kEditor - Yazılar / Araştırma / Basının Vicdani Reddi

http://www.keditor.com/yazilar_153_2.html


Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yazılar / Araştırma

Basının Vicdani Reddi


İlk < 1 2 3 4 5 > Son
Gamze Göker


Hürriyet Gazetesinde Vicdani Retçiliğin Sunumu


Habercilik dilinde kullanılan yüklemler, haber kaynağı ile yayın kuruluşu arasındaki ilişkiye dair çok fazla şey söylemektedir. Bilindiği üzere eğer gazete, haber kaynağını o konudaki tek otorite olarak kabul ediyorsa ve haberini ana haber kaynağına yakın bir yerden kuruyorsa, konuyla ilgili bilgi ya kaynak belirtilmeden edilgen biçimde “açıklanır” ya da o kuruluş “açıklama yapar/açıklar”. Devlet kurumları, TSK vb. gibi egemen ideolojinin üreticisi ve taşıyıcısı konumundaki kuruluşlar “dile getirir”, “söyler”, “belirtir”, “ifade eder”, “vurgular”, “altını çizer”, “kaydeder” (34); başka bir ifadeyle egemen ideolojinin üreticisi ya da taşıyıcısı kuruluşlardan yapılan alıntılar anlamı güçlendirecek sözcükler eşliğinde sunulur.

Egemen ideolojinin dışında ya da karşısında konumlananlardan yapılan alıntılar ise, okuru sorgulatmaya yöneltecek bir anlatım içinde “iddia etti”, “öne sürdü” ya da “yorumda bulundu” sözcükleri ile verilir. Dil bir mücadele alanı olduğu için, sözcük seçimleri ve cümle yapıları haberler için önemlidir. Toplumda varolan güç/iktidar ilişkilerinin kurulduğu ve sürdüğü ortam dil ve söylemlerdir. (35) Bu dilsel mücadelenin en ‘kanlı’ geçtiği alanlardan biri de haber metinleridir.

Hürriyet’te “Vicdani retçi Tarhan’ın dosyası yine Askeri Yargıtay’da” (36) başlıklı haberde olduğu gibi, vicdani ret haberlerinde bu ana kuralı bozan kimi haberlere rastlanmaktadır. Haberde Mehmet Tarhan’ın avukatı Suna Coşkun’un “davanın esas konusunun vicdani redden uzaklaştırılıp eşcinsellik üzerine yoğunlaştırıldığını” ve “davanın Askeri Yargıtay Genel Kurulu’nda görülmesi için girişimlere başlandığını” söylediği belirtiliyor.

Diğer gazetelerde görülen özensizlik, konuya uzaklık, bilgi yetersizliği Hürriyet’te de görülmekte, “Savaş Karşıtları Derneği’nin verdiği bilgiye göre...” (37) ifadesinin kullanıldığı birden fazla haber yer almaktadır. Oysaki, haberin yapıldığı tarihte böyle bir kurumsal yapı bulunmamaktadır.(38) Ancak, bu iki haberin de, ANKA Haber Ajansı mahreçli olduğunu belirtmek gerekir.

Hürriyet’te yayımlanan ANKA ya da Anadolu Ajansı mahreçli haberlerde daha nötr/tarafsız bir dil kullanıldığı görülmektedir. Ayrıca, örneğin “Vicdani retçi Tarhan’a tahliye” başlıklı haberde, Mehmet Tarhan’ın vicdani ret nedeni, kendi vicdani ret açıklamasından ifadelere yer vererek açıklanmakta, Tarhan’ın tutuklu olduğu süreçte neler yaşadığı da ayrıntılı olarak anlatılmaktadır.(39)

