kEditor - Yazılar / Makale / Sosyalizm: Millî? Ulusal? Nasyonal?

http://www.keditor.com/yazilar_179.html


Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yazılar / Makale

Sosyalizm: Millî? Ulusal? Nasyonal?


Murat Belge / Taraf

Sosyalizm Türkiye’ye girerken Atatürk’le akraba çıkmaya çalıştığını (çıkarılmaya çalışıldığını) söylemiştim. Böyle bir ilişki kurmanın en kolay yolu “anti-emperyalizm”den geçiyordu. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nda, “Biz kapitalizme ve emperyalizme karşıyız” mealinde sözler söylemişti. Bu savaşı biz zaten başından beri “anti-emperyalist” diye niteliyorduk ve türünün ilki olduğunu iddia ediyorduk (örneğin Bolivar’ı, bütün Latin Amerika’yı ve bize karşı yapılan Yunan Bağımsızlık Savaşı’nı da unutarak). Altı Ok’un biri de “devletçilik”ti. Bu kadar yakınlık da bu akrabalığın gerçek olduğunu kanıtlamaya yeterdi.

Bu yolda ısrar, dün söylediğim gibi, “tehlikeli” bir düşünce sayılan sosyalizmi evcilleştirmek için miydi? Kısmen, evet. Ama kısmen de, bu ülkede milliyetçilikten başka hiç bir düşünce akımının bir altyapısı olmamasının sonucuydu. Sosyalizmin “alıcı”sı son kertede bir Türk milliyetçisiydi ve onu kendi anlayabildiği şekilde alıyordu.

Böyle alınmasına, böyle anlaşılmasına yardımcı olanlar da eksik değildi. Jaures’den laf eğip bükerek enternasyonalizmin yolunun milliyetçilikten geçtiğini anlatan “ağabey”ler, “deneyimli devrimciler” çıktı.

Onların açısından bakıldığında, sosyalizmi millîleştirmenin (ulusallaştırmanın) bir de stratejik yararı vardı. Teori bize “işçi sınıfı” filan diyordu ama şöyle bir çevrene baktığında, bunun bu ortamda geçerli olmadığı besbelliydi. Oysa kahraman ordu az önce 27 Mayıs’ı da gerçekleştirmiş, nasıl bir lokomotif güç olduğunu bir kere daha göstermişti. Öncelikle Kıvılcımlı “yapmanız gereken her şeyi yapmadan bırakıp gitmeyin” diye Komite’ye “açık mektup” yazıyordu. Ama gitmişlerdi. Şu halde sorun, yeniden gelmeye ikna etmekti. Üstelik, Şubat’lar, Mayıs’lar, birtakım örgütlenmeler, ikna etmenin çok güç olmayacağını da gösteriyor gibiydi. Onları ikna etmek için başvurulacak otorite elbette olsa olsa Atatürk olurdu. Yapılacak işin “millî” olduğu (“Millî Demokratik Devrim”) anlatılırsa, bu da ikna işlemini kolaylaştırırdı. Onun için “Ordu-Gençlik Elele, Millî Cephe’de” gibi sloganlar düşünüldü. Daha sonraki yıllarda da (yani yetmişlerin sonuna doğru) TKP “Ulusal Demokratik Devrim” diyerek kavramı gerçek enternasyonalist özüne kavuşturdu!

O yıllarda kitapçı dükkânları lebaleb “sol kitap” doluydu. Bunların büyük çoğunluğu doğal olarak çeviriydi. Sağ ise okumuyordu. Hele onların bir çeviri etkinliğine girişmesi kimsenin - başta kendilerinin - tasavvur edeceği bir şey değildi. Okuyacaklarsa, Türkler’in Türkler için yazdığı bir şeyleri okuyabilirlerdi ancak. Bu durum hâlâ da fazla değişmiş değil.

Peki, “sol” ne okuyordu?

Bunun cevabını çok iyi bilmiyoruz; elimizde yeterli rakam, istatistiksel veri yok. Ama herhalde bazı genellemeler yapılabilir.

Örneğin altmışlarda Yön Nâzım Hikmet’ten Kurtuluş Savaşı Destanı’nı yayımladı ve böylece yıllar sonra Türkiye’nin genç okurları Nâzım’ın şiirleri hakkında kendi düşünce ve duygularını oluşturma imkânına kavuştular. Kitap seçimi burada da anlamlıydı: yurtsever ve Atatürksever bir Nâzım’la tanışıyordu halkımız. “Komünist Nâzım”a daha vakit vardı.

Sol yayıncılıkta bir “tırmanma” oldu. Komünist ülkelerde 1 Mayıs kutlaması gibi sırayla Marx-Engels, derken Lenin, derken Stalin, derken Mao yayımlandı. Her birinde, “okur”un duygusu, “Vay canına! Bu da çıktı!” dolaylarındaydı.

Ellilerde başlayan, altmışlarda hızlanan (çeviri) edebiyat akışını yavaşlattı bu gidiş. Öncelikle, siyaset, kendinden başka her şeyi arka plana itti. Ayrıca, arkaya itilen, sözgelişi “edebiyat”ta da tercihler değişti. Kafka’ya, Joyce’a, Faulkner’a hazırlanırken Türkiye’nin edebiyat okuru, birden Gladkov’lar, Ostrovski’lerle karşılaştı. Bunların ötekilerin yerini alması mümkün değildi. En azından aynı okurun zihninde. Woolf okuyan birinin “Çimento daha iyi romanmış” demesi düşünülemezdi. Ama Çimento’yu okuyanların sayısı Woolf’u okuyanlardan fazlaydı.

Anlatması zor bir paradoksu anlatmaya çalışıyorum: altmışlarda sol, Türkiye denilen denizaltının dünyayı tarassut etmeye çalışan periskopu gibiydi.

Ama sonunda neyi tarassut etmekle yetindi? Bu, bayağı önemli bir soru.


Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
 
İlgili Yazılar


İlgili haberler




 Yukarı çık