kEditor - Yazılar / Makale / Nietzsche Felsefesi ve Irkçılık

http://www.keditor.com/yazilar_127.html


Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yazılar / Makale

Nietzsche Felsefesi ve Irkçılık


Hasan Oğuz

Friedrich Nietzsche (1844-1900), 19. yüzyılın ikinci yarısında yaşadı. Merdivenlerini 20. yüzyıla dayamıştı. Gelecek yüzyılın olası gelişmelerinin ip uçları kendini gösteriyordu. Nietzsche çoktan bunun farkına varmıştı bile. Çöküşün ve krizlerin yüzyılında oluşturdu felsefesini. Onun felsefesi akla karşıydı, yani usdışıydı. Usdışı felsefe, insanlığın bunalım içinde kıvrandığı bir dönemde karşılık buldu. Savaşların, hastalıkların, açlığın, bunalımların egemen olduğu ve insanın güçsüz kaldığı bir süreçte yalancı bir peygamber olarak görüldü. Yalancı peygamberlerin ne coğrafi bir mekanı vardır ne de zaman dilimi. Onlar zamana göre kılıç sallayanlardır.

Dün görülen bugün de görülebilir. Ne tesadüf ki bu yalancı peygamberler ikibinli yıllarda tekrar hortlatıldı. Benzerlikler şaşırtıcı. İçinde yaşadığımız yüzyıl, 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarındaki koşullara oldukça benziyor. Ancak bu sefer insanlık daha da umutsuz. İşçi sınıfı ve emekçi halkların kurtuluş devrimleri şimdilik yakın bir dönemin gündemini oluşturmuyor. Çöküntü derin, umutsuzluk egemen, yılgınlık yaygın. Bu toplumsal ortam politikada, kültürel faaliyetlerde ve felsefi alanlarda giderek ağırlaşıyor. Hem bireyin yıkımına hem de toplumun çöküntüsüne yol açıyor, buna uygun yeni düşünceler üretiliyor. Eskilerde kalmış olan gerici fikirler yeniden palazlandırılıyor. Yeniden boyanarak piyasaya sürülüyor. Bu fikirlerden birisi olan usdışı felsefe böyle bir dönemde yeniden diriltildi. Bu düşüncenin kurucu babalarından birisi sayılan F. Nietzsche, yıkıntı ve çöküş yüzyılı olarak başlayan 21. yüzyılın gözde bir filozofu olarak belirgin bir ağırlığa sahip olmaya başladı. 21. yüzyılın yeniden parlayan filozofu olarak ilan edildi. Bu kuşkusuz nedensiz değildi. Bu rastlantısal da değildi:

Gerçekten geri bıraktırılmış üçüncü dünya aydınlarında ve yenilmiş solun taraftar kitlesinde yeni bir “kurtuluş peygamberi” olarak yakın bir ilgi odağı oldu Nietzsche. Biraz da umutları yıkılmış, gözleri bulanık, kulakları duymayan ve vicdanları satışa çıkartılmış aydınların ruhlarının temizlendiği bir mekana dönüştü onun tezleri. Asılır gibi yapılırken ipe sarılan ve aman dileyen ip cambazlarıydı bunlar. Çözümsüzlüğün arttığı, çaresizliğin dirhem dirhem geliştiği kriz dönemlerinde düzenbaz solculuk ile aynı çanaktan yalanan bu aydınlar, ikiyüzlü ve riyakar bir konum kazandılar.

İşte bu aydınlar, 12 Eylül gibi zorun en ağır işlediği dönemlerde ruhlarını pazara çıkarmakta asla bir beis görmediler. Son 27 yılda bu köprülerin altından kimler geldi kimler geçti. Ancak acı itiraf esas olarak şimdi başlıyordu; çünkü bu dönekler takımı 2007 yılında kendilerini aklama ve paklama icraatına girerken, sanki bizlerin hafızlarının yok olduğunu sandılar. Bunlar ruhsuz ve sefildiler. Bunlar korkak ve alçaklardı. Zira usta romancı Dostoyevski’nin belirttiği gibi “çaresizlik hepsini ruhsuzlaştırmıştı.” Ama en ağır zulüm ve çaresizlik ortamında bile, mesela Diyarbakır ya da Metris zindanlarında bulunan yoldaşlarımızda ya da idam edilen genç yoldaşım Erdal Eren’in haykırışlarında bu korku ve ihanet yoktu. Onlar yıldızların egemen olduğu göğe haykırıyorlardı; “biz ezilen ve yoksul halkların sesiyiz, biz Marksist Leninistiz, duyun bizi.” Duyanlar duydu, duymayanlar ise vicdanları musalla taşında sorguya çekildi, çekilecek.

