
Sosyal devlet, yüzyıllık bir mücadelenin kazanımı; sosyalistlerin ve onların tabanı durumundaki işçilerin/emekçilerin. Ancak devlet uygulamaları düzeyinde temelini atan Amerikalı bir Demokrat: Franklin Delano Roosevelt. En alttakilerin satın alma gücünü yükseltecek büyük devlet girişimleri ve yatırımları. Bu aynı zamanda işsizliğe de bir çare. 1929 Büyük Buhranı’ndan sonra tasarımlanmış ‘New Deal’; yani, yeni düzen; kapitalizmi devam ettirmek üzere. Hümanist bir boyutu da var ki, onu da 30’lu yılların Fransız sosyalizmine, Front Populaire(Halk Cephesi)’e ve başındaki Lėon Blum’a borçluyuz: Haftalık çalışma süresinin 40 saate indirilmesi ve yeryüzünde ilk defa ücretli izin/tatil. Her türlü politik ideal ve ahlaki tercihten yalıtılmış saf teorik çerçevesi ise, sosyalizmle uzaktan yakından ilişkisi olmayan bir İngiliz baronundan: Keynes. İlk ve en etkili uygulamaları da, yakın çevresince yeterince sol’da görülmeyen İngiltere’nin İşçi başbakanı Attlee’den: İkinci Dünya Savaşı sonrası kamulaştırmalar…
Sosyal devlet, Batı ve özellikle de Kuzey Batı Avrupa’ya özgü bir devlet şekli. Sosyalist ve sosyal-demokrat hükümetlerin ya doğrudan bir politikası ya da solun baskısı altında uygulanan bir politikanın, atılmak zorunda kalınan adımlarının sonucu: Kapitalizmin ana kurallarına –ki bunların en başında kâr maksimizasyonu gelir- halel getirmeden, yani üretim ilişkileri düzeyinde herhangi bir değişikliğe gitmeden, paylaşım/bölüşüm ilişkileri düzeyinde sömürülenler lehine bir düzeltme. Emekçinin sömürülme derecesi aynı kalmakla birlikte, bu sömürülme derecesine denk düşen mağduriyetin şu ya da bu ölçüde azaltılması; devlet tarafından: Belirli hizmetlerin bedelsiz kılınması ya da piyasadaki bedelinin altına çekilmesi yoluyla; bir bakıma, bizdeki ‘tanzim satışları’ misali. Bu ise devletin ya doğrudan ekonomi alanına girmesini ya da dolaylı yoldan ekonomideki bazı şeyleri yönlendirmesini gerektiriyor: Tümüyle özelleştirmeyi hedef almış bir devletin ‘sosyal’ olması/kalması mantıken zaten mümkün değil.
Devletin, kapitalistin emekçiyi sömürme düzeyine denk düşen mağduriyet derecesini şu ya da bu ölçüde azaltması ise ekstra kaynakların varolmasını gerektiriyor ki, bu da sınıfsal değil ulusal düzeyde el konulan bir artı-değerin varlığıyla mümkün olacak bir şey: Sosyal devlet, her bir başka yerden önce, sömürge sahibi ülkelerin imkânı dâhilinde. Ancak sömürgecilik, ulusal bazda artı-değer elde etmenin yollarından sadece biri; en basit ve en mekanik olanı. Bu işin daha genel ve daha sofistike yolu ise ‘dış ticaret hadleri’ndeki değişimden geçiyor: Sömürgeniz ister olsun, ister olmasın, diyelim bir traktörü dış ülkelere yirmi yıl önce bir ton buğday karşılığında satıyor iken şimdi iki ton buğday karşılığında satıyor hale geldiniz ise, yirmi yıl öncesine göre bir misli daha fazla bir ‘ulusal artı-değer’ elde ediyorsunuz demektir. Kendi sömürgeleri olmayan devletlerin, özellikle de İskandinav ülkelerinin ‘sosyal devlet’ niteliği kazanmalarını açıklamak istediğimizde