Zaman Gazetesinde Vicdani Retçiliğin Sunumu
Zaman gazetesinde vicdani retle ilgili yayımlanan haber, söyleşi ve köşe yazıları belirgin olarak dört ana eksene yerleştirilebilmektedir. Bunlardan ilki, vicdani retçilerin de tıpkı ‘sürekli sorun çıkartan, ortalığı karıştıran solcular’ gibi algılandığı ve yansıtıldığı vicdani ret eylemi haberleri. İkincisi, Perihan Mağden davası ile ilgili gelişmelerin haberleştirildiği metinler (133) ile
AİHM
’ne yansıyan davalar ve Türkiye’nin AB müzakere sürecinde vicdani ret meselesi nedeniyle karşılaştığı sorunların oldukça nesnel yansıtıldığı haberler. Üçüncüsü, Etyen Mahçupyan (134) başta olmak üzere, Türkiye’nin vicdani ret konusundaki tutumunu sürekli eleştiren ve aslında bu tutumun askeri vesayet sistemi, militarizm, milliyetçilik ve faşizmle ilişkili olduğunu hatırlatan ve vicdani retçileri ve eylemlerini destekleyen köşe ve yorum yazıları yazan yazarların temsil ettiği eksen. Dördüncü ve son eksen ise, Türkiye-AB müzakere süreci nedeniyle sık sık karşılaştırma konuları olarak işlenen başörtüsü ve vicdani ret meseleleri, ki bunlar İslami görüşü yansıtan bir gazete olarak Zaman’ın bakış açısının net biçimde görülebildiği haber ve yazılardan oluşuyor.
İlk bakış açısını temsil edecek örneklerden biriyle başlayalım. Girişinde, “Farklı adlarla fakat aynı kişilerden oluşan 5 grup, beş ayrı basın açıklamasıyla Çevik Kuvvet’e ve gazetecilere Taksim-Galatasaray hattında mekik dokuttu” cümlesine yer veren bir haber (135) farklı sol grupların gün boyu süren eylemlerini anlatıyor. Haberde savaş karşıtlarından şu cümleyle söz ediliyor: “Bu grubun açıklamasından sonra sahneye kendilerine ‘Savaş Karşıtları’ adını veren ve aralarında bazı eşcinsellerin de bulunduğu bir başka grup, saat 11.30’da Galatasaray Postanesi’nin önüne geldi. ‘Savaş Karşıtları’ grubu ‘eşcinsel’ Mehmet Tarhan’ın askere alınmasını sloganlar atarak protesto etti.” Sadece bu cümlede bile haber etiği açısından sorunlu birçok ifade bulunmaktadır. Örneğin, eylem yapan savaş karşıtlarının aralarında bazı eşcinsellerin bulunduğu bilgisi bu haber için gerekli midir? Ya da, savaş karşıtları Mehmet Tarhan’ın bir eşcinsel olarak askere alınmasına mı karşı çıkmaktadır? Mehmet Tarhan, eşcinsel olduğu halde, “çürük” raporu almayı reddedip, tam da bu yüzden cezaevine girmeyi göze almamış mıdır? Ancak, hem haberi yapan gazeteci hem de bu haberin bu biçimde yayımlanmasına göz yuman editör ve haber müdürünün bu sorunlu noktaların farkında olmadığını söylemek naif bir tespit olacaktır. Haberin okunurluğunu, daha doğrudan söylemek gerekirse ‘satışını’ arttırmak için, bu basit bilgilerin bilmezden gelindiği açıktır. Böylece bu haber aracılığıyla, savaş karşıtlarının da diğer sol gruplar gibi huzursuzluk çıkaran, vatani görevini yerine getirmeyen, hem de bunu eşcinselliğini öne sürerek yapan ve böylesi kişiler için eylem düzenleyen, kendileri de eşcinsel olan bir grup olduğu okurlara bildirilmiş olmaktadır.