Hürriyet, AİHM’nin Osman Murat Ülke hakkında verdiği 24 Ocak 2006 tarihli kararın ardından yaptığı haberde AB üyesi ülkelerdeki zorunlu askerlik durumunu özetliyor: “Birlik üyesi 25 üyenin 11’inde askerlik zorunlu iken, diğer 14 ülkede ise askerlik yapma zorunluluğu bulunmuyor. Ancak askerliğin zorunlu olduğu ülkeler vatandaşlarına ‘vicdani ret’ hakkı da tanıyor.”(40) Haberde, ülkelere göre zorunlu askerlik süreleri ve arkasından askerliğin zorunlu olmadığı ülkeler sayıldıktan sonra, “AB’de retçilere sunulan alternatif sosyal yükümlülüklerin süreleri” bilgisi ile haber bitirilmekte, dolayısıyla, konu hakkında yeterince bilgisi olmayanlar, “alternatif sosyal yükümlülük”ün ne olduğu hakkında bilgi sahibi olamamaktadır. Bunun yanı sıra, haberde karşılaştırma yapabilmek için-AB üyesi olmasa bile, müzakere sürecinde bulunan bir ülke olarak- “Türkiye’de askerlik süresi ne kadar?”, “alternatif sosyal yükümlülük/alternatif sivil hizmet (41) uygulaması var mı?” soruları yanıtsız kalmaktadır. Bu bilgilerin böyle bir haberin dışında bırakılmasını gerek “sansür” gerekse “halkı askerlikten soğutma” (42) davalarının basın mensuplarında yarattığı korkunun yol açtığı otosansür olarak okumak ve kasıtlı olarak bu bilgelere yer verilmediğini söylemek mümkündür.(43)

Yine Hürriyet’te AİHM’nin Osman Murat Ülke hakkındaki kararı üzerine Milli Savunma Bakanlığı’nın (MSB) yaptığı açıklama ile ilgili bir haberde (44) kararın ne olduğu (45), neden verildiği, mahkemeye başvuran kişinin kim olduğunun belirtilmemesi haberde 5N 1K kuralının yok sayıldığını göstermektedir. Öyle ki dava açan kişi olarak Osman Murat Ülke’nin ismi yerine “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) askerlik yükümlüsü bir vatandaşa yönelik kararının” biçiminde bir ifade kullanılmaktadır. Oysaki, “haber” dili ve söylemi profesyonel ilkelere dayanması gereken tek metindir ve bir tek haber metinlerinde metni yazan kişinin uyması gereken ilkeler belirlenmiştir ve bunlara uymamak “etik bir ihlal” demektir.(46) Hürriyet, bu haberinde Osman Murat Ülke’nin ismine ve tanımlayıcı hiçbir özelliğine yer vermeyerek hem 5N 1K kuralını hem de Ülke’nin görüşüne yer vermeyerek dengelilik ilkesini yerine getirmemiş ve etik bir ihlalde bulunmuştur.

Buna karşılık, aynı haberde hem Milli Savunma Bakanlığı’nın konuyla ilgili açıklamasından uzun bir paragrafın alıntılanması hem de Genel Kurmay Başkanlığı’ndan bir yetkilinin görüşlerine (“Türkiye'nin koşullarının farklı olduğu, Türkiye’deki ‘ordu-millet içiçeliğinin’ de, dünyada bir başka örneğinin olmadığını” anımsatan bu yetkili, “Konu salt askeri bir konu değil siyasi boyutları da var...”) geniş biçimde yer verilirken, birkaç istisnai haber dışında vicdani retçilerin doğrudan görüşlerine yer vermeyen gazetenin konuyla ilgili olarak ordu yanlısı, militarist bir yerde konumlandığını söylemek abartılı olmayacaktır.

Gazetecilik meslek kodlarının en bilinen ve tekrarlananı haberin nesnellik ve gerçeklik taşıdığı iddiasıdır. Bu iddiaya uygun olarak, muhabirin kendi öznelliğini gizlemesi ve haberin nesnel olduğunun vurgulanması için birtakım anlatısal stratejiler geliştirilmiştir.(47) Haberde kullanılan nesnellik stratejilerinden biri de “saygın” kişilerin görüşlerine yer verilmesidir.(48)

Kurumsal güçleri kadar temsil konumları nedeniyle de “saygın” ve “güvenilir” olarak kabul edilen bu kaynaklar, birincil tanımlayıcıdır ve konunun ilk tanımını oluşturmakta ya da birincil yorumunu kurmaktadır (Savunma Bakanlığı’nın “AİHM kararı kişisel” yorumu). Bundan sonraki açıklamalar ve görüşler, birincil tanımlayıcıların çerçevelendirdikleri konular alanında yerini almakta, bir kez kurulan atıflar ve temalar ile oluşturulan çerçeve dışına çıkarak başka tanımlar üretmek zorlaşmaktadır. Konunun ne olduğunu ortaya koyabilme avantajı birincil tanımlayıcılarda kalmaktadır. Gazeteciler ise, medyaya ayrıcalıklı erişime sahip kaynakların durum tanımlarını halkın diline dönüştürerek yeniden üreten ikincil tanımlayıcılar olarak iş görmektedirler.(49)

