İstanbul Valisi Güler, 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmak istenmesi durumunda müdahale ederek dağıtacaklarını açıkladı ve konuyla ilgili olarak “İçişleri Bakanlığı ile gerekli koordine” kurulduğunu söyledi.
Güler’in bu sözlerinden önce Başbakan Erdoğan’ın da “ayakların baş olduğu yerde kıyamet kopar” diyerek Taksim konusunda ısrar edenlere seslendiği biliniyor. Ve Başbakan Erdoğan, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ı 19 Nisan günü İstanbul Beşiktaş’taki Başbakanlık Ofisi’nde, bir gün sonra da Üsküdar’daki evinde kabul ederek 1 Mayıs’ta alınacak “önlemleri” konuştuğu basına yansımıştı. Erdoğan İstanbul’daki bu “güvenlik zirvesi” kapsamında İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürü ile de görüşmüştü.
Görünen o ki, kendisini IMF politikalarına bağımlı hisseden Başbakan Erdoğan ve partisi, ekonomik krizin etkilerinin Türkiye’de daha fazla hissedileceği önümüzdeki dönemde, krizin faturasını emekçilerin sırtına yıkabilmek için onları şimdiden ezerek dize getirmek istiyor.
Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek’in, önceki gün Bakanlar Kurulu toplantısından sonra, Adapazarı’nda bir kişinin yaşamını yitirdiği son olayı hatırlatıp, bu olayın 1 Mayıs’ta bir provokasyon ihtimalini akıllara getirdiğini dile getirmesi de, hükümetin Taksim’i işçi ve emekçilere açmamak için her türlü bahaneye başvuracağının açık bir kanıtını oluşturdu.
Dönüp bakıldığında Adapazarı’ndaki olayın kendisi bile aslında, Türkiye’deki hakim güvenlik anlayışının içeriğini tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriyor.
Daha önce de fındık işçilerine ve Ahmet Kaya tişörtü giyen inşaat işçisi Kürtlere saldırılar hakkında bugüne kadar hiçbir işlem yapılmadığı, tam tersi saldırıya uğrayan Kürtler hakkında soruşturma açıldığı biliniyor. Dolayısıyla bu yönetim anlayışının kendisi zaten, önceki günkü olayda DTP’lilerin düzenlediği etkinliğin ülkücü grubun provokasyonuna son derece açık hale getirilmesinin zeminini hazırlamıştır. Olayın alttan alta örgütlenip örgütlenmediği sorusu tabii ki ayrı mesele.
Ergenekon sanığı emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün Kocaeli İl Jandarma Komutanı olduğu dönemde Kürt işadamlarına yönelik olarak, Adapazarı-İzmit-Sapanca ‘şeytan üçgeni’nde gerçekleştirilen suikastler, bu tür olayların pek de öyle tesadüflere bağlı gelişmediğinin tarihsel kanıtları durumunda. Dolayısıyla Hükümet Sözcüsü Çiçek, Adapazarı’nda yaşananları, 1 Mayıs için emsal gösterirken tüm bu gerçeklerin üzerini de örtmüş olmaktadır.
Taksim’in, polis teşkilatının kuruluş kutlamalarına, pek çok şirket tarafından organize edilen konserlere, Genelkurmay Başkanlığı’nın Mehteran Bölüğü’nün gösterisine açılırken, “güvenlik sağlanamayacağı” gibi gerekçelerle emekçilere yasaklanması da, hakim güvenlik politikalarının kimler için ne anlama geldiğinin bir göstergesi durumunda.
Şu çok açık biliniyor ki, eğer istemezseniz tek bir kişinin bile katledileceğini bilseniz onun güvenliğini sağlamaz, sağlayamazsınız. Hrant Dink olayı bunun açık bir örneğidir. Dönemin bölgedeki komutanından tutun da, Trabzon ve İstanbul Emniyeti’ne kadar herkesin haberdar olduğunun ortaya çıktığı Hrant Dink katliamı konusunda İstanbul Valiliği’nin “önlem” anlayışını yansıtan önemli bir nokta var ki, onu da bu vesileyle yeniden hatırlamakta fayda var. Hrant Dink katledilmesinden bir süre önce İstanbul Valiliği’ne çağırılıp, orada bir istihbarat yetkilisi ile görüştürülerek, tehlikede olduğu belirtilmiş ve “yazdıklarına dikkat etmesi” telkin edilmişti.
Hrant Dink cinayeti, devletin “güvenlik” ve “istihbarat” birimlerinin bilgileri dahilinde gerçekleşmiş bir cinayet olarak, devletin güvenlik paradigmalarının şifrelerini de ortaya çıkarmıştır.
Osmanbey’in ortasında hakim ‘güvenlik” konseptinin bilgisi dahilinde gerçekleşmiş olan bu cinayetin sorumluları hâlâ korunuyorken, Hükümet Sözcüsü Çiçek’in ve Vali Güler’in, Taksim’de kutlanmak istenen 1 Mayıs için öne sürdükleri güvenlik gerekçeleri kimi ikna edebilir?
Burjuvazinin güvenlik anlayışının ne olduğunu, hem Dink olayından hem de bugüne kadar ki binlerce başka örnekten biliyoruz. Tam da bu nedenle bu yılki 1 Mayıs’ı Taksim’de ve her yerde, “Barış, demokrasi ve güvenli bir gelecek” talepleriyle kutlamak isteyen işçi ve emekçiler, güvenliğin merkezine halkın çıkarlarının alınacağı bir demokrasinin de gerçek temsilcileri durumundalar.
Fatih Polat / Evrensel