İlginin gerçekleştiği dünyaya baktığımızda bu daha da ilginç olmaya yöneliyor. Durumu yeniden vurgulayalım; savaşların, yıkım trajedilerinin, baskı ve zulüm kararlarının, işgallerin, işsizlik ve hastalıkların, kısaca insanoğlunun güvenle yarına bakamadığı ve tüm umutlarının tükenme sınırına gelip dayandığı güvensiz bir dünyada Nietzsche felsefesinin boy vermesi elbette nedensiz değildi.

Din, bir yandan insanlığa yalancı bir cenneti vaad ederken (iktidar ve güç odakları, sermayenin besleyip büyüttüğü din baronları); ‘bu dünya yalancı dünyadır, gerçek dünya öbür dünyadır, siz cenneti orada yaşayacaksınız, ona hazırlanın’ diyerek sömürü ve zulüm düzenlerinin hayatiyetini sürdürmelerine olanak sağlarken, diğer yandan devrimin yenilgisinden yeni bir ‘umut’ çıkaran, ama bu umutlarını zalimler dünyasında kişisel ikbale bağlayan ve kendilerine yeni şatolar ikame eden ‘ilerici aydınlar’ ise yeni bir “dinsel ateizme” sarılarak (ne de olsa eski solculardı ve ateizm onlara eskiden bulaşmıştı. Dolayısıyla bu tezleri hızla Nietzche’de buldular) dolaylı da olsa baskı ve sömürü düzenini yaşatmaya çalıştılar elbirliğiyle. ‘Sol’cu aydın döküntülerinin işçi sınıfına ‘sol’dan bir darbesi anlamına geliyordu bu.

Bir yanda “ulusal-etnik” söylem ile ırkçılığa yöneliyorlardı, bir yandan da felsefi boyutta yeni bir “dinsel ateizm” (bu kavram Nietzche’ye aittir, sanıyorum daha önce Dostoyevski de bu kavramı kullanmıştır) veya “etnik ateizm” (son kavramlaştırma bana aittir. Bu kavramla muradım, etnik -ırk- teorisini savunan ateist dönek solculuğu kastediyorum) söylemi ile faşizmle bağlarını kuruyorlardı. Faşizmin adı özel güvenlik şatolarında ya da boğazın yalılarında oturan büyük burjuvazinin ‘vatan-millet’ adına güvenliğini sağlayan silahlı gücün (militarizmin) savunulmasına kadar uzanıyordu. Çoğu zaman da bu sol adına yapılıyordu. Düşkün ve yenilmiş aydınlarda bu ruhsal bir rahatlamaya bile dönüşebilmekteydi. Vicdanlarını rahatlatırken ruhlarını da temizliyorlardı. İmana gelenler işte bu Atatürkçü ateistlerdi. Ya da Atatürkçü baronlar. Bunlar açısından iman Atatürk milliyetçiliğine biat etmek demekti. İşte ruhun temizliği böyle bir ruhsuzlaşmaydı.

Gerçekte 21. yüzyılın korkak ve dönek aydınları, kendilerine Nietzsche’nin felsefesinde bir temel buldular; bu temel, devrimci sınıfa ve onun aydınlarına olan kinci (kinizm-nihilizm) yanını oluştururken, diğer yanını da yeni bir ahlak (siz ahlaksızlık olarak okuyun), bilinemezcilik-gizemcilik oluşturuyordu. Buradan hızla postmodernizme doğru kulaç atıyorlardı. Ortak söylemleri ise şuydu; “bütün ideolojiler çökmüştür. Uğruna mücadele edilecek hiçbirşey yoktur!” Bunun karşılığı ise koca bir yalandır, daha doğrusu koca bir hiçliktir. Daha önce Heidigger üzerine yaptığım çalışmada gösterdiğim gibi “hiçlik=umutsuzluk” olan bu teori Heidigger tarafından savunularak Nazizm’e giden yolun taşlarını döşemiştir. Heidigger’in esin kaynağı ve hocası ise Nietzsche’dir.

