|
Celal Derviş ve Askerlik
"Kürt halkına karşı yürütülen kirli savaşa ortak olmamak için bedenini ateşe verdi" diye yazıyordu gazeteler ve ajanslara düşen haberler. Acemi birliğini yaparken, o sırada yaşamış oldugu işkenceleri çevresindeki arkadaşlarına anlattığı da söyleniyordu.
Onurlu bir duruşun sahibi olmak elbette önemliydi ama ya 22 yaşındaki hayat dolu gence yakışırmıydı ölüm? Daha önünde upuzun yıllar olmasına rağmen, neden buna gerek duymuştu? Eylemine ve göstermiş oldugu kararlılık karşısında saygıyla eğiliyorum. Ama şairin dedigi gibi: Çok erken bir ölüm." Tıpkı gerilla saflarında ve TSK içinde "zorunlu" askerlik vazifesizliğini yapan gencecik insanların, yaşamlarına erken veda edişi gibi.
Haberde, Celal Derviş'in acemi birliğinde askerlik yaparken karşılaştığı işkencelerden de bahsediliyordu. Okuduğumda, yakalanıp götürüldüğüm ve zorla dört ay askerlik yaptırıldığım günlerim aklıma geldi. Çok uzun zamanda sayılmaz, iki yıl öncesiydi.
Askere alınıp götürülmüşse hele de yaşananlara duyarlı bir gençse, her saniyesi dayanılmaz bir işkencedir. Kendine ait hisetmediğin, seni insanlığından ve erdemlerinden uzaklaştırmak için her anın bir tuzak oldugu yerdir kışlalar. Kapıdan içeri sokulduktan sonra kulaklarına tehditvari bir biçimde şu sözler fısıldanır: "Mantığın bittigi yerdir burası","düşünme, sadece itaat et. Söyleneni yap, gününü say ve kurtul bu cehennemden."
Kendileri öyle adlandırmıştı, onlara göre kışlalar bir cehennem ve oraya düşenlerse cezasını çekmek için gelen günahkarlardı. Farkındalar elbette düşünen ve sorgulayan bireyin daha fazla acı çekeceğinden. Evet farkındalar, kendilerini buralara ait saymayanların her saniye ızdıraplar içinde eriyeceklerinden.
İnsanların iradesinin ve düşünme kabiliyetinin elinden alındığı kışlalarda devamlı her an sana şu empoze ettirilmeye çalışılır: "Şu koskocaman
organizasyona kim karşı olabilir ki?" Senin iraden hiçleştirilirken, kışlalardaki görünmeyen ve hep üsten bakan apoletli generallerin sistemleri gittikçe büyütülür gözünde. O hayatındaki çalınmış onsekiz ayda, hep sana askerin ve asker olan sistemin senin bilinç altında yarattıgı korkuyla bir ömür boyu yaşamak zorunda bırakılırsın.
Deyim yerindeyse anandan emdiğin süt burnundan getirilir. Benliğin iraden dumura uğratılır. Bir daha onların karşısında ayakta durabilecek gücü
kendinde görmemen için paramparça edilmeye çalışılır kişiliğin. Halkın içinde hep derler ya, "askere gitti adam oldu geldi, olgunlaştı". Bakışlar bile çalınır. Korkuyla yaşatılmaya alıştırılırsın. Güce itaat etmeyi öğretirler sana. Gambazlığın her türlüsünü o soğuk kışlalarda görürsün. İhbarcı asker, ihbarcı toplumu oluşturur. Ne de olsa vatanseverliğin bir kıstası da gambaz olmak.
"Ne mutlu Türk'üm" diye sabahtan akşama kadar inletilip durursun. Kürt, Çerkez, Laz isen bile, bazen Türk olduğunu sanarsın. Gözleri yaşarmış, söylemek istemeyen ama söylemek zorunda bırakılan ezilmiş Kürt gençleri lanet ederler kışladan içeriye adımlarını attıkları o ilk güne. Tek tesellileri
bir günün daha bitmesidir. "Kurtulacağız bu cehennemden" diye hep kendilerine teselli verirler.
Şayet Türk değilsen ve "Ne mutlu Türk'üm" sözünü söylememekte kararlıysan, cehennemin içinde bir cehennem daha yaratılır sana. Bu sözleri söylemediğimde, bana söyletebilmek için soğuk karın üstünde çıplak olarak bekletildiğim anlar oldu. O işkenceyi hatırladığımda, ilk aklıma gelen
acıyan bakışlarla insanların bana bakışları oluyordu.
İnsan olmayan ağaçlara selam verdirilmek için İstanbul Ortaköy'deki meşhur Merkez Komutanlığı'nda albayların gülümseyen simalarının önünde
uğradığım işkenceler aklıma geliyor. Bu işkenceleri lazlara yada kürtlere yaptırtmaları oldukça ilginçti...
Askerlikte, ilkin kurallara uymadığında küçük cezalar alırsın. Devamını getirirsen, hele de ordaki sistemi sorgularsan; Bunu anladıkları
anda etkisizleştirilmesi gereken bir mevcudiyetin vardır.
Disiplin cezaevleri yada koğuşlarına, namı diger "DİSKO" diye adlandırdıkları, "disiplinsizlik" yapanların törpülendigi mekanlara gönderilirsin. Günışığına çıkmamış nice olaylar yaşanmıştır orada. Bu nedenle mutlaka araştırılıp yazılması gereken bir öneme sahiptir.
Çaresiz bırakılmak istenir insanlar. Sadece bana tek bir katkısı oldu, dört ay boyunca zoraki yaptırılan askerliğin. Bir askerin annesiyle telefon
konuşmasına şahit olmuştum. Asker annesine "Anne beni Tunceli'ye gönderecekler, ya orda ölürsem" diyordu. Ağlayarak sürdürdürüyordu konuşmasını, çaresizligini annesiyle paylaşıyordu.
O zamana dek, bir çatışma yaşansa ve her iki tarafta kayıp verse sadece gerillanın acısını hisederdim yüreğimde. Ama o askerin
çaresizliğini gördükten sonra artık yüreğimde ölen askerlerin acısınıda hissetmeye başladım...
O asker ve diğer askerlerin önüne, yapılması için zorunlu bir secenek koyulmuş ve bunun başka bir alternatifi yok. Alternatiflerini biz yaratmalıyız. Öncelikle bu konuda varolan bilinçsizliği aşmamız gerekli.
Celal Derviş'in o sözlerini okumam, kabus günlerime geri götürdü beni. Onu çok iyi anladığımı sanıyorum ama, yine de ölümü
yakıştıramadım ona...
Celal'lerin, Heval'lerin ve Memet'lerin yaşaması gerekli. Çünkü yaşamı en çok onlar hakediyor...
En temel insan hakkı "yaşama hakkıysa", yaşanan ölümlere tavır alınmalı. Ölüm yerine yaşam yüceltilmeli. Ve vicdani red, ete kemiğe
bürünmeli...
Metin AYDIN (Vicdani Redçi)
|
|
|