Araştırmada, Zaman’ın vicdani reddi olumsuzlayan haber ve yazılarının yanında, diğer gazetelerin tavrından farklılık gösteren bir habere de rastlanmıştır. Son derece nesnel ve tarafsız bir dille hazırlanan haberde, “vicdani retçi Mehmet Tarhan” ifadesindeki vicdani retçi bölümü diğer gazetelerde olduğu gibi tırnak içine alınmadan kullanılmış. Böylece diğer pek çok gazetedeki haberde “o kendisini öyle isimlendiriyor, ama biz kabul etmiyoruz” ya da “sözde vicdani retçi” anlamı okura verilmemiş olmaktadır.
AİHM
, AB ve Perihan Mağden eksenli ikinci bakış açısını yansıtan haberlere örnek teşkil eden iki haberin de oldukça özensiz hazırlandığını hatırlatmak gerekmektedir. Haberlerden birinde (136), Osman Murat Ülke haberin yapıldığı tarihte çoktan kapanmış olan “Savaş Karşıtları Derneği üyesi bir militan” olarak anılıyor. Bu bilgi yanlışı, diğer bazı gazetelerde de yer almıştır. Ayrıca, politik hareket noktası anti-militarizm olan bir eylemciyi “militan” olarak nitelemek en hafifinden abesle iştigal etmek olmaktadır. Vicdani reddin ne anlama geldiğini bir cümle ile açıklayan diğer haberde (137) ise, Tekirdağ’da yargılanan vicdani retçi Halil Savda’nın soyadı Sav olarak belirtiliyor. Her iki haberde de, vicdani ret ve vicdani retçi ifadeleri tırnak işareti içine alınıyor.
Perihan Mağden’in dava süreci ile ilgili iki haberde gazeteden beklenmeyen biçimde, Mağden ve avukatlarının ifadelerine ayrıntılı olarak yer verilmektedir. Örneğin bu haberlerin ilkinde (138), Mağden’in, “Vatana hizmetin mutlaka eline silah almak olarak kabul edilmesinin yerinde olmayacağı, kreşte temizlik yaparak, hastanede ambulans kullanarak ya da yetiştirme yurdunda çocuklara İngilizce öğreterek bu hizmetin yapılabileceği” ifadesine yer verilirken; bir diğer haberde (139) Mağden’in “Ben düşüncenin suç olmaktan çıkarıldığı bir ülkede yaşamak istiyorum” ifadesine yer verilmektedir. Bir başka haberde (140) ise, duruşmada esas hakkındaki görüşünü açıklayan savcının beraat kararına yol açan görüşlerine ayrıntılı olarak yer verilmektedir.(141)
Başörtüsü ve vicdani ret konularının karşılaştırmalı olarak yer aldığı eksendeki haberlerden birinde (142), AP üyesi Lagendijk ve Özdemir’in Avrupa Parlamentosu tarafından hazırlanan Türkiye raporunda Türkiye’nin reform sürecinde motivasyon bozucu ifadelere yer verilmesini eleştiren açıklamalarına yer verilerek AB’nin hem vicdani ret hem de başörtüsü konusunda daha cesaretlendirici ve açık bir tutum takınması gerektiği aslında bu haber aracılığıyla bir kez daha hatırlatılmış olmaktadır:
“Bu kapsamda Türk üniversitelerinde başörtüsüne yeni bir sosyal uzlaşma bulunması önerisi memnuniyetle karşılanmaktadır. Kamuoyu yoklamalarında Türk halkının yarısından çoğu başörtüsü yasağının kaldırılmasını isterken, hükümet bu tartışmayı ele alacak siyasi cesaretten yoksundur. Bundan dolayı AP’nin bu konuda cesaretlendirme arayışı önemlidir. Buna ek olarak Yeşillerin önerisiyle raporun bir paragrafına Türkiye’de askerlik görevine alternatif oluşturması için vicdani ret hakkının yasalaştırılmasının eklenmesi sağlanmıştır. Zorunlu askerliğe karşı çıkan Türk vatandaşlarının hapiste tutulduğu dikkate alınırsa, AB’nin bu konuda açık bir tutum takınması önemlidir.” (143)
