtma, karalama ve iftiralara maruz kalmıyorlar. Bu yaranın en derin yanını, siyasi suikastlarla katledilen aydınlar oluşturuyor. Osmanlı'dan günümüze, sayısız aydın, siyasi nedenlerle suikasta, saldırılara kurban gitti. Aydınlar çeşitli toplumsal kesimlerin ileri, öncü unsurlarıdır. Aydın cinayetlerinde genelde amaç bu toplum kesimlerini susturmak, baskı altına almaktır. Ancak devlet bazen kendi yandaşı aydınları da provokasyon amaçlarıyla ya da çizgi dışına çıktıkları gerekçesiyle öldürebilmiştir.
Ahmet Samim: Siyasi suikasta kurban giden Serbesti Gazetesi'nin başyazarı Ahmet Samim, aynı zamanda ilk basın şehididir. 6 Nisan 1909'da katledildi. Galata Köprüsü'nün üzerinde tıpkı Hrant Dink gibi tabancayla vuruldu. İttihat ve Terakki'yi eleştirdiği, yolsuzlukların üzerine gittiği için.
Mustafa Suphi: Türkiye Komünist Partisi kurucusu Mustafa Suphi, 28/29 Ocak 1921 gecesi 14 yoldaşı ile birlikte Trabzon açıklarında denize atılarak katledildi. Suphi, TKP'nin Bakü'deki 1. Kongresi'nden sonra ulusal kurtuluş savaşına katılmak için Anadolu'ya geçmişti. Ne var ki Mustafa Kemal önderliğindeki Ankara hükümeti, Suphi'nin Anadolu topraklarına ayak basmasından itibaren provakasyon örgütlemeye başladılar. Erzurum'da bu amaçla gerici bir kalabalık, Suphi ve arkadaşlarına saldırmaya kalkıştı. Bunun ardından Suphi ve arkadaşları, Trabzon'dan motorla Batum'a ve oradan Bakü'ye dönmeye karar verdiler. Ancak, Ankara hükümetiyle bağlantılı Topal Osman isimli çeteci tarafından katledildiler. Topal Osman, daha sonra Mustafa Kemal'e suikast iddiasıyla idam edildi. Mustafa Suphi'lerin nasıl katledildiğini bilen son kişi de ortadan kaldırılmış oldu.
Sabahattin Ali: 1947 yılında Bulgaristan sınırında ölü olarak bulundu. Sosyalist bir aydın olan Sabahattin Ali'nin katledilmesi karşısında devlet, 'komünist komplo' açıklamaları yaptı. Sabahattin Ali'yi öldüren -silah kaçırma suçuyla askerlikten çıkarılmış- gedikli çavuş Ali Ertekin, ifadesinde, cinayeti milli hislerle açıkladı: ''... Şimdiye kadar memleket içerisinde yapmış olduğu ve bundan sonra da memleket dışında yapacağı zararlı hareketleri düşünerek milli hislerim galeyana geldi...'' Ali Ertekin 'adam öldürmek'ten hüküm giydi. Ancak hafifletici sebeplerle indirilmiş hapis cezasını, '50 affı sayesinde 21 ayda tamamladı ve serbest kaldı. Dönemin İstanbul Emniyeti Birinci Şube Müdürü Parmaksız Hamdi, yıllar sonra şu açıklamayı yaptı: ''Cinayeti işleyen polis değil, MİT'tir. İnfaz emrini veren de gazeteci, yazar, CHP'de üst düzeylerde bir kişidir. Zaten bu emri veren politikacı da daha sonra feci şekilde öldürüldü, adını veremem.'' Aradan 60 yıl geçmesine rağmen Sabahattin Ali cinayeti hala aydınlatılamadı.