Farklı olaylara ait haberlerin birbiriyle konuştuğu ve birlikte yeni bir anlam üretiminin ‘kışkırtıldığı’ uygulamalarla yaygın medyada sıkça karşılaşılmaktadır. Nasıl ki televizyon haberlerinde, haberlerin birbiri ardından gelişi ‘özenle’ seçilmekte, haberlerin birbiriyle konuşması sağlanmakta ve toplamda yeni bir metin oluşturulmaktaysa, gazete sayfalarına haber yerleştirirken de aynı yöntem izlenmektedir. Televizyonda, sadece eylemcilerin kırdığı cam çerçeve bilgisi edinilebilen bir protesto eylemi haberinin hemen ardından, silahlı örgütün öldürdüğü askerlerle ilgili haberlerin gelmesi gibi, genellikle egemen ideolojinin taşıyıcılığını yapan gazetelerde de benzer haberler yanyana yerleştirilmektedir. Metinlerarasılık olarak tanımlanan bu metin konumlanmasında, söz konusu haber, hem aynı sayfada bulunan haberlere hem de okurların daha önce sayısız kez gördüğü benzer haber çerçevelerine ve onların arkasındaki toplumsal, siyasal anlam repertuarına gönderme yapmaktadır.

Yaygın medyada haber üreticileri her bir haber içinde kurdukları anlam çerçevesinin yeterince sıkı olduğuna kanaat getiremiyor olmalılar ki, bir de diğer haberlerle bu çerçeveyi tekrar tekrar pekiştirme ihtiyacı duymaktadırlar. Aynı yöntem, vicdani ret haberleriyle de karşımıza çıkıyor. “Orduevinde “retçi” eylemi” (50) başlıklı haberin hemen yanında “Gemlik’te Öcalana’a destek gösterisine izin verilmiyor”, onun yanında ise “Terörist başı Öcalan için Hakkari’den Gemlik’e gitmek üzere yola çıkan gruplara izin verilmedi” cümlesiyle başlayan “Oturarak protesto” haberi yer alıyor. Böylece, bu haberleri okuyan “ortalama/sıradan vatandaş” için vicdani retçi ile diğer eylemciler arasındaki ayrım ortadan kalkıyor, hepsi öyle ya da böyle “terörle” veya “terörist başı” ile ilişkili hale gelmiş, benzeşmiş oluyor.

Hürriyet başka bir haberinde ise aynı yöntemi zıtlık üzerinden izleyerek haberleri birbirleri ile konuşturuyor. “Çanakkale, jöleli kafayla, vicdani retçiyle kazanılmaz” (51) başlıklı haberde, Çanakkale Deniz Zaferi’nin 91. yıldönümünde, “Arşiv Belgeleriyle Çanakkale Savaşları” başlıklı konferans veren Başbakanlık Arşivi Uzmanı Muzaffer Albayrak’ın “günümüzün ‘jöleli saçlı’, ‘vicdani retçi’ gençleriyle Çanakkale Zaferi kazanılamayacağı” görüşüne yer veriliyor. Bir şehit anıtı önünde dua etmekte olan bir vatandaşın da bulunduğu büyük bir Çanakale Şehitleri Anıtı fotoğrafının kullanıldığı haberin hemen altında “Birinci Dünya Savaşı sırasında, düşman kuvvetlerinin eline geçmemesi için yakılan gemideki topları tek başına sökerek karaya çıkaran Ali Fehmi Efendi’nin Urla İskele Parkı’na heykeli dikilecek” cümlesiyle başlayan “Anıtlaşıyor” başlıklı haber bulunuyor. Böylece bu ülke için canını feda etmiş binlerce askeri sembolize eden şehitlik fotoğrafı ve bir kahramanlık hikâyesi ile “jöleli saçlar ve vicdani ret” arasında zıtlık yaratılarak, “ülkenin askeri çıkarlarına karşı bir şey yapıyor olmak” olumsuzlanmış oluyor. Zaten, Başbakanlık Arşivi Uzmanı’nın sözleri başlığa taşınırken tırnak işareti kullanma gereği bile duyulmuyor. Haberde alıntı yapılan söz eğer tırnak içine alınmıyorsa bunun anlamı, gazetenin/muhabirin de bu görüşü benimsediğidir. Çünkü haberde nesnellik sağlamak için geliştirilen stratejilerden biri de aktarmalar ve tırnak işaretleri kullanarak, okuyucuya söylenilenin, yayın kuruluşunun ya da gazetecinin değil, bizzat haber kaynağının sözü olduğunun hissettirilmesidir.(52) Anlaşılan o ki, haberin muhabiri (53) ve Hürriyet de, Çanakkale’nin jöleli kafayla ve vicdani retle kazanılamayacağını düşündüğünü açıklamaktadır.

