Yeni Şafak Gazetesinde Vicdani Retçiliğin Sunumu
Hükümet politikasına (AKP iktidarına) yakınlığı ile bilinen Yeni Şafak’ta, araştırma kapsamındaki dönemde, Türkiye’deki vicdani ret eylemlerine ilişkin haberlere rastlamak mümkün olmamıştır. Vicdani ret konusu gazetede köşe yazarlarının konuyu ele alması,
AİHM
’nin Osman Murat Ülke ile ilgili kararı (112), AB ülkelerinde vicdani ret hakkı uygulamaları (113) ya da yurtdışından vicdani ret, daha doğru bir ifadeyle “savaşa gitmeyi reddetme” haberleri (114) ile ilgili olarak yer almıştır. Yeni Şafak, diğer gazetelerden farklı olarak yaptığı bir haberde TC devleti tarafından yapılan
AİHM
’nin vicdani ret konusundaki kararının Türkiye’yi bağlamayacağı yönündeki açıklamasını, yine
AİHM
’nin Leyla Şahin davasında aldığı başörtüsü yasağını destekleyen kararının Türkiye’yi bağladığı açıklaması ile karşılaştırarak, bu durumu bir “çifte standart” uygulaması olarak değerlendirmiştir. Haber, Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın konuyla ilgili olarak yaptığı “Ülke’nin de Şahin’in de davalarının kişisel olduğu, bu konuda çifte standart uygulanmaması, zikzak çizilmemesi gerektiği” açıklamasına yaslanmaktadır.(115)
İncelenen dönem dışında kalmasına rağmen, Yeni Şafak’ta gözlemlenen ilginç haberlerden biri de, “Vicdani red’de Türk usulü red”(116) başlığını taşıyor (117). Avrupa Konseyi Denetleme Raporu’nun Türkiye’den vicdani retle ilgili düzenleme talep etmesine Adalet Bakanlığı tarafından verilen yanıt, haberde doğrudan değil ancak, ironi yapılarak eleştirilmektedir.(118)
Gazete köşe yazarlarından Kürşat Bumin, 2004-2006 arasında konuyla ilgili üç yazı kaleme almıştır. Tony Blair’in Mayıs 2004’te yaptığı Ankara ziyaretinde Avrupa Konseyi’nin, hazırladığı denetim raporunda Türkiye’de askerlik yapmak istemeyenler için vicdani ret hakkının tanınması gerektiğini hatırlatmasının ardından yazdığı ilk yazısında (119), “‘vicdani red hakkı’ da artık devletlerin kayıtsız kalamayacağı bir hak konumuna gelmiş durumda...” diyen Bumin, Türkiye’nin bu hatırlatmaya yanıtını şöyle özetliyor: “‘Rapor’a verilen yanıtta ‘Henüz üzerinde düşünülecek bir konu olmadığı’ vurgulanırken, Blair’e de ‘Türkiye’nin çevresindeki olayların ve stratejik konumunun buna elvermediği’ bildirilmiş.” Birçok konuda olduğu gibi, “‘çağın gerektirdiği’ önemli meseleleri illa ki ‘dışarıdan’ gelen bir ‘uyarı’dan sonra gündemimize sokabildiğimizi, bu tür gayretler, arayışlar söz konusu olduğunda ‘otonom’ bir fikir hayatımız olmadığını vurgulayan Bumin, yazılarında medyanın militarist ve vicdani ret meselesi karşısındaki tavrına da vurgu yapmayı ihmal etmemiştir:
“Peki ‘vicdani red hakkı’nın Türkiye’de ‘Henüz üzerinde düşünülecek bir konu’ olmadığı da nereden çıktı? Niçin düşünülemezmiş? Vazgeçtik uygulamasından, düşüncesi de mi yasak yani?! Sizi bilmem ama ben tam aksi kanaatteyim; bal gibi düşünülebilir ve ‘silah’ ve ‘üniforma’ meraklısı bir medyanın eline düşmek gibi kötü bir kaderi paylaşan okurlar ve izleyicilerin ruh sağlığına bu yönde bir fikriyat çok da iyi gelir doğrusu...”(120)