Vedat Aydın: 5 Temmuz 1991'de evinden polis tarafından gözaltına alınan Halkın Emek Partisi Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın'ın cesedi, beş gün sonra Ergani-Maden yolu üzerinde bulundu. Kürt siyasetçi Aydın'ın öldürülmesi, bölgede 'kirli ve kuralsız' savaş sürecinin ilk halkası oldu, onu çok sayıda 'faili meçhul' cinayet ve gözaltında kayıp izledi. Aydın'ın cenazesine katılan yüz binlerce insanın üzerine de kurşun yağdırıldı, üç kişi de burada öldürüldü. O dönemde Diyarbakır'da bulunan ve Susurluk'ta ölen polis şefi Hüseyin Kocadağ, ifadesini değiştirmesi için Vedat Aydın'ın eşi Şükran Aydın'ı sürekli ölümle tehdit etti. Aydın'ın katilleri hakkında hiçbir zaman ciddi bir soruşturma yürütülmedi, olay karanlıkta bırakıldı.
Musa Anter: Kürt halkının Ape'si Musa Anter, 20 Eylül 1992'de Diyarbakır'da katledildi. Birlikte kaçırıldığı akrabası Orhan Miroğlu, yaralı kurtuldu. Verdiği ifadeler 'işe' yaramadı. Yıllar sonra JİTEM tetikçisi Abdülkadir Aygan, cinayeti işleyen ekibi isim isim açıkladı. Bu itiraflar sayesinde, 5 Nisan 2007'de Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı, cinayeti gerçekleştirdiği gerekçesiyle JİTEM elebaşısı 'Yeşil' kod adlı Mahmut Yıldırım, PKK itirafçıları Abdülkadir Aygan, Ali Ozansoy, Cemil Işık, Şırnaklı Hamit ve JİTEM kurucusu, daha sonra öldürülen Binbaşı Ahmet Cem Ersever hakkında soruşturma başlattı. Ersever dışındakiler için gıyabi tutuklama çıkartıldı.
Metin Göktepe: Evrensel Gazetesi muhabiri Metin Göktepe, 8 Ocak 1996'da haber izlemek için gittiği İstanbul Alibeyköy'de, polis tarafından gözaltına alındı. Götürüldüğü Eyüp'teki spor salonunda öldürüldü. Polis, ölüm nedenini, 'düşerek başını çarpması' olarak açıkladı. Daha sonra işkenceyle katledildiği ortaya çıktı. Katil polisler hakkında açılan davalar yıllar sürdü. Ancak, verilen cezalar, katil polisler için ödül niteliğindeydi.
Hrant Dink: Aydın cinayetlerinin son kurbanı oldu. Genel Yayın Yönetmeni olduğu Agos Gazetesi'nin önünde, 29 Ocak 2007'de sırtından kurşunlanarak katledildi. Adeta tüm Emniyet teşkilatının ve Jandarma'nın sayısız ihbar ve bilgilendirme yoluyla haberdar olduğu bu cinayetin 'birkaç milliyetçi gencin işi' olduğuna inanmamız isteniyor. Cinayetin azmettiricisi ve planlayıcısı olduğu açığa çıkan şahsın, polis istihbarat elemanı olmasını sorgulamamamız bekleniyor. Sabahattin Ali'yi öldüren Ali Ertegin'in 'milli hislerle yaptım' açıklamasını andırırcasına, Hrant Dink'in katilleri için de İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah'ın, 'milli duygularla yaptılar' açıklamasını bir tesadüf olarak görüp geçmemiz arzu ediliyor. Ama 60 yıldır aynı argümanlarla aydın cinayetlerinin işlendiği gerçeğini, hiçbir şey karartamıyor. 'Gereken neyse yapılacaktır' söylemleriyle başlatılan soruşturmalar, her seferinde bir 'duvara' çarpıp tıkanıyor. Cinayet tetikçilerinin bile birçok olayda bulunmamış oluşu bir yana, soruşturmaların vardığı en ileri nokta, tetiği çekenin yakalanmasından ibaret kalıyor.