Hürriyet’in vicdani ret konusunda yaptığı ilk ayrıntılı ve “olumlu” haber, metnin daha çok Mehmet Tarhan’a verilen destek üzerine kurulmasıyla oluşmaktadır.(54) “Yunan ekolojistlerinden, Fransız pasifistlerine birçok kişi serbest kalması için kampanya yürütüyor; New York, Londra, Venedik’te onun için gösteriler düzenleniyor. Avrupa Parlamentosu’nda da gündeme geldi. Irak’ta savaşmayı reddeden ABD’li Stephen Funk bile işin içinde. Peki Mehmet Tarhan’ın serbest bırakılmasını niçin istiyorlar?” spotuyla başlayan haberde kullanılan iki fotoğraftan biri yurtdışında yapılan destek eylemlerinden bir görüntü, diğeri ise Tarhan’a destek veren bir yazar arkadaşı ile birlikte görüldüğü bir fotoğraf. Spottan da anlaşılacağı üzere, bu haberin yapılmasını özellikle yurtdışından verilen desteğe borçluyuz. Aslında, Türkiye’deki bir hak mücadelesinin yurtdışında yankı bulması, AB’nin uyarması ya da dikkat çekmesi gibi dolayımlardan sonra Türkiye yetkilileri tarafından dikkate alınması, basının yer vermesi, Türkiye’de sıkça karşılaşılan bir durumdur. Mehmet Tarhan ve ret süreci hakkında bilgilerin bulunduğu haberde “vicdani ret ne demek” başlıklı bir bölüm de yer alıyor. Ancak, Hürriyet’in bu “tek” haberinin yeterince araştırılmadan yapıldığı, içerdiği birçok eksik ve yanlış bilgiden anlaşılmaktadır. “Vicdani retçi, dini, politik veya düşünsel nedenlerle askerlik yapmayı ya da herhangi bir askeri hiyerarşi içinde bulunmayı reddeden kişilere deniyor” cümlesiyle başlayan bölümde, vicdani reddin en önemli çıkış noktası olan “ahlaki” nedene yer verilmemektedir. Vicdani reddin kısaca Türkiye’deki tarihinden söz edilirken Türkiye’deki ilk vicdani retçiler olarak Vedat Zencir ve Tayfun Gönül'ün 1990'da yaptığı vicdani ret açıklamalarından söz edilmemekte ve vicdani retçi Halil Savda’nın ismi Halil Sav olarak belirtilmektedir.

Hürriyet’te köşe yazarları arasında vicdani ret meselesine değinen birkaç yazar bulunmaktadır. Bu yazarlar içinde, vicdani reddin bir insan hakkı olduğunun ifade edilmesinin doğal olduğu, vicdani retçilerin askerlik yapmak istemediklerini açıkça ifade ediyor oluşlarının, askerlikten “yırtmak” için türlü yollar aramaktan daha ahlaklı olduğu yorumlarını yapan tek kişi Pakize Suda.(55) Bunun dışında, konuyla ilgili yazıları iki başlık altında toplamak mümkün. İlki, “liberal birey” anlayışı çerçevesinde, bireyin devletten üstün olduğu ve AB kriterleri gereği vicdani ret hakkının tanınması gerektiği yaklaşımıyla kaleme alınan yazılar; diğeri, devleti merkeze alan ve vicdani reddi bir tür vatan hainliği olarak gören yaklaşım. İlk başlık altında Hadi Uluengin ve Yalçın Doğan’ı (ki bu araştırma kapsamında incelenen tarihler dışında kalan eski tarihli bir yazısı söz konusu), ikinci başlık altına ise, Yalçın Bayer ve Oktay Ekşi’yi koyabiliriz.