Şimdi bu yazıda, ırkçılığın felsefi temellerine yol açtığı gibi postmodernizmin de ilk yaratıcı önderlerinden sayılan F. Nietzsche ve felsefesine, işçi sınıfının teorik ve pratik süzgecinden bakmaya ve irdelemeye çalışacağım.

İlk önce kanımı belirtmeliyim; Nietzsche’nin savunmuş olduğu düşünce sistematiği, usdışıcılıktır. Yani akla düşmandır. Usdışıcılık ise ırkçı-faşist teorinin yaratılmasının temel referansı ve mihenk taşıdır.

***

Şimdi işe bu noktalardan başlayabiliriz;

1936 yılında faşizmin ideologlarından Alfred Rosenberg, H. S. Chamberlain üzerine bir kitap yazar. (Kitabın orjinal ismi ‘Gestalten der İdeoloji’dir. 2. Basım. 1936. Münih. Türkçeye çevirmek istersek ‘İdeoloji’nin Biçimleri’ olarak ifade edebiliriz.) Rosenberg, bu kitapta faşist ülküdaşlarına uyarıda bulunarak, nasyonal sosyalizmin gerçek atalarının bilinmesini ister ve isimlerini sayar; bu sıralamada Richard Wagner, F. Nietzsche, P. A. Lagarde ve H. S. Chamberlain vardır. (Bu eserden aktaran G. Lucas. Aklın Yıkımı-II. Payel y. s.315)

Alfred Rosenberg bu eserde Chamberlain’in ırk teorisine dayanan felsefesini açıklar. Bu düşüncenin çıkış noktası dirimselciliktir. (Not: Dirimselcilik, canlıların varlığını kavramanın ancak bu canlılara özgü, kendileri de canlı olan bazı ögelerle olanaklı olduğunu savunan felsefi kuramıdır.) Yani ona göre canlı varlık olan insanı kavramanın yolu; canlı öğeler olarak ifade edilen insanın, ırk ve ırka dayanan açıklamalarla mümkün olduğudur. İnsanı kavrayacaksanız önce onun ırkına döneceksiniz! Hangi ırktan gelmişse, o insanların üstün veya efendi mi yoksa köle ve alçak mı olduğuna karar verilecektir. Sarı-Germen ırkındaysanız efendi, siyah veya Yahudi (ve diğerleri) ırkındaysanız yok edilmesi gereken köle ve alçak ırklardansınızdır. Nitekim Yahudi halkından çocuk ve kadınların bile gaz odalarına atılmasında esas düşünce bu yaklaşımdan ileri gelmiştir. Rosenberg’in Hitlere temel sağlayacak söylemi budur. Buraya kadar durum açıktır. Bu teorinin ilk öncülerini ise zaten Rosenberg yukarda zikr etmişti.