Hemen tüm siyasi görüşlerden aydınları, siyasi suikastlara kurban verdik. Kontrgerilla rejimi sadece muhalif ve devrimci kimliği ile bilinen aydınları değil, laik, Cumhuriyetçi, AB'ci kimlikleri ile tanınan gazeteci, yazarları da öldürmekten geri kalmadı.
Abdi İpekçi: 1 Şubat 1979'da kontrgerilla elemanı Mehmet Ali Ağca tarafından vuruldu. İpekçi'nin öldürülmesi, 12 Eylül'e giden yolda önemli bir kilometre taşı oldu. Bir süre sonra yakalanan Ağca, tutuklu bulunduğu Maltepe Askeri Cezaevi'nden kaçırıldı. Ağca'nın kontrgerilla bağlantıları, yurtdışında da Papa'nın vurulmasına kadar uzandı. Ancak Ağca'ya, İpekçi'yi vurma talimatını kimlerin verdiği hep gizli tutuldu, araştırılmadı. Dahası, Türkiye'ye iadesinin ardından Ağca'nın salıverilmesi konusunda da girişimler başladı. Aradan geçen 29 yıla rağmen cinayetin arkasındaki isimlerin açığa çıkarılmamış olması, gerçek katillerin hala devlet tarafından korunduğuna işaret ediyor.
Muammer Aksoy: Atatürkçü Düşünce Derneği Kurucu Başkanı Muammer Aksoy, 31 Ocak 1990 yılında Ankara'da öldürüldü. Laik tutumuyla tanınan Aksoy'un öldürülmesi, İslami örgütlere mal edilmeye çalışıldı. Aradan geçen yıllar boyunca, yalnızca suikastta kullanılan silahın ele geçtiği açıklandı.
Çetin Emeç: Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Emeç, 7 Mart 1990 tarihinde İstanbul'da evinin önünde şoförüyle birlikte öldürüldü. Dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu, ''Çetin Emeç cinayetinin terörle ilgisi yok. Kendi çevresi ile ilgili bir cinayet o'' dedi. Ancak aradan 16 yıl geçmesine rağmen olayla ilgili hiçbir bağlantı açığa çıkarılmadı.
Turan Dursun: İslam dininin yozlaştırılmasına karşı yazıları ve kitaplarıyla tanınan aydınlanmacı yazar Turan Dursun, 4 Eylül 1990'da İstanbul'da öldürüldü. Devlet, cinayetin hemen ardından, Muammer Aksoy cinayetinde olduğu gibi İslami örgütleri işaret etti. Dört yıl sonra da İslami Hareket Örgütü operasyonunda cinayetin çözüldüğünü açıkladı. Ancak, yakalananlar daha sonra serbest bırakıldı. Gerçek katilleri 16 yıldır hala yakalanmadı.
Bahriye Üçok: 6 Ekim 1990'da Ankara'daki evine gönderilen bombalı kargoyla öldürüldü. Laik kimliğiyle öne çıkan İlahiyat Profesörü Üçok'un da İslami örgütler tarafından öldürüldüğü iddia edildi. Soruşturmanın ilk adımlarında, NATO menşeli olarak açıklanan patlayıcının cinsi, sonradan yapılan açıklamalarda Ortadoğu kökenli örgütlerin kullandığı Çekoslovak malı C-4 olarak değiştirildi. Dönemin MİT Müsteşarı Teoman Koman, Üçok'u, ölümünden kısa bir süre önce bombalı paketin nasıl açılacağı konusunda eğittiklerini açıkladı.
Ahmet Taner Kışlalı: Kemalist kimliği ve orduya yakınlığıyla tanınan Kışlalı, Ankara'da 21 Ekim 1999 tarihinde arabasına konan bombayla öldürüldü. Cinayetten sonra generallerin çağrısıyla laik kesim sokaklara döküldü. Kışlalı cinayetinin, Danıştay baskını örneğinde olduğu gibi, bir laik-İslamcı gerilimini tetiklemek için işlenmiş olduğu giderek netleşiyor.