François-Marie Arouet Voltaire’nin “fikirlerinize sonuna dek karşıyım ama, onları özgürce savunabilmeniz için ölmeye hazırım” ilkesini amentü bellediğini ve bunun etik bir tutum olarak demokratlığın “olmazsa olmaz” şartları arasında yer aldığını belirterek başladığı bir yazısında Hadi Uluengin, (56) ifade edilme hakkını savunduğu fikirlerin hükümranlık sağladığı takdirde kendisine aynı serbestiyi tanıyıp tanımayacağını tarihten çeşitli örnekler vererek soruyor. Belirttiği gibi amiyane bir tabirle “hükümrân oldukları takdirde önce bizim anamızı belleyecekleri varsayımından yola çıkarak, içeriğini reddettiğimiz fikirleri yasaklayamayız” diyerek pasifistlere ve anti-militaristlere gönderme yapan Uluengin, yazısını, tırnak içinde kullandığı pasifist ve anti-militaristlerin hem felsefe hem de sayıca demokrasiyi tehdit etmediklerini, aksine ancak demokrasilerde var olabildikleri için demokrasinin bir simgesi olarak demokrasiyi taçlandırdıklarını belirtip “Mehmet Tarhan’a vicdaniyet, Perihan Mağden’e hürriyet” diyerek bitiriyor.

Hayatında, “asla ne ebleh bir ‘pasifist’ ne de ilkel bir ‘anti-militarist’” olduğuyla övündüğü daha eski tarihli bir yazısında (57) ise Uluengin, İngiltere Başbakanı Tony Blair’ın Ankara ziyaretinde Avrupa kıstasları uyarınca Türkiye’nin artık ‘vicdani ret’ hakkını tanımasının istendiğini hatırlatmasını eleştiriyor. Uluengin, modern demokrasi gereği vicdani ret hakkını savunduğunu ancak, “hiç şüphesiz demokratik yurttaşlık ödevi içine girdiği” için kolayca askerlikten kurtulunamayacağını söylemektedir. Vicdani reddin yasal olduğu ve karşılığında sosyal-kamusal işlerin yapıldığı ülkelerde o çalışma alanının tımarhanedeki kubur temizleyiciliğine kadar uzanabileceğini hatırlatıp “ Vicdanı tüfek namlusu temizlemeye izin vermiyorsa, bari biraz pislik temizlesin” diye çıkışmaktadır. Hemen sonra “yok yok, tabii ki şaka söylüyorum” dese de, yazının genelinde vicdani redde olumsuz yaklaşımı oldukça açık görülmektedir. Pasifizme, anti-militarizme hakaret olarak nitelendirilebilecek Uluengin’in bu yazısına yanıt Türkiyeli anti-militaristlerden biri olan Uğur Yorulmaz’dan gelmiştir. Ancak, tabii ki bu yanıtı Hürriyet değil, Birgün gazetesi yayımlamıştır.(58) Uluengin’in eblehlikle itham ettiği pasifizme karşılık ‘aklın’ ürettiği savaşlar, katliamlar, savaşların neden olduğu açlık, çalışma kampları ve sürgünlerden söz ettiği yazısında Yorulmaz, “Şiddetin dili tek ve netken, şiddetsizliğin dili yaratıcıdır” diyerek, pasifizmin, “çatışkıları şiddetsiz yöntemlerle çözmeye çalışan bir düşünce sistemi” olduğunu belirtmektedir.