Ancak ilk bakışta Nietzsche ırk teorisine karşıymış gibi görünüyordu. Ama bu hem dar bir anlamı ifade ediyordu hem de nesnelliğe /gerçeğe dayanmıyordu. Elbette onda varoluşunun ilk vurguları; estetizm, muhalifçilik ve sosyal darvinizm olmuştur. Ancak bu temeller bile (mesela sosyal darvincilik) Nietzche tarafından bu mantıkla ele alınmıştır. Onda görülen ırk kavramı, karmaşık ve dağınıktır ve bir senteze henüz dönüştürülmemiştir. Bunu H. S. Chamberlain yapacak ve buna felsefi bir temel kazandıracaktır. Bu teze göre; usdışı felsefe ile faşizm (nasyonal sosyalizm) arasında ideolojik bir bağ vardı ve bu bağ belirgin hale getirilmeliydi. Nitekim Chamberlain (bundan böyle C. ile anlatacağız) “Ari Germen” öğelerini öne çıkaracaktır. Bu düşüncelerinden dolayı ona derhal Demir Haç nişanı verilir. O Yahudi düşmanlığını bilinçlere işlerken, düşüncelerini daha da sistemleştirir. 1923 yılında Hitler ile görüşme yapar. Sonra ise Yahudi halkının yok edilmesi kararına (soykırımına) giden yolun açılmış olmasıdır. Kanıma göre gerek Hitler gerekse Rosenberg, ilk uygulama pratiklerini İttihat Terraki güçlerinin Ermenilere karşı gerçekleştirdikleri soykırım tecrübesinden öğrendikleri varsayılabilir. Bu konu başlıca ele alınacak bir düşüncedir. Onu başka bir zaman dilimine bırakacağız.

Demek ki C. o güne kadar sistematik hale getirilmemiş ırk teorisini, sentezsel bir düşünceye kavuşturmuştur. Ataları olarak da Nietzsche ve diğerleri belirtilmiştir. Peki ama bu sebepsiz midir?

Şimdi burada Nietzsche’ye biraz daha yakından bakalım;

Burada Nietzsche’nin (bundan böyle N. ile ifade edecegim) uzun uzun söylemlerini anlatmayacağım. Eserlerinde binlerce belge okurlara sunulmuş vaziyettedir. 2008 yılında yayınlanacağını tasarladığım (aslında 2005 de yazıldığı halde, bekleyen) “Postmodernizm, Felsefe ve Nietzsche” adlı eserimde bu kanıtları yeterince gösterdim. İsterseniz burada N’nin ana mantığını irdeleyelim;

N. kapitalist dönemin kültür eksikliğini eleştiri ile yola çıkmıştır. Eleştirisinin ana hedefi işçi sınıfı hareketi ve onun teorik hazinesinedir. Yani sosyalizmdir. Yalnız sosyalizme değil gerçek anlamda demokrasiye de karşıdır. (Hitler’in pratiği veya söylemine bakın, hemen hemen aynı şeyleri görebilirsiniz.) Onun muhalifçiğinin temeli budur. Protestonluğu yenilemek isterken, o, ateist sloganlarla yeni bir din yaratma anlayışı ile yol çıkmıştır. Ateizm, zaten yenilgi yıllarında hemen bütün sol kuşak üzerinde etkili bir araca da dönüşmüştür. Bizim ülkemizde ise ateizm, adeta ilericiliğin temel bir kriteri olarak ele alınmıştır.

N.’de iki şey öne çıkarılmıştır; ilki bilinemezciliktir. Başka bir deyişle gizemcilik. İkincisi de bir Mit yaratma hedefidir. Her nesnel gözlem onda gizemci bir mit düzeyinde ele alınır. İntikamcı ve kıyımcı bir anlatıma dayanır. Onda belirgin bir nihilizm vardır. Bu iki şeyin birleşiminden C. ırk teorisini yaratır. İp uçlarını ise N’de bulur. C’nin bu buluşu doğal seyrinde gelişir ve kanımca bu yanlış da değildir. Gerçekte o, N. felsefesinin doğal sonucunu açıklamıştır. Mesela N’ nin ‘Ahlakın Soykütüğü Üstüne’ eserinde “Sarışın Yırtıcı Hayvan” nitelemesi vardır. Bunu doğal olarak Naziler Alman ırkıyla özdeşleştirmişlerdir. Pratik ise bunu doğrulamıştır. Onun anlatımının özü şuydu. N. şöyle diyordu; “Bütün soylu ırkın temelde, av ve zafer için tutkuyla dolanan görkemli yırtıcı hayvan, sarışın canavar olduğu görmezden gelinemez.... Bütün bu soylu ırkların temelindeki sarışın ırktan korkmayı sürdürmek, ona karşı tetikte durmak için haklı gerekçelerimiz olabilir. Ama kim tercih etmez korkmayı, üstelik bir de hayran olabiliyorsa, korkmayıp da; sürekli onun iyi yetişmemiş, küçülmüş, körelmiş, zehirlenmiş iğrenç görünüşüne tutsak olmaya?” (Age. Say y. s.50-51) Bu özünde sarı ırkın diğer halklara üstün olduğunu anlatan bir yorumdur. Nitekim eserinde uzun uzun bunları anlatır. Zira adı geçen bu eser buram buram “üstinsan” veya “üstün ırk” söyleminin temel eseridir. Kanımca bütün eserlerinden daha önemlidir bu anlamda. Yine o ‘Ecce Homo’ eserinde “Ben safkan bir Polonya soylusuyum, bir damla kötü kan yok bende, çok az Almanda olduğu gibi” diye yazacaktır. ( Age. Say y. s.16) Burada N. “Alman mıydı Polonyalı mıydı” tartışmalarını bir tarafa bırakalım. Bu sözün anlamı üzerinde durmak önemlidir. Keşke konumuz Türk ırkçılığı olsaydı bu bağlantıları daha iyi resmedebilirdik. Ancak konumuz şimdilik bu değil.

