Altın Leopar Ödülü Meksika'ya gitti
İsviçre'de düzenlenen 61. Locarno Film Festivali'nde ödülleri alanlar belli oldu. Festivalin büyük ödülü Meksikalı Enrique Rivero'nun yönettiği 'Parque Via' adlı filmin olurken, 'En İyi Erkek Oyuncu' ödülüne Türkiyeli aktör Tayanç Ayaydın değer görüldü.
Festivalin büyük ödülü 'Altın Leopar', Meksikalı Enrique Rivero'nun yönettiği 'Parque Via' adlı filmin oldu. Bu film ayrıca FIBRESCI Ödülü'nü de aldı. 61. Locarno Film Festivali'nde 'En İyi Yönetmen' ödülünü, 'Elle Veut Le Chaos' filmiyle Kanadalı Denis Cote, 'En İyi Kadın Oyuncu' ödülünü, 'Mar Nero-Siyah Deniz' filmindeki rolüyle Illaria Occhini aldı. 'Siyah Deniz' filmi, 'Ekümenik Ödülü'nü de kazandı. 'Jüri Özel Ödülü'yse '33 Sceny Z Zycia-33 Scenes from Life' filmiyle Malgoska Szumowska'nın oldu. 'Özel Mansiyon'sa Güney Koreli yönetmen Noh Young-seok'un 'Daytime Drinking'le Çinli yöntmen Pan Jialin'in 'Feast of Villains' filmlerine gitti. 'Altın Leopar' için yarışan Alper Özcan'ın 'Sonbahar' filmi, 'CICAE Ödülü'nü (Halk Ödülü) kazandı.
'Sonbahar'a Variety'den övgü 'Sonbahar'daki karlı dağların üzerindeki melankolik havanın verdiği doyurucu duygu, aynı zamanda Türkiye sinemasında etkileyici yeni bir sesin doğduğunun habercisi. Bir siyasi tutuklunun çökmüş halini yine benzer şekilde pek fazla umut barındırmayan bir bölgeye geri dönüşünü etkileyeci bir biçimde anlatan film, genç yönetmen Özcan Alper'in bu güçlü çalışmasında güzel bir biçimde iç dünyayla doğayı dengelemiş. Bazen diyaloglar fazlasıyla açıklayacı olsa da, Alper'in içgüdüsü filmi doğru yerlere yönlendirmiş ve oyuncularla emin bir şekilde çalışmış. Adana'dan ödül alan bu film, bolca ödül kokan bir festival yolculuğuna çıkmış bulunuyor.
Film ayrıca, Tayanç Ayaydın ile 'En İyi Erkek Oyuncu' ödülüne değer görüldü. Televizyonda 'Aliye' ve 'Sıla' dizileriyle anımsanan Ayaydın; İngiliz yönetmen Ben Hoskins'in imzasını taşıyan 'The Market: A Tale of Trade-Pazar: Bir Ticaret Masalı' adlı filmdeki yorumuyla bu ödülü kazandı. Genç oyuncu Tayanç Ayaydın, filmde, küresel pazara kendini teslim ederken inandığı her şeyi yitirme noktasına gelen Doğu Anadolu'daki uyanık tüccar Mihram karakteriyle ödüle uzandı. Filmin İngiliz yönetmeni Ben Hopkins, daha önce Pamir Kırgızları'nın yaşamını anlattığı 'Ölü Bir Kuzuyu Değerlendirmenin 37 Yolu' adlı belgeselle 2006 Berlin Film Festivali'nde ödül kazanmıştı.
'Sonbahar' filminin hikayesi
On yıl sonra solcu eylemlerinden dolayı hapiste kalan Yusuf, ciğerlerindeki rahatsızlıktan ütürü tahliye oluyor. Doğduğu bol ormanlı Karadeniz bölgesine dönüyor ve annesinin evine varınca 'Ulysees'deki sadık köpeğe karşın evinin yaşlı köpeği pek umursamıyor dönüşünü. Yusuf'un yaşlı annesi daha duygusal karşılıyor oğlunu, ancak Yusuf'un ihtiyacı olan iç beslenmesini karşılamıyor. Yusuf burada doğmuş olsa bile, aslında artık o izole dünyaya dahil olmadığını hem kendisi, hem de cevresindeki yaşlılar çabukça anlıyorlar. Bir buluşma/iletişim özlemiyle eski arkadaşı Mikail'e bağlanıyor. Bu arkadaşı, ikisi için Rize'nin kıyısında bir otel odası ve iki fahişe tutup tamamlıyor geceyi. Eka, Yusuf'la birlikte olması gerekiyor o gece, ama Yusuf'un yüzeysel bir macereya ilgisi yok. Yusuf tekrar canlanır gibi olur ve Mikail'i karlı dağlara götürmeye ikna eder, ancak bu yolculuk ciğerlerini daha da zorlar. Tekrar Eka'yla buluşur. Eka Yusuf'a sanki bir Rus romanından çıkmışsın diyor, oysa bu tarif ikisi için de geçerli ve çoğu Rus romanlarında olduğu gibi, bu filmde de kışın sonunda bahar geleceğine dair pek umut yok.
Alper filmini iki olağanüstü sahneyle bitiriyor, her iki sahne de kendi tarzıyla önüne geçilemeyen kaderin gücünü yorumlar gibi. Film 1990'larda geçiyor, ancak Türkiyeli olmayan seyirciler için filmin bu dönemde geçtiğini anlaması güç. Komünizmin hala karakterlerin üstünde ağır bir etkisi var. Bunu Eka 'hayatın en güzel... delimisin' derken bunu dile getiriyor. İşte burada anlıyoruz ki, sadece Yusuf (televizyonda gördüğümüz) Vanya Dayi'ya benziyor. Aslında milletler/ülkeler de Vanya Dayı'ya benziyor: Gerçekleşmemiş/boşa çıkmış bir 'idealizm'in gölgesinin peşini bırakmayan, kaybettiklerini geri alamayan birer hayalet gibi. Bu ilk filminde, tiyatro kökenli Onur Saylak çok güçlü bir biçimde gücünü kaybetmiş bir adamın hayata dönüşünü oynamayı başarmış. Mesela televizyonda balet izlerken gözlerine kısa bir yaşam kıvılcımı gelir, ancak günlerin çoğunu koltukta bitkin halde yatarak geçiriyor, gittikçe tükenmiş yüreğin derinliklerine inerek. Eka rolündeki Megi Kobaldze iyi bir şekilde tamamlamış filmi. Sessiz yüzü sanki bir canlı kayıplar müzesi gibi.
Birkaç gereksiz flashback'e rağmen, Alper olgun bir hakimiyetle kamerayı yönlendirmiş, uzmanca bir biçimde sonbaharın yavaşça solan altın-kahvemsi ve koyu yeşil renklerinden kışın kar dolu görüntülerine geçiş yapmış. Müzikse az ve dikkatlice kullanılmış, hiçbir zaman fazla rahatsız etmeden, daha çok duygulara eşlik edercesine.
Kaynak: Gündem Online
Yazdır | kEditor | 19.08.2008, 14:49:00
Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
|
|
|