Uluengin’le benzer biçimde, Yalçın Doğan da yine eski tarihli bir yazısında, Osman Murat Ülke’nin AİHM’ne açtığı dava üzerinden vicdani ret ile ilgili düşüncelerini hem nalına hem mıhına vurarak açıklıyor. Doğan, bir yandan “ ‘Bir Türk genci ulusa, devlete, askere hiçbir itirazı yok’, ama ‘Ben askerlik yapmak istemiyorum’ diyor” ifadesiyle Ülke’nin mücadelesini evcilleştirmeye çalışıyor, bir yandan “Oysa, her Türk genci için askerlik, Anayasal bir görev!.. Bu yönde dava açmak mümkün mü?” diye sorarak Türkiye’nin özgül koşullarını hatırlatıyor; bir yandan da, Batı’da kutsal olanın devlet değil birey olduğunu ve AB süreci ile birlikte “bireyin kutsallığını kabul etmekten geçen” “gerçek zihniyet devrimi”nin gerçekleştirilmesi gerektiğini hatırlatıyor. Ancak, Avrupa ülkelerinde vicdani ret karşılığı yerine getirilmesi gereken zorunlu hizmeti de, hiç de özenilmeyecek bir uygulama olduğunu vurgulamak istercesine kendince ‘aşağılayarak’ anlatıyor, tıpkı Uluengin gibi:

“Çalışacağı kamu hizmeti kendi mesleki alanında da olabiliyor, başka alanda da. Örneğin, askerlik süresinin iki katı kadar, bir devlet hastanesinde doktorluk ya da hastabakıcılık ya da Kızılay’da çadır taşımak ya da şu bakanlıkta çaycılık gibi. Nerede, hangi işte çalışacağına devlet karar veriyor. Bireysel özgürlük açısından, vicdani ret var, ama devlete karşı görev açısından da, bunun karşılığında bir kamu kurumunda çalışmak zorunluğu var.”(59)

Toplumsal bir denetim aktörü olan medya ilk önce statükoya yapılan tehditleri belirlemek zorundadır. O nedenle, sapkın (yani norm dışı ve statükoyu tehdit eden) fikirleri ya da grupları dışlamak yerine onları sapkınlıklarının altını çizmeye yarayacak biçimde sergiler.

“İdeolojik statüko, sapkın fikirler aşağılanarak yeniden onaylanır.”(60) Uluengin ve Doğan’ın yazılarında, “bir tür sapkın” olarak konumlandırdıkları vicdani retçilere yönelik hiç saklamaya gerek duymadan yer alan aşağılama tonu, statükoyu koruma telaşının bir göstergesi olsa gerektir.

Farklı konulara kısa kısa yer ayırdığı köşesinde Yalçın Bayer, “Beyinler Yıkanıyor” başlıklı bölümde, “uydurma kavram” olarak nitelendirdiği vicdani ret ile beyinlerin yıkandığından bahsediyor ve tabii ki Türkiye’nin özgül koşulları olduğunu hatırlatıyor. 26 Ağustos Dumlupınar Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin yıldönümüne ayırdığı yazısının ilk bölümünün ardından, tam olarak anlaşılamayan yazısında Bayer, ‘asker-ulusun’ vicdani ret hakkını isteyenler tarafından faşist diktatörlükle eş tutulduğunu, vicdani reddin ‘ordu-millete’ ihanet olduğunu şöyle belirtiyor:

“Günümüzde uydurma kavramlarla beyinler yıkanıyor, Türk ulusunun pratiği, gerçekleri ve özel koşulları yok sayılıyor. Asker-ulus Hitler’in, Mussoli’nin, Franko’nun, Salazar’ın militarizmiyle bir tutulmak isteniyor. Militarizmin, kan ve ateş olduğu, AB’nin militarizme tepki kuruluşu özelliğini hiç kimse akla bile getirmiyor. Bu bağlamda ‘vicdani ret’, ordu-millete ihanet değil mi? İrtica, bölücü teröre has özelliktir; yönetemeyen yönetimin can yeleğidir. Yönetmekten aciz yönetim nasıl olur da TSK’yı yönlendirebilir?”(61)

Pakize Suda ve Oktay Ekşi kendilerine bedelli askerlikle ilgili gelen muhtemelen aynı e-posta mesajlarının yoğunluğu nedeniyle köşe yazılarını bu konuya ayıran iki isim. Ancak, sahip oldukları dünya görüşü ve Hürriyet gazetesinde ya da Türkiye basınında üstlendikleri rol göz önünde bulundurulduğunda, konuya ilişkin söyledikleri birbirinden çok farklılaşmaktadır. Suda, bir seçim vaadi olarak kullanılan bedelli askerlik mevzusuna değindikten sonra, askerlik konusundaki düşüncelerini şöyle açıklıyor:

“Askere isteyenler gitmeli. Daha doğrusu askerlik bir meslek olmalı. Galiba ‘profesyonel ordu’ oluyor bunun adı. Yani Allah kısmet etmesin ama adamların işi savaşmak olmalı. Gelen e-postaları okuyunca bendenizin bu hususta bir ayrık otu olmadığım anlaşılıyor. Herkes aynı fikirde. Kimse 15 ay hayatı durdurmak istemiyor. Çoluğun çocuğun, ailenin geçimi var işin ucunda. Güç bela bulunan ya da oturtulan işin kaybedilmesi var. Ve sırf bu sebeplerden kendisine yurtdışında hayat kurmuş ve kuracak olanlar var.”(62)

Suda’nın “hayatın aksamasına neden olduğu” gerekçesiyle, “isteyenlerin gitmesi gerektiği”, bir başka deyişle, profesyonel orduya geçilmesini önerdiği yazısına karşılık, Oktay Ekşi’nin “Beyhude uğraşıyorlar” başlıklı yazısı oldukça sert ve tehditkâr bir hava taşımaktadır. Kendisine gelen e-postalarda işin aksamaması, gençlik yıllarının askerde geçmemesi, yurtdışında yaşıyor olmak gibi gerekçelerle askerlik yapmak istemeyen, askerlik hizmetinin profesyonel askerliğe çevrilmesini talep edenler bulunduğunu söyleyen Ekşi, vicdani ret gerekçesini ise, “Bir başka grup, ‘ben adam öldüremem. Ölmüş adamı bile görmeye tahammül edemem. Niçin beni askere alıp da adam öldürmeye zorluyorlar. Ben askerliğe tümden karşıyım’ diye nutuk atıyor. Üstelik böyleleri ‘vicdani retçi’ geçinip bir de çağdaşlık fiyakası yapıyor” şeklinde tarifleyerek kendince vicdani retçileri samimiyetsizlikle suçlamakta ve değersizleştirmektedir. Egemen ideolojiye eklemlenmenin üretim tarzı, ‘sembolik sermaye’ temelinde iktidar uygulayan gazeteciler, yazarlar, sanatçılar, yönetmenler, akademisyenler gibi ‘sembolik seçkinler’ denilebilecek gruplar tarafından denetlenir.(63) Bu gruplar, kimin kamusal olarak ve hangi tarzda tarif edilebileceğine dair düzenlemeler yapabilirler. Kamusal bilginin, inançların, tutumların, normların, değerlerin, ahlakın ve ideolojilerin imalatçısı oldukları için, bu grupların sembolik iktidarı aynı zamanda bir ideolojik iktidar biçimidir. Örneğin, Hürriyet’in başyazarı Oktay Ekşi, sembolik seçkin rolü gereği, kurumsal efendisinin sesini yansıtmaktadır. Seçkinlerin çıkarları ve ideolojileri genellikle kendilerine ücretlerini ödeyenlerinkinden temelde farklı değildir.(64)

Yazısında, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün askerlik süresi ve bedelli askerlikle ilgili açıklamalarının Genel Kurmay tarafından düzeltilmesi ile ilgili fikrini de dile getiren Ekşi, vicdani retçileri, adeta askerlik yapmak isteyenlerin kanına girmekle suçlamaktadır:

“Türkiye’deki askerlik sistemi öyle mi olmalıdır, böyle mi diye ilgililer (uzmanlar) tartışabilirler. Sonunda bu ülkenin gerçeklerine en uygun çözümü bulmak onların işidir. Ama bu, ne işportaya konup pazara sürülecek bir konudur, ne de Milli Savunma Bakanı konumundaki bir siyaset adamının sağlam bir zemine dayanmadan açıklama yapmasına müsaittir. Hele hele askerlik sevmez kardeşlerimizin ikide bir kaşıyıp askerlik görevini yapıp bitirmek isteyenleri de tereddüde düşürmelerinin savunulabilecek bir yanı hiç yoktur.”(65)