Ayrıca N. sosyal darvinizme yönelir. Bunun özünü Darwin doğada yaşayan canlıların uyum ve eleme teorisini ifade ederken o, bundan toplumlarda güçlü olanın güçsüzleri yok edeceğini ve güçlüye uyum (boyun eğme) sağlayacağı düşüncesini çıkarmıştı. Sosyal darvinizm yıkıcıydı ve toplumda güçlü olanların güçsüzleri yok etmesine dayanıyordu. Bu tam bir terör düşüncesidir. Soylu ırklar güçlüdür, soysuz ırkları ise güçsüzdür ona göre. Güçlü olan güçsüzü yok etmelidir! Lucas bu sorunu şöyle açıklar; “Darwin, teorisini doğa ve toplumu büyük ve bütünleştirici bir süreç olarak kavramaya yardımcı olurken, sosyal darwvincilik, ilerici kentsoylu düşüncenin ulaştığı birleşik bir dünya tarihi kavramını felsefi olarak yok etmiştir.” Bu aslında şoven bir saldırganlık ya da dünyanın fethidir. “Yeni Avrupa” fethi de Almanya’nın sınırlarını aşarak bunun üzerine inşa edilir Hitler tarafından. Nitekim C. buradan ari ırkların (sarı ırkların) köle ırklara boyun eğdirmesini çıkaracak ve bunu biyolojik bir sav ile de kanıtlamaya çalışacaktır! Çünkü işçiler (ki ona göre işçiler hangi ırktan gelirse gelsinler kendileri de köledir ve köle ırkların bir parçası olarak ele alınır. Zira işçiler ari ırktan gelmiş olsalar bile onlar kültürel ve politik olarak köle ırkların söylemlerini ve haklarını savunmuş olmalarından dolayı) biyolojik olarak köleleştirilmesi için yaratılmışlardır!

Bilindiği gibi N. emperyalist-kapitalist dönemin yalancı ve gizemci bir peygamberine oynadı. Onun emperyalist Mit’i; soyut, genel ve şiirseldir. O yine ‘Ecce Homo’da “... erdemli diye saygı duyulan insan türüne aykırı bir yaradılıştayım” diyecektir. (Age. s.7) Çünkü o insana düşmandır. Çünkü ileri sürdüğü o insanlar yoksul sınıfların sınıf bilinçli işçileridir. Zira “üst insan” söylemi, alt ve üst sınıfların veya insanların ya da alçak veya üstün ırkların varlığına izdüşüm yaratacaktır. Bu niteliksel ayrım, “güç istenci” ile birlikte doğal mecrasında karşılık bulacak ve nasyonal sosyalizme felsefi bir temel sağlayacaktır.