Gazetenin dördüncü eksene oturan haberlerinden bir diğerinde (144) ise, TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın
AİHM
’nin Leyla Şahin davası kararı gibi Osman Murat Ülke davası sonucunun da bireysel olarak algılanması gerektiği, bu kararların Türkiye’yi bağlamayacağı yönündeki açıklaması yer almaktadır. Arınç, iki davanın özellikleri aynıymış gibi yorum yapmasına rağmen, aslında sonuçları düşünüldüğünde iki dava birbirinin tam zıddı konumdadır. Çünkü, haberde yer alan “[Arınç] Leyla Şahin kararının tüm üniversiteleri ve başörtülü bütün kadınları bağlamadığı gibi vicdani ret kararının da kişisel olduğunu söyledi” ifadesi, kadınların bu karara rağmen başörtüsü takmaya devam edebileceğini ima ederken; Osman Murat Ülke ile ilgili kararın bireysel olarak algılanması ise, TC devletinin vicdani retçilere kötü muameleye devam edebileceği anlamına gelmekte ve gazetenin bu çelişkiyi ortaya çıkarmak yerine Arınç’ın sözünü haber başlığı yapması özgürlükler açısından talihsiz bir durum oluşturmaktadır. Aynı haberde,
AİHM
’nin kararı sonrası avukatı Hülya Üçpınar’la basının karşısına çıkan Osman Murat Ülke’nin, “Vicdani ret benim için kimliğime, karakterime sadık kalmanın olmazsa olmaz şartıdır” ifadesine yer verilmesi de gazetenin sergilediği olumlu bir yaklaşımmış gibi algılanabilir. Ancak, haber metinlerinde alternatif açıklamalar, farklı görüş açıları her zaman bütünüyle dışlanmasa da, bunların haberin anlatı yapısı içinde temsili sorunlu bir durumdur. Metin içinde alternatif veya karşıt açıklamalar çoğu kez inanılır bir konuma yerleşmekten çok, egemen söylemlerin içinde eritilir. Böylece karşıt olabilecek açıklamalar, olayları çerçevelendirebilecek bir konuma ulaşamaz, metinsel kapanma, söylemsel hiyerarşi içinde oluşur.(145) Söz konusu haberde, yasaksavar biçimde son cümle olarak yer verilen Ülke’nin bir cümlelik açıklaması, zaten çerçevesi Bülent Arınç’ın demeciyle kurulmuş olan haberde sözde ‘dengeliliği’ sağlama adına yapılmış bir manevra olarak kalmaktadır. Biri Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın başörtüsü konusundaki açıklamaları ile ilgili (146), diğeri genel olarak Türkiye’deki askeri vesayet rejimi üzerine olan (147) iki eleştiri yazısında ifade özgürlüğü bağlamında birer cümle ile vicdani redde de değinilmektedir.
Zaman gazetesindeki köşesinde militarizm ve erkeklik kültürü ilişkisi üzerinden vicdani ret konusu ve Mehmet Tarhan’ın mücadelesine değinen Elif Şafak (148), “Türbanlı kız öğrencileri görünüşlerinden ve varlıklarından ötürü modern Türk imajına yakıştıramayan sözde ‘ilerici’ zihniyeti defalarca kınadım bu köşede. Ama benzer şekilde Mehmet Tarhan’lara yaşama hakkı tanımayan ‘tutucu’ zihniyet de demokrasi testinden kalmaya namzet” diyerek bitiriyor yazısını. Şafak böylece, başörtüsü yasağı ile vicdani ret hakkının engellenmesinin özgürlükler ve ötekine tahammül açısından aynı kapıya çıktığını hatırlatmaktadır. Böylece, Zaman gazetesi okurlarına başörtüsü özgürlüğü gibi vicdani ret hakkının da savunulması gerektiğini hatırlatmaktadır.