Ekşi’ye yanıt vermekte hiç gecikmeyen anti-militaristler, “Hiçbir bedel ödemeyeceğiz” başlıklı bir yanıt metnini Savaş Karşıtları İnternet Sitesi’nde aynı gün yayımlamışlardır.(66) Hürriyet’in genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün vicdani ret konusuna değindiği başlıklı tek yazısı 2003 tarihini taşımaktadır. “Vicdani ret” başlığı yanıltmasın, yazının konuyla hiçbir ilgisi yok. Yılın en çok vergi veren on kuruluşundan biri olan Hürriyet’e verilen ödül ve düşündürdükleri üzerine yazdığı yazısında Özkök, vergi verenlerin kendini enayi gibi hissetmesine isyan etmekte ve yazısını şöyle bitirmektedir:

“Bu dünyada, bazı ülkelerde insanlara askere gitmemek için ‘vicdani ret’ hakkı bile tanınıyor. Keşke bizlere de vergi için böyle bir ‘vicdani ret’ hakkı tanınsaydı da, isyanımızı hiç olmazsa bu hakkı sadece bir yıl kullanarak gösterebilseydik. Çünkü dünyada, dürüst ve başarılı insanına bu kadar zulmedip, üçkâğıtçısını, düzenbazını ödüllendiren başka bir devlet yoktur.”(67)

Sembolik seçkinlerin kamusal metnin ve konuşmanın türlerini, başlıklarını, argümantasyonunu, stilini, retoriğini ya da sunumunu belirlemek yoluyla insanların zihinlerine tesir etme tarzları üzerinde önemli bir denetime sahip oldukları hatırlandığında sembolik iktidarlarının her ne kadar bir kısıtlanımlar dizisi içinde uygulansa da, hatırı sayılır ölçüde olduğu söylenebilir.(68) Dolayısıyla Ertuğrul Özkök’ün bir sembolik seçkin olarak, araştırılan dönemde, vicdani ret konusuna değinen hiçbir yazı yazmamış olması, eski tarihli tek bir yazısının da kavramla adeta dalga geçen bir yazı olması, gündem koyma konusunda etki alanı çok geniş bir konumda bulunmasına rağmen ideolojik olarak nasıl bir seçim yaptığına dair önemli bir göstergedir.

Hürriyet, bu araştırmaya konu olan tarihler arasında vicdani ret konusuna söyleşi türü aracılığıyla da pek yer vermemiştir. Şermin Sarıbaş’ın 2002 yılında vicdani retçi Mehmet Bal’la yaptığı bir söyleşi (69) ve ‘uçak kaçıran vicdani redci’ Hakan Ekinci ile Birgün gazetesinde uçak kaçırma olayından önce yayımlanan bir söyleşinin, olay sonrasında yayımlanması dışında Hürriyet’te bir söyleşiyle karşılaşılmamıştır. Zaten, Sarıbaş da söyleşinin başlığını Mehmet Bal’ın söylediği “‘Suç ve Ceza’da kendimi okudum’” cümlesini kullanarak koymuş ve tercihini vicdani ret konusundan değil, Bal’ın cinayet suçu ile cezaevine girmiş olmasına vurgu yapmaktan yana kullanmıştır. Vicdani ret konusunun bugüne oranla daha az bilindiği 2002 yılında yayımlanan söyleşide, vicdani ret ile ilgili bilgi olarak ise, sadece iki cümlelik bir tanıma ve vicdani ret manifestosunu imzalayan ünlülerin isimlerine yer verilerek, popüler isimlerden yararlanma yolu seçilmiştir.


İlk < 1 2 3 4 5 > Son

Yorumlar

Mehmet Gülseren


İzin almak gereğini bile duymamış bu yazarın dek derdi bir Kitap yazarak bu kirli, danışıklı savaştan bir lokma kapma olsa gerek.

Hiç kimse, hele Kürdler onun gibilerinin malzemesi değildir.

Lütfen bu yazıda Adım ve çocuğumun adı geçen bölümleri ve yorumları aynı hataya düşmemek için kaldırınız.

Zira; gerek Devlet ve gerekse İmralı olsun hesabımız kapanmamıştır.

Saygılar

Mehmet Gülseren

antieswar@hotmail.com

Amed 10 Haz 2008.02.04
10.06.2008, 11:46:23 | Misafir


Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
 
İlgili Yazılar


İlgili haberler




 Yukarı çık