Hitler’in en yakınında bulunan ve onun hayatını yazan gazeteci Hermann Rausching’in, “toplama kamplarındaki barbarlık” ile ilgili sorduğu bir soruya verdiği cevap anlamlıdır; “Beni pis barbar sanıyorlar... Evet, barbarız. Bu şerefli bir addır. Dünyayı biz canlandıracağız.” (Akt. Lucas. Age. s.350-351) Şimdi burada anımsamaya çalışalım; bu düşüncenin ilk babası N. diyorsak bu yanıltıcı mıdır? Ne diyordu Nietzsche; “yaratılıştan bir savaşçıyım ben. Bir iç güdüdür bende saldırı.” (Ecce Homo. s.22) Bir başka yerde ise şöyle der; “Bütün yazılmış şeyler içinde yalnız, kanla yazılmış olanı severim. Kanla yaz; göreceksin ki kan ruhtur.” (Böyle Buyurdu Zerdüşt. Cem y. s.55)

Evet, N. usdışıcılığın düşünce temellerini atmış ve felsefi yapısını kurmuştur. Hitler ise bu düşüncenin pratik boyutunu tamamlamıştır.

Postmodernizm felsefesi usdışıdır ve bilenemezcilik üzerine kurgulanmıştır. İlk ve temel düşmanı ise bilimdir. Yani akıl ve düşünmedir. Mesela Wittgenstein bir yazısında şöyle der; “Düşünme kargaşa yaratıcı en büyük etkidir, en büyük baştan çıkarma olduğunu bile söyleyebiliriz. Kötülüğün ta kendisi olan düşünme eylemi insanın en büyük suçu, temel günahı haline gelir.” (Akt; G. Lucas.Aklın Yıkımı- II Payel y. s.379)

Bu düşünce biçimini savunan küçük burjuva aydın tabakasını ise Lucas şöyle yorumlar; “Kentsoylu aydın kesimi, toplumdaki derin kargaşa ve kaos karşısında tekelci kapitalizmin peygamber rolünü oynayan usdışıcılığa (umutsuz) ideolojik bir tampon olmuştur.” (Aynı yerde)

Bunun en büyük anlatımı genellikle gerici bir temelde ileri sürülen “ulusal gurur” (milli his) veya “ulusal duygudur” (milli duygu.) Nitekim Hitler’in yaptığı da bundan farklı olmamıştır.

Usdışı ideolojinin özü, Nietzsche’den bu yana baş düşmanı sosyalizm oldu. Sınıf mücadelesinin gerilediği her dönemde bu yaklaşım görülebilmektedir. Bu dönemlerde küçük burjuva sınıflarda, özellikle aydınlarında, ahlaki ve entellektüel düzeyin sürekli düşmesi de bununla bağlantılıdır. Ama sorun salt düzeyin düşmesiyle ilgili de değildir; yeni konum kazanma duygusu hem ahlaki hem düşünsel boyutta bu güçleri hızla karşı devrimci saflara itmiştir. Bunun en güzel örneğini ülkemiz yaşamaktadır.

Kuşkusuz akıl, politik tarafsızlık değildir. Aklın gelişme zemini işçi sınıfı davasının içindeki ilerleme zeminidir. Zira akıl, ancak bu varoluş sürecinde kendini üretme imkanına sahip olabilir ve onu insanlığın hizmetine sokabilir. Oysa usdışıcı felsefede, aklın yanında veya karşısında yer almak hem felsefenin özünü hem de toplumsal gelişmelerdeki rolünü belirlemiştir. Akıl, efendi-soylu ırklara rehberlik ederse kabul edilecek, değilse yok sayılacaktır. Elbette akıldışı felsefe, doğrudan hem sınıf mücadelesinin bir yansımasıdır hem de onun felsefi bir karşılığıdır. Çünkü o, diyalektik materyalizmle aralıksız bir çatışmadan doğmuştur.