Bumin, “Sevindirici gelişmeler” (121) başlıklı sonraki bir yazısında, Türkiye’de vicdani ret hakkına karşı yükseltilen karşı çıkışları irdelemektedir. Her erkek vatandaşın yerine getirmesi gereken askerlik görevine karşı vicdani ret talebinin öne sürülmesinin eşitlik ilkesine aykırı olduğu savına “alternatif hizmet”i hatırlatarak karşı çıkan Bumin, “Askere alınmama”nın ya da “çürük çıkma”nın bambaşka şeyler çağrıştırdığı, “adam olmanın” ya da “ev bark sahibi olmanın” askerlik sonrasına yerleştirildiği bir toplumda, erkek nüfus üzerinde önemli etkileri olan “askere gidememe” korkusunun da paralı askerlikle birlikte ortadan kalktığını belirtiyor. Bu olumsuzluklara rağmen, Türkiye’nin vicdani ret hakkını farklı biçimlerde tartışmaya başlamak üzere olduğunun müjdesini veren Bumin, umutlanmasının gerekçelerini ise şöyle sıralamaktadır:
“‘Vicdani ret’i kendisine iş edinmiş bir dernek on yıldan fazla bir zamandır harıl harıl çalışmakta... Son olarak ‘vicdani retçi’ Mehmet Tarhan'ın (gerçekten önemli ve ilginç bir dosya) ‘emre itaasizlik’ ve ‘emre itaatsizlikte ısrar’ suçlarından 4 yıl hapse mahkum edilmesi meseleyi medyanın kayıtsız kalamayacağı bir noktaya taşıdı.”(122)
Bumin’in sıraladığı olumlu gelişmelerden biri de, Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun Radikal gazetesinde yayımlanan “Özgürlük ve vatan hizmeti” başlıklı yazısında “Vicdani reddin, vicdan özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, vicdan özgürlüğünün de Anayasa’da sınırları gösterilmediğinden Askeri Ceza Yasası’yla getirilen sınırlamanın Anayasa’ya aykırı olduğu” yolundaki görüşleridir. Bumin, Eminağaoğlu’nun yazısında dikkatini çeken bölümleri de şöyle sıralamaktadır:
“‘Vicdani retçilerin askerlik yerine başka bir hizmete tabi tutulmayı beklemeleri, halkı askerlikten soğutan bir faaliyet olarak değerlendirilemez. Askerlikten soğutmak suçu, genele yönelik bir faaliyet olmadıkça oluşmaz.’ / ‘Askeri Ceza Yasası’nın vicdani reddi benimsememesi, Anayasa’ya aykırıdır.’ / ‘Askeri Ceza Yasası’nın 45'inci maddesinde benimsenmediği açıkça vurgulanan vicdani ret, Anayasa tarafından dışlanmamaktadır.’ / ‘Askeri Ceza Yasası’nın 45'inci maddesinde yer alan vicdan özgürlüğüne yönelik sınırlandırıcı düzenlemenin anayasal dayanağı bulunmadığından, bu hükmün (Anayasa yerine) yasada yer alması hukuksal değildir.’”(123)
Bumin aynı yazıda, Anayasa Mahkemesi raportörü Osman Can’ın bir gazete yazısında “‘Anayasa’ya göre herkes için zorunlu olanın ‘askerlik’ değil, ‘vatan hizmeti’ olduğu”nu vurguladığını da hatırlatarak, “iki önemli hukukçunun bugüne kadar ‘dokunulmazlık zırhının arkasına saklanmış’(!) çok önemli bir konuyu tartıştıklarını” belirterek bunu Türkiye’de işlerin iyiye gittiğinin bir işareti olarak yorumlamıştır.
Bumin, vicdani retle ilgili en yeni tarihli yazısında (124) ise, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de anti-militaristlerin vurgu yaptığı önemli bir ayrımı merkeze almaktadır: Barışseverlik ve pasifizm. Bumin, önceki dönemlerde resmi ve muhalif söylemlerini “barış- barış sever” sözcükleri ile kurduklarını ancak kendisinin 80’li yılların başından itibaren “pasifizm” sözcüğünü kullandığını söylemekte ve şöyle devam etmektedir:
“‘Barış severlik’ ve ‘pasifizm’ aynı şey midir? Tabii ki değil. Bir kere herşeyden önce, ‘pasifist’ten farklı olarak ‘barış sever’in aklının bir yerinde ‘haklı savaş-haksız savaş’ ayrımı öylece durmaktadır. Ve ayrıca hatırlamaya çalışın: ‘Barış’tan söz etmeyen bir ‘savaş sever’ tanıyor musunuz? (Napoleon, ‘Her zaman barıştan söz etmek ve savaşmak gerekir’ diyordu!).”