Etyen Mahçupyan’ın dördü bu araştırmanın kapsadığı dönem içinde olmak üzere toplam beş yazısı bu çalışmada incelenmiştir. Bu yazılardan ikisi, doğrudan vicdani ret konusuna ayrılmış, diğerleri farklı konular bağlamında vicdani ret konusuna değinilen yazılardır. “İdeal Türk vatandaşı nasıl biri?” başlıklı yazısında Mahçupyan, ideal Türk vatandaşı olabilmek için yerine getirilmesi gerekli ölçütleri ironik biçimde irdeliyor. Mahçupyan, ideal Türk vatandaşının etnik köken olarak Türk, İslam dininde, ancak inanç olarak laik, otoriter zihniyeti ve toplum üzerindeki askeri yönlendirmeyi sorgulamadan kabullenen, itaatkâr özeliklere sahip olması gerektiğini söylüyor ve konuyu vicdani ret ile şöyle ilişkilendiriyor:
“Bugünlerde Avrupa Konseyi, tüm Avrupa’da geçerli olan vicdani ret hakkının Türkiye’de de olması için çağrıda bulundu. Tabii biz ‘stratejik konumumuzu’ bahane ederek olayı şimdilik savuşturmaya çalışmaktayız. Çünkü asıl tehlikenin nereden geldiği iyi bilinmekte: Vicdani ret hakkının kullanılması, sadece askerlik hizmetini veya eline silah almayı kabullenmemek anlamına gelmeyecek. Bu hakkın hayata geçmesi, asker imajı üzerinden çizilen prototip Türk vatandaşının da farklılaşması demek.”(149)
Toplumun iki ötekisi olarak başörtülü kızlar ve vicdani retçilere değindiği yazısında Mahçupyan, toplumdaki ötekilerden biri olan başörtülü kızların kendi cemaatinin dışına çıkıp bize ‘dokunduğu’ noktada görüldüğü ve sorunsallaştırıldığını söylemektedir: “Onu hayatının bütününü kapsayan bir insani durum içinde algılamaya ise direniyoruz. Sanki başörtüsü ‘kamusal alanda’ sorun olmaktan çıkarsa, toplumsal bir sorunu ifade etmekten çıkacakmış gibi...Çünkü laik kesimin en ‘ilerici’ olanları bile gerçekte Müslüman insanı da içeren ve kuşatan bir toplum tasavvuruna sahip değil.” Mahçupyan, hiçbir cemaat bağı olmayan vicdani retçilerin durumunu ise şöyle tanımlıyor: “Bu olgu, her türlü cemaatin dışında durmaya çabalayan; bu uğurda toplumsal değerlerin üzerinde yer alan evrensel ahlaki ilkelere sarılan tekil insanlar için çok daha trajik bir hayatı ima etmekte. Çünkü bu insanlar neredeyse hiçbir cemaat tarafından ‘görülmüyor’ ve sıradan insani duygusallığın parçası haline bile getirilmiyor. Devletin kendi hukukunu ihlal etme pahasına insanı marjinalize etmesi ise; bu manevi tecrit halini neredeyse meşrulaştırıyor...”