Uğur Mumcu: Araştırmacı gazeteci, yazar Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993'te Ankara'daki evinin önünde, arabasına konulan bombanın patlamasıyla öldürüldü. Kemalist kimliğiyle de bilinen Mumcu'nun öldürülmesinde, şimdi olduğu gibi, İslami örgütlerden PKK'ye varana kadar çok değişik senaryolar öne sürüldü. Ancak, dönemin Emniyet Genel Müdürü ve 1000 operasyonun başı Mehmet Ağar'ın yaptığı açıklamalar, Mumcu cinayetinin arkasındaki devleti açıkça tarif etmektedir. Ağar, Mumcu cinayeti soruşturmasının önüne dikilen 'duvara' ilişkin olarak, ''Bir tuğla çekersek o duvar yıkılır'' diyor, ama ''O duvar çökerse hepimiz altında kalırız'' diye de ekliyordu. Ergenekon kapsamında tutuklu, JİTEM'in kurucusu emekli tuğgeneral Veli Küçük'ün evinde bulunan belgeye göre, Uğur Mumcu Talabani'ye PKK'ye karşı kullanılmak üzere verilen 100 bin silahı araştırırken öldürüldü. 'Şirketler ve Köstebekler' adlı belgenin 'Uğur Mumcu'nun hatası' başlıklı bölümünde Mumcu'nun kendine gelen belgeyi onaylatmak için bazı yerlere açtığı telefonlar 'hayatının en büyük hatası' olarak yorumlanıyor.
Necip Hablemitoğlu: Necip Hablemitoğlu 2004 yılında evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Hablemitoğlu'nun ölümünün ardından açılan davada, sonuca ulaşılamadı. Ve cinayet faili meçhul olaylar arasında yerini aldı. Ergenekon davasındaki '9 Nolu Gizli Tanık' ifadesinde, ''Hablemitoğlu'nun öldürülmesi olayının Veli Küçük'ün talimatı ile yapıldığı'' bilgisine yer veriliyor. Danıştay davası sanıklarından Osman Yıldırım'ın, Hablemitoğlu ile ilgili verdiği bilgilerde, iddianamede şöyle anlatılıyor: ''Yazıhanede Veli Küçük, İbrahim Genç, Esen Türkyılmaz, Muzaffer Tekin ve Osman Gürbüz'ün de olduğu toplantıda Gürbüz bana Necip Hablemitoğlu'nun öldürüp öldüremeyeceğimi sordu. Orada bulunanlar buna karşılık bana 1 milyon dolar teklif etti. Hablemitoğlu'nu tanımadığımı, kim olduğunu sormam üzerine banan onun yazar olduğu ve öldürülmesi gerektiği söylendi. Bu teklifi kabul etmeyince, Veli Küçük Osman Gürbüz'e 'Osman bu iş yine sana düştü' dedi. Daha sonra basından Hablemitoğlu'nun öldürüldüğünü duydum. Olaydan yaklaşık 6-7 ay sonra Osman Gürbüz, 'Hablemitoğlu'nun parasını masalarda bitirdik' dedi.''
Tüm bu cinayetlerin ardından sayısız senaryolar yazıldı, 'Kurşun Türkiye'ye sıkılmıştır' hamasi nutukları atıldı, ancak oklar nihayetinde döndü dolaştı, aynı adresi gösterdi. Aydın cinayetlerinin ortak bir özelliği, bugüne kadar hiçbirinin aydınlatılmamış olmasıdır. Hepsinde örgütsel bağlar açığa çıkmasına ve bu bağlar devlet katlarına doğru tırmanmasına rağmen, bir veya birkaç kendini bilmez, meczup, 'milliyetçi hassas' tetikçi bulunup, suçlar üzerine yıkıldı. Cinayet tertipleyicileri gizlendi, korundu. Adalet talebinin yerini bulması, Türkiye koşullarında ancak toplumsal muhalefetin iradesini ortaya koymasıyla mümkün gözüküyor. İhtiyaç, Mehmet Ağar'ın 'üstümüze yıkılır' dediği duvardan o tuğlayı çekecek iradenin ortaya çıkarılmasıdır.