Bu yazının incelemeye aldığı tarihler dışında kalmış olsa da, Sami Hocaoğlu’nun Yeni Şafak’taki “Vicdani red hakkı ve İslam” başlıklı yazısı (125), dine, daha özel olarak da İslamiyet’e referans vererek vicdani ret hakkını savunan nadir yazılardan olduğu için araştırma kapsamına alınmıştır. Kürşat Bumin’in, Tony Blair’in Türkiye ziyaretinde vicdani reddin konu edilmesi üzerine yazdığı köşe yazısı ile vicdani ret kavramından haberdar olduğunu anladığımız Hocaoğlu, “Nihayet Batılıların ağzından, içinde vicdan geçen bir söz duyabildik” diyerek başladığı yazısında, “manevi değerlerden bihaber” olan Batı karşısında konumlandırdığı İslam dünyasına referans vererek vicdani ret konusundaki düşüncelerini açıklamaktadır. Yazının arkaplanında kabaca, “Vicdan gibi en temel insani güçten yoksun ya da buna pek kulak kabartmayan” olarak tanımlanan Batı’nın bile tanıdığı vicdani ret hakkının, anlamı “barış” olan İslam dininin mensuplarınca tanınmıyor olmasının “ayıp olduğu” düşüncesi yatmaktadır. Hocaoğlu, insana ait fıtri değerlerin birtakım otoriteler tarafından ‘tanınıyor’ olması ile ilgili fikrini şöyle açıklamaktadır:
“Ben, hak ve özgürlükler bahsinde sözün ille getirilip AB üyeliğine, Avrupa Konseyi’ne, hatta demokrasi vs. gibi yönetim biçimlerine dayandırılmasını, kırılgan bir tavır olarak görüyorum. AB olmasa, Avrupa Konseyi olmasa, uluslararası sözleşmeler olmasa, hatta ulus devlet olmasa (bazıları ‘tövbe neuzü billah’ diyebilir) insan hak ve özgürlükleri meşruiyet zeminini kayıp mı edecek? Madem sorduk hemen cevap verelim: Asla. İnsanlığın değişmez değerlerinin öbür adı olan İslam’da hak ve özgürlük otorite tarafından ‘verilen’ ve dolayısıyla keyfe keder geldiğinde ‘geri alınan’ bir şey değil, ‘hak ve ödev’, ‘hak ve sorumluluk’ çerçevesinde fıtri bir değerdir. Yani doğuştan ve ontolojiktir, sosyolojik ve politik değil.”(126)
Hocaoğlu, çoğunluğu Müslüman olan Türkiye gibi bir ülkede vicdani ret hakkının hâlâ tanınmamış olması karşısında duyduğu şaşkınlığı ise şöyle anlatmaktadır:
“Teorik olarak düşünüldüğünde, çoğunluğu Müslüman olan bu ülkede ‘vicdani red hakkı’nı en çok İslam dinine mensup olanların savunması gerekir. Müslümanlar için bu hakkı elde etmek sadece ‘hak ve özgürlük’ adına değil, dini mükellefiyet adına da bir vecibedir. Evet, dini bir vecibedir. Adı ‘barış’ olan bir dine mensup olacaksınız, mukaddes kitabınız haksız yere bir adam öldürmeyi bütün bir insanlığı öldürmek olarak niteleyecek, bir cana kıyanın yerinin ebedi cehennem olduğunu söyleyecek, bireysel savaşa birileri ‘terör’ adını koyduğu için lanetleyeceksiniz, ama iş kitle imha silahlarının su gibi kullanıldığı devlet savaşına gelince, bütün bu mukaddes ilkeler yerini ilkesiz bir hamasete terk edecek. Laikliği unutup ‘gazi’ ve ‘şehit’ gibi dini kavramların ardına sığınacaksınız.