Türkiye’nin imzaladığı Birleşmiş Milletler Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 18. maddesinin, kişinin ahlaki ilkelerden hareketle eline silah alma ve askerlik hizmeti yapmayı reddetmesini yasal koruma altına aldığını, ancak devletin vicdani retçi insanlarımızı zor kullanarak ‘vatandaşlaştırma’ pratiğinden vazgeçemediğini belirten Mahçupyan, Mehmet Tarhan ölüm orucuna başladığı ve devletin birçok düzeyinde ve Avrupa Parlamentosu’nda durum bilindiği halde toplumun bu konuda derin bir sessizlik içinde olduğunu söylemektedir. Mahçupyan, “vicdani retçi öteki”yi görmemenin toplum olmaya da engel olduğunu şöyle anlatmaktadır:
“Cemaatsal kimliğimize ait hissetmediğimiz bazı değerleri taşıyan bu insanı, bizim insanımız olarak algılamanın yükü çok ağır geliyor...Onu ‘görüp’ kendi kaypaklığımızla yüzleşmektense;
‘görmeyip’ rahatlamayı, kendi cemaatsal hamasetimizle avunmayı tercih ediyoruz. ‘Savaşları durdurmanın yolu onun insan kaynağını kurutmaktır. Şiddetin her türlüsü insanlık suçudur’ diyen bu insanı duymamayı becerirken; bir de kendimize insan gibi davranılmasını bekliyoruz. Oysa işimize geldiğinde insanlığın ötekini duymak ve görmekle başladığını söylemeyi iyi biliyoruz...Toplum olmayı bilmeden ‘millet’ olmak istiyoruz.”(150)
Askerilikle milli kimlik arasındaki ilişki ve bu ilişkinin ürettiği iktidar yapısını incelediği yazısında Etyen Mahçupyan, Türkiye’de toplumun millet üzerinden askerileştirildiği bir anlayışın yaygın olduğunu vurguluyor. Oysa günümüzün bireyselleşme anlayışının, geleneksel bir değer olan ‘vicdana’ hak ettiği yeri yeniden ama bu kez demokrat zihniyet içinde verdiğini hatırlatan Mahçupyan’a göre:
“Bugün şiddeti reddetmek doğrudan vicdanı temel alan ahlaki bir duruşu ima ediyor. Söz konusu bakış, milli ordularda görev alarak ‘adam öldürme sanatını’ öğrenmek durumunda kalmayı da ahlaken mahkum ediyor...Askerlik hizmeti yapmayı reddeden ve vatandaşın topluma karşı sadece kamu hizmeti yapma yükümlülüğü olduğunu söyleyen ‘vicdani red’ anlayışının arka planı bu... Gerçekten de Türkiye Anayasa’sı bile vatandaşı kamu hizmetine yükümlü kılarken, bunun askerlik hizmeti olarak yorumlanmasını zorunlu kılmıyor. Dolayısıyla ortada Anayasa'ya karşı çıkma durumu olmadığı gibi, esas sorun devlet erkini ellerinde tutanların Anayasa’yı ‘askeri’ bir bağlamda yorumlamaları. Vicdani reddi dünyada kabul etmeyen iki ülkenin Türkiye ve Azerbaycan olması ise, bu ‘askeri’likle milli kimlik arasındaki bağlantıya ve bu bağlantının ürettiği iktidar yapısına bizi geri götürüyor.”(151)
“Vicdani ret ve insanlık” başlıklı yazısında, Etyen Mahçupyan, askerlik hizmeti yapmayı reddedenlerin, başka hiçbir ülkede görülmediği biçimde, Türkiye’de tekrar tekrar hapis cezasına çarptırılmasını bir tür zorbalık olarak nitelendirirken, beraberinde bir dizi de soru soruyor:
“Demokrat bir bakış çerçevesi içinde ‘zorbalık’ olarak adlandırma durumunda olduğumuz bu uygulama acaba niçin sürdürülmekte? Yoksa askerlik, müstakbel vatandaşın ‘ehlileşmesi’, burnunu sürtmesi, eşitlenmesi ve devlet karşısındaki ezikliğini kabullenmesi için de kullanılan metaforik bir kalıp mı? Askerlik hizmetini reddeden insanların varlığının, devletin vatandaşlar karşısındaki tüm prestijini ve gücünü yitirmesine neden olacağından mı korkuluyor?”(152)