Usdışı felsefe bir evrim içinde oluşmuştur. İdealist felsefenin gelişmesi 1789 Fransız Devrimi’ne paralel olmuştur. Bu anlamda rastlantısal değildir. Onun kökleri, diyalektik ve tarihsel ilerleme kavramına karşı mücadelede yatar. Bu Schelling’den, Schopenhauer’e ve Kierkegaard’a kadar dayanır. 1848 Devrimi ile gücü sınırlanmıştı. Yenilgi dönemindeydi. Özellikle 1871 Paris Komünü ile usdışı felsefeye karşı köklü karşı argümanlar daha da hız kazandı ve güçlenmeye yol açtı. Diyalektik ve tarihsel materyalizm hızla güçlenen bir düşünce biçimi oldu. 1917 Ekim Devrimi ırkçı ve usdışı teorileri tümden yenilgiye uğratmıştı. (Daha önce değişik yazılarımızda 20. yüzyılda pozitif aklın, başka bir deyişle modern aklın yıkımsal tarihini de anlatmıştık. Bunu aklın araçsıllaşması olarak ele almış ve eleştiriye tabi tutmuştuk. Çeşitli yazılar yanında yukarda andığımız eserde yeniden uzun uzun anlatma fırsatı da yakalamıştık. Ama şimdilik konumuz bu değil.)

Ancak unutmayalım ki 19. yüzyılın sonunda tarihsel materyalizme karşı usdışı düşüncenin temellerini Nietzsche atmış oldu. Bu ara dönem (1871-1917) yıkımların, savaşların ve kaos’un egemen olduğu bir dönemdi. Bir yanda kapitalizm yeni bir evreye doğru ilerlerken (emperyalizm) yıkımı ve krizi alabildiğine artırmış, diğer yandan ise dünya bir savaşa kapısını aralamıştı. Diğer yandan devrim ilerliyordu. Sosyalist ve ulusal devrimler kapıdaydı.. Ama Lenin’in de belirttiği gibi devrim kendi karşıtını da güçlendirerek gelişiyordu. Sonuçta insanlık büyük bir yıkımla karşı karşıya kaldı. Ama umutlar da aynı oranda ayaktaydı. Bu koşullarda karşı devrimin yeni ve şiirsel dili, miti uç vermeye başlamıştı. N. artık gündeme hızla giriyordu. Şimdi ise (ikibinli yıllarda) benzer bir süreçle yeniden karşı karşıya bulunmaktayız. Devrimsel süreçler patinaj yapıyordu. Umutsuz ve güvensiz bir dünyada bir yandan etnik milliyetçilik ve dinsel söylem ağırlık kazanırken, diğer yandan ise yenilgi sonrasında küçük burjuva sol aydınlar arasında da yeni bir felsefe (usdışıcılık-Nietzsche felsefesi) uç vermeye başladı. Bu ilerlemeye karşı yeni bir usdışı düşünce temelleriydi adeta. Umutsuz ve kaderci, korkak ve teslimiyetçi, ama bir o kadar vicdanları körelten felsefe... Temel ayrım şuydu; insanlığın geleceğinde idealist diyalektik mi yoksa materyalist diyalektik mi söz konusu olacaktır? Aslında bütün mesele buydu.

Usdışı olan idealist diyalektiğin ortak motifleri şunlardı;
  1. aklın kötülenmesi,
  2. sezgiciliğin yüceltilmesi,
  3. sosyal ve tarihsel ilerlemenin reddi,
  4. burjuva / aristokratik sınıfların bilimselciliği,
  5. ve Mit’lerin yaratılması.
Bu felsefenin omurgası da kinik / intikamcı bir temele dayanacaktır. Zira bu öngörüler N.’nin sözlerinde oldukça fazla bulunmaktadır.

Denilebilir ki postmodernizmin ilk anayatağı olan usdışıcılık, 19 ve 20 y.yılın gerici felsefesinin ana akımlarından birisi olmuştur. Merkezinde Nietzsche ve Heidigger durmaktadır. Bu, faşizm felsefesinin de temelidir. Emperyalist dönemin ırkçı felsefesidir. Teorisi yukarda belirttiğimiz gibi dirimselciliktir. Yani canlıların varlığını kendileri de canlı olan bazı öğeler ile açıklanmaya dayanan kuramdır. Bu öğeler ırk kuramıdır. Yolu da Hitler’e çıkmıştır.