Sonuç ve istem:
Faili meçhul bırakılan cinayetlerin, sivil halkı hedefleyen bombalama eylemlerinin, gözaltında kayıp vakalarının, kitlesel kıyım ve katliamların, hapishane katliamlarının, aydın cinayetlerinin çıktığı ortak adres, kontrgerilla olarak belirginleşmektedir. Adalet talebi, her seferinde bu duvara çarpıp engellenmektedir. Dolayısıyla, JİTEM-kontrgerilla yapılanmasının açığa çıkarılması ve dağıtılması, adaletin sağlanması için önemli bir adım olacaktır.
Her seferinde 'Gereken yapılacak' resmi açıklamalarıyla başlatılan soruşturmalar, olaylar bireyselleştirilerek, münferitleştirilerek son bulmaktadır. Bu karanlık tablonun sorumlularının açığa çıkarılmasının önündeki engel hukuki olmaktan ziyade siyasidir. Bu noktada, halkın Susurluk'ta ve Şemdinli'de olduğu gibi, adalet talebi uğruna geliştirdiği mücadele ön açıcı olmaktadır. Ancak yasal dokunulmazlıkların olduğu kadar, fiili dokunulmazlıkların da kaldırılması ve kontrgerillanın kurumsal işleyişinin üstüne gidebilecek bir siyasi irade oluşturulabilmesi durumunda Susurluk-Şemdinli-Ergenekon hattında oluşan düğümün çözümünde mesafe kat edilebilecektir.
1) 1991-96 döneminde gerek Batı'da gerekse Kürt illerinde binlerce aydını, devrimciyi, muhalifi, kontrgerilla yöntemleriyle katleden saldırı dalgasının siyasi sorumluları dönemin DYP Genel Başkanı ve Başbakan Tansu Çiller, önce Başbakan, sonra Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, eski İçişleri Bakanları Meral Akşener ve Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş'tir. Bu sorumluluklarından dolayı sanık sandalyesine oturtulmalıdırlar.
2) Özellikle Kürt coğrafyasında işlenen yargısız infazlar, 'cinayet makinesi' gibi işleyen JİTEM'i işaret etmektedir. JİTEM'in kurucusu olarak bilinen Veli Küçük tutukludur. Veli Küçük işlenen bu siyasi cinayetlerden ötürü yargılanmalı, JİTEM örgütlenmesi dağıtılmalıdır.
3) Hapishane katliamlarının ardından katillerin aklanması, tutsakların yargılanması hukuksuzluğuna derhal son verilmeli, başta 19 Aralık katliamı gelmek üzere tüm hapishane katliamlarında yer alan askerler, emir veren komutanlar ve katliamın siyasi sorumluları olarak dönemin Adalet Bakanları, Başbakanları ve Genelkurmay Başkanları yargılanmalıdır.
4) Hrant Dink cinayeti dosyası genişletilmeli, sadece Ogün Samast, Yasin Hayal gibi tetikçiler değil, Albay Ali Öz, İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek, İstanbul Valisi Muammer Güler ve Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah gibi sorumluluğu olan tüm isimler sanık sandalyesine oturtulmalıdır.
5) Musa Anter cinayetinin devlet tarafından işlendiği Susurluk raporunda açıkça itiraf edilmiştir. Bu cinayetin JİTEM tarafından işlendiği tetikçi A. Aygan'ın itiraflarıyla sabittir. Bu cinayette yer alanlar, JİTEM kurucusu Veli Küçük ve Arif Doğan bu cinayetten dolayı yargılanmalıdır.
Atılım
Yazdır | kEditor | 16.08.2008, 17:27:00
Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
|
|
|