Aynı gazetede köşe yazarı olan Elif Şafak ve Yeni Şafak’taki İslami görüşe sahip diğer yazarlar gibi, Mahçupyan da dindar insanların vicdani ret meselesine mesafeli duruşunu eleştiriyor ve milliyetçilik ve ataerkillikten sıyrılarak vicdani retçilere destek vermeleri gerektiğini hatırlatıyor:
“Diğer taraftan kendi kimliksel meselelerinde tepki vermeye çok yatkın olan dindar kesimin bu olaya mesafeli duruşu nasıl açıklanabilir? Olayın temelinde vicdani nedenlerle eline silah almak istememe iradesinin olmasının, dindarların sempatisini davet etmesi beklenmez mi? Hele Müslümanların silahla, şiddetle, terörle özdeşleştirilmeye çalışıldığı şu dönemde, Türkiye Müslümanlarının savaş konusunda farklı bir tutum almaları çok etkili olmaz mıydı? Ama görünen o ki dindar kesimin ne geleneksel anlam dünyası ne de bugünkü ruh hali böyle bir duruşu üretecek güçte değil. Belki dindarlıktan ayrıştırmakta zorlanılan milliyetçiliğin sonucu bu... Belki de vicdani retçilerin bazılarının eşcinsel olması nedeniyle beslenen ataerkil bir refleksin... Ancak neden ne olursa olsun, dindarların vicdanla ilgili bir konuda ‘milli’ duyarlılığın ve devletçi düzenlemelerin yanında durması önemli bir handikap. Çünkü devlet ve ‘milli’lik üzerinden üretilen ideolojik tutumları bir kez meşrulaştırdığınız zaman, kendi taleplerinizin de aynı nedenlerle bastırılmasına itiraz edemezsiniz. Başkasının vicdanını görmeyen, kendi vicdanının duyulmasını bekleyemez...” (153)
Araştırma kapsamındaki dönemde, Zaman gazetesinde vicdani ret konusuyla ilgili iki söyleşiye rastlanılmaktadır. İlki, 30 Eylül-2 Ekim 2005 tarihleri arasında İstanbul’da Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde düzenlenen “Anti-militarist Buluşma” vesilesiyle iki vicdani retçiyle -Ersan Uğur Gör ve Erkan Ersöz- yapılan bir söyleşi.(154) Anti-militarist buluşmadan çok anti-militarizm üzerine konuşulan söyleşinin sınırları, okurların anti- militaristlerin felsefesini kabaca anlayabileceği biçimde çizilmiş. Söyleşide, doğrudan “halkı askerlikten soğutma” kapsamına girecek cümleler bulunmamakla birlikte, oldukça radikal ifadelere de yer verilmiştir:
“‘Bizim çözümümüz militarizmin tamamen sona erdirilmesidir. Militarizmi tenkit etmek, anti-militarizmi tartışılır kılmak istiyoruz.’ diye anlatıyor hedeflerini. Anti-militarist hareketin ‘ütopik’ olduğu yönündeki eleştirileri cevaplandıran Erkan ise ‘Anti-militarist hareketin ütopik olduğunu söylemek kadar binlerce yıldır bir arada yaşayan insanların çatışmalarını açıklamak da ütopiktir. Bizim toplumsal davranış kalıplarımız belirliyor bunu. Ben bir Türk olarak bir Kürt veya Ermeni kardeşimi vurmak istemiyorsam, savaş da bana ütopik gelir.’ diyor. Kendilerinin az sayıda olmasının görüşlerinin gerçekleştirilemez olduğu anlamına gelmeyeceği vurgusunu yapıyor.”(155)
Söyleşinin, anti-militarizmin her insana gerekli olduğunu ima eden “Her vicdana bir doz anti-militarizm” başlığının olumlu bir yaklaşımla seçildiği görülmektedir. Ayrıca söyleşide, anti-militaristlerin örgütlenme biçimleri ile ilgili olarak “Herhangi bir dernek, örgüt, kurum değiliz. Karşısında durduğumuz, toplumun militarize edilmesidir. Bunun için onlar gibi örgütlenmiyoruz” ifadesi de yer almaktadır.