Bu konuda ağızlarından ayet-hadis düşmeyen anlı şanlı ‘hocalar’ eğer samimilerse, sadece devlete yönelik şiddeti değil, devlet eliyle icra edilen şiddeti de aynı kapsama almalı değil mi? Yoksa devlet adına yapılınca, dinin istismarı mübah mı oluyor?...Bir Müslüman ‘büyük günahtan’ (mubiqât) şiddetle kaçınmakla mükelleftir. Hatta onun işlenmesine aracı olmak da o günahın parçası olmak sayıldığı için, o da haramdır. Hatırlayın o fıkıh usulü kuralını:
‘Harama aracı olmak da haramdır’. İşte bu yüzden ‘vicdani red hakkı’ bu ülkede en çok dinine bağlı samimi Müslümanları ilgilendirmektedir.”(127)
Vicdani ret tartışmaları, ordunun sürekli göreve çağrılması ve sıradan vatandaşın askerlikle kurduğu ilişki arasında kafası karışmış bir başka köşe yazarı Gökhan Özcan ise, militarizm karşıtlığını “militarist heveslere kapılmak için gerekli enerjiyi bir türlü biriktiremedim. Bu sebeple insanlık problemlerinin çözümü için de gürültüsüz patırtısız hal çareleri üzerinde yoğunlaştım” diyerek açıklamaktadır.128 Hayattaki pek çok şey gibi savaş hakkındaki hissiyatını da filmlerden aldığını belirten Özcan, ezilenden ya da güçsüzden yana tavır aldığını Yankiler karşısında Kızılderilileri, Vietnam savaşında Vietkongluları tuttuğunu vurgulayarak örnekledikten sonra, “Öte taraftan kör bir savaş karşıtlığı kumkuması da olamazdım elbet. Savaşın bazen elzem ve hatta hak olduğunu da bileceklerdenim kuşkusuz. Ömer Muhtar’ın tertemiz kumandanlığını unutabilir mi insan. Ya Çanakkale’de ‘binlerce kefensiz yatanı’...”diyerek aslında belki yeterince enerjisi olsa ‘militarist heveslere kapılabileceğinin’ de işaretini vermektedir.(129)
Osman Murat Ülke ile ilgili
AİHM
kararı vesilesiyle “Vicdani Ret’çi O. Murat Ülke’nin mücadelesini alkışlayalım”(130) başlığıyla yayımlanan yazısında Koray Düzgören, neyse ki Türkiye’nin, sadece sahte demokratların, militarizme aşık cunta meraklılarının yaşadığı bir ülke olmadığını ve neyse ki ağır bedeller ödemek pahasına demokrasi ve insan hakları için mücadele eden yürekli insanların da olduğunu vurgulayarak bunlardan birinin de - direnişi siyasi olmamakla birlikte- vicdani retçi Osman Murat Ülke olduğunu vurgulamaktadır. Osman Murat Ülke’nin
AİHM
davası sonuçlanana kadarki sürecini de özetleyen Düzgören, Ossi’nin (131) tavrının siyasi değil felsefi olduğunu bir kez daha hatırlatma ihtiyacı hissediyor:
“Siyasi değil, felsefi anlamda askerliğe karşı çıkan, bunu yaparken de hiçbir direnişte bulunmayan ve sadece pasif direniş yöntemini uygulayan bir insana reva görülen bu muameleye sizce ne isim konulabilir?”
Düzgören, bilerek ya da bilmeyerek,(132) aynı zamanda siyasi bir tavır da olabilen vicdani reddi, sadece “felsefi bir direnişe” indirgeyerek hareketi evcilleştirmiş, siyasetten arındırmış ve apolitikleştirmiş olmaktadır. Yazısını, “Başta Osman Murat Ülke olmak üzere diğer Vicdani ya da Total Red’çileri ve rejime karşı her türlü yasal ve barışçı muhalefeti koyanları, mücadele azimleri ve Türkiye'deki demokratikleşmeye yaptıkları katkılardan dolayı alkışlıyorum” diyerek bitiren Düzgören, bir sivil itaatsizlik eylemi olarak vicdani ve total reddi desteklediğini de bu şekilde açıklamaktadır.
Mehmet Gülseren
İzin almak gereğini bile duymamış bu yazarın dek derdi bir Kitap yazarak bu kirli, danışıklı savaştan bir lokma kapma olsa gerek.
Hiç kimse, hele Kürdler onun gibilerinin malzemesi değildir.
Lütfen bu yazıda Adım ve çocuğumun adı geçen bölümleri ve yorumları aynı hataya düşmemek için kaldırınız.
Zira; gerek Devlet ve gerekse İmralı olsun hesabımız kapanmamıştır.
Saygılar
Mehmet Gülseren
antieswar@hotmail.com
Amed 10 Haz 2008.02.04