Peki ama Marksizm’in ölçütünün doğruluğu nedir? Bu soruyu bilinçli soruyorum. Bunun çok kısa bir cevabı vardır; ölçütü sadece ve sadece pratiktir. Pratik ise diyalektik materyalizmin temel taşıdır. Demek ki kuram ile eylem arasındaki geçişsel bağ, nesnel gerçeklik ilişkisinin açıklanması demektir. O halde bu gerçeklik idealist felsefe ile bağını koparmadan ilerleyemezdi, öyle de oldu. Oysa daha önce belirttiğimiz gibi diyalektik akıldışı (usdışı) felsefeye dönüştürülmüştü.

Burada N.’ye yeniden, bu sefer başka bir kaygı ile döneceğim; o, belirttiğimiz gibi materyalizme karşı usdışı mitler yaratmıştı. Hedefini aklın egemenliğine ve nesnelliğe yöneltmişti. Hatta o, kapitalizmi bile eleştiriye tabi tutuyordu. Dahası kapitalizmin gerici eleştirmenlerine (tutucu kapitalizm taraftarlarına) karşı temel bile sağlıyordu. Buradan bir güç elde edilebileceğini öngörüyordu. Ama öyle bir sürece girmişti ki onun eleştirleri sosyalizm düşmanlığına yol açtı. Yenilgi yıllarında bir güç elde etti. Aynen şimdilerde (bizde de) olduğu gibi... Hem ateist olacaksın, hem kapitalizmi eleştireceksin. N’ nin yaptığı da bu değil miydi? Yenilmiş ve ruhunu satmış olan “solculara” bundan daha güzel hangi temel olabilirdi. Nitekim bu aydınları daha önce Marx şöyle anlatmıştır; “Hem dar kafalı hem ideolog, hem ateist boş konuşmağa inanmış, hem mutlak cahil, hem mutlak filozof.... İşte bizim Arnold Ruge bu.” (Marx. Sürgündeki Büyük Adamlar. 1997. Sol y. s.53-70)

Almanya’da Nietzsche ve Heidigger, Fransa’da ise Bergson ile doruğa ulaşmışlardı. Onlar hem nesnelliği anlatıyorlardı hem de sosyalizmin sözde çıkmazlarını. Bu eleştiri şimdinin umutsuz sosyalizm eleştirmenlerine örnek de teşkil ediyordu; “sosyalizm imkansız olan bir gerçekliktir!” Açıkcası ben bunlara cevap vermek bile istemem. Sadece onlar burjuvazinin sofralarında elde ettikleri kemik kırıntısından vazgeçemeyecek kadar ruhlarını pazara çıkarmış küçük adamlardı. Yani ruhsuz cücelerdi. Hepsi bu. Ancak yine de bunlara o günün koşullarında en güzel yanıtı direniş savaşçısı ve daha sonra Hitler tarafından kurşuna dizilen sevgili yoldaşımız Georg Politzer verecektir;

“Yaşamla bütünleşmek, onunla birlikte dalgalanmak, yaşam söz konusu olduğunda, kayıtsız ve soğuk kalma anlamına gelir. Gerçek duygular evrensel duyarlığın içinde yok olur. Belli bir sürede Yadudi Soykırımı bir devrimle aynı biçimde gerçekleşir; insan süre öğelerini bireysel renkleri içinde anlamaya çalışırken, karmaşık özelliklerinin dinamiklerine hayran kalırken bundan birinin soykırım ve diğerinin ise devrim olduğunu gerçekten unutur.” (G. Lucas .Age. cilt I. s.33)

Günümüzde dinin bu kadar yıkıcı rolü ve kapitalizmin bu derece vahşeti karşısında şimdilik yenilmiş biz devrimcilere karşı ince ve sinsice içimize bir ur gibi giren usdışı ırkçı teorilerin aldatmacılığı karşısından sadece ve sadece esef duyuyor, üzülüyoruz. Bir kez daha herkesin burada o büyük direnişçi, devrimci Politzer’i anlamaya davet ediyorum.

Nietzsche felsefesine ülkemizde neden bu kadar rağbet edildiğini ise şimdi daha iyi anlıyorum.

Herkese saygılarımı sunuyorum.

hasanoguz@hotmail.com


 
İlgili Yazılar





 Yukarı çık