Diğer söyleşi (156) ise, Osman Murat Ülke’nin avukatı Prof. Kevin Boyle ile yapılan ve yukarıda belirtilen dördüncü eksene oturan bir söyleşi olma niteliği taşıyor. Aynı zamanda Essex Üniversitesi İnsan Hakları Profesörü olan Boyle’a
AİHM
’nin Ülke ile ilgili kararının Türkiye’deki zorunlu askerlik hizmetine bir etkisi olup olmadığı soruluyor ve o da etkileyeceğini söyleyerek soruyu şöyle yanıtlıyor: “Eğer devlet bazı vatandaşlarının barışçı sebeplerle askerlik hizmetini yapmayı reddetmelerini kabul etmemeye devam ederse, mevcut kanunun öngördüğü gibi teorik olarak ‘sürekli’ işlenen bir suç yüzünden hayatlarını hapiste geçirmelerine müsaade edemez.”
Söyleşide, ilk olarak sorulan Türkiye’de vicdani retçilerin durumu,
AİHM
’nin Osman Murat Ülke ile ilgili kararının Türkiye’deki vicdani retçilere etkisi gibi soruların ardından, konu Leyla Şahin davasına geliyor ve Şahin ile Ülke davasını karşılaştıran sorular yöneltiliyor. Boyle, bu sorulardan birini şöyle yanıtlıyor:
“Şahin davasındaki fark şuydu: Strasbourg Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi’nin üniversitelerde başörtüsü yasağı kararını doğru buldu. Ama ‘yasağı uygulayın’ diye bir karar vermedi. Yasak kararı, hükümet ve Türk mahkemelerinin. Eğer Türkler başörtüsüne ilişkin yasak kararını demokratik yollarla değiştirmek isterlerse, bu onların kararı olur ve
AİHM
hem itiraz etmez hem de edemez. Ülke davasında ise Mahkeme, Türkiye’deki askerlik hizmeti kanununun Sözleşme’yi ihlal ettiğine karar verdi. Bu, bağlayıcılığı olan bir karar. Karara uymak için Türkiye’nin değiştirmesi gerekenler var.”(157)
Boyle, Şahin davasının savunulmasındaki eksikliğe de şöyle vurgu yapıyor:
“Bu iki dava ortak bir noktada birleşebilirdi. Eğitim ile dininiz arasında seçim yapmanın psikolojik etkileri Şahin davasında gündeme getirilmeyen çok önemli bir konuydu. Bildiğim kadarıyla Sözleşme’nin 3. maddesi yani gayri insani ve haysiyet kırıcı muamele Şahin’in avukatları tarafından gündeme getirilmedi. Eğer getirilseydi belki olaylar farklı gelişebilirdi. Şahin davasında bir hâkimin karara katılmadığını hatırlayın. Şunu söyleyerek cevabımı nihayetlendireyim:
AİHM
’nin hem Ülke hem de Şahin davalarındaki mülahazaları beni ikna etmekten uzak. Ülke kararı bazı açılardan hiç de berrak değil. Ülke davasını kazandık; ancak
AİHM
’in karar verirken vicdani hürriyet konusunu hiç göz önüne almamasını hakikaten anlayabilmiş değilim.”(158)
Gazete böylece, Boyle’a aslında Şahin davasında da
AİHM
kararına ikna olamadığını söyleterek, özel olarak Leyla Şahin, genel olarak başörtüsü konusunda vicdani hürriyet kavramı üzerinden kendi görüşünü bir kez daha savunmuş olmaktadır.
Mehmet Gülseren
İzin almak gereğini bile duymamış bu yazarın dek derdi bir Kitap yazarak bu kirli, danışıklı savaştan bir lokma kapma olsa gerek.
Hiç kimse, hele Kürdler onun gibilerinin malzemesi değildir.
Lütfen bu yazıda Adım ve çocuğumun adı geçen bölümleri ve yorumları aynı hataya düşmemek için kaldırınız.
Zira; gerek Devlet ve gerekse İmralı olsun hesabımız kapanmamıştır.
Saygılar
Mehmet Gülseren
antieswar@hotmail.com
Amed 10 Haz 2008.02.04