kesinlikle gözden kaçırılmaması gereken husus da budur. Ve bu aynı zamanda demektir ki, kendi ürettikleri, ‘dış ticaret hadleri’ itibarıyla lehte bir gidişat göstermeyen ülkelerde, sosyal-demokrat bir uygulama ve ‘sosyal devlet’in tesisi maddeten olanaksızdır: Kapitalist sömürüye tekabül eden mağduriyeti/yoksunluğu şu ya da bu ölçüde telafi etmenin kaynaklarına sahip değildir; oysa değirmen, dönmek için su ister. İşte bu noktada ortaya çıkar ki, sosyal-demokrasi, yani kapitalizmin işleyişine ve kapitalistlerin kendisine dokunmadan kapitalizmin sonuçlarını bölüşüm ilişkileri düzeyindeki devlet müdahaleleri aracılığıyla gidermek, bütün insanlık için değil, ancak ulusal düzeyde artı-değer elde edebilen ülkeler için mümkündür; bu ise ulusal düzeyde dışarıya artı-değer aktaran ülkelerin mevcudiyetini gerektirir: Sosyal devlet, ulusal düzeyde artı-değer elde edebilen ülkeler için sosyal-demokrat bir yönetim çerçevesinde mümkün iken, ulusal düzeyde artı-değer elde edemeyen ülkeler için ancak ve ancak kapitalist üretim ilişkilerini değiştirmekle mümkün olacaktır.
İşi Türkiye’mize yani bize/bizlere getirecek olursak, özelleştirmeyi ekonomik rasyonellik’in de ötesinde ideolojik bir hedef haline getirmiş yönetimler bir yana, kendisini sosyal-demokrat olarak ilan eden ve seçmene pazarlamak isteyen parti ve hareketlerin de, iktidara gelseler bile hem sosyal-demokrat kalıp hem de sosyal devlete nefes vermeleri, onu canlandırmaları maddeten mümkün değildir. Önce artık hegemonik hale gelmiş, yani hemen herkesin itiraz edilmezmiş gibi kabul eder hale geldiği “yok efendim devlet kibrit ya da kumaş üretir mi, devlet asli görevlerine dönmeli; kendisini onlarla sınırlandırmalı”ymış türünden söylemlerin bayağı bir kökten eleştirisi yapılmalıdır. Devletin en asli, kendisinin meşruluğuna temel olabilecek en temel görevi, üzerinde hükümranlık hakkına sahip olduğu topraklarda insanların işsiz, yani açıkta ve aç kalmamasıdır. Bu yolda fabrika da açar, iş yeri de; daha doğrusu önce işsizliği önlemek üzere her şeyi yapmak zorundadır. Önemli olan, iktidarı elinde bulunduranların, söz konusu iş yerlerini, yatırımları kendi yandaşları için birer arpalık haline getirmemesidir ki, bu da ancak demokratik bir katılım ve hesap sormaya imkan verecek bir siyasal yapılanma ile mümkün olur: Mevcut yüksek barajlı seçim sistemi ve insanları yasa dışılığa iten siyasal partiler yasası ivedilikle değiştirilmelidir. (Şunu da unutmayalım ki, ülkemizdeki sol muhalefetin en aktif bölümünün yasa dışılığa yönelip parlamento dışında odaklanması ve 12 Mart faşist muhtırasına gerekçe teşkil eder hale gelmesi, Türkiye İşçi Partisi’nin önünü kesmek üzere, işi, linç girişimlerini ve eşkıyalığı Meclis içine taşımakla başlatıp “bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” sözüyle belirli bir kanadın caniliğini meşru ilan etmeye kadar götüren Süleyman Demirel’in, ne yazık ki CHP’nin de desteğiyle belki de mümkün olan en adil seçim sistemi durumundaki ‘millî bakiye’li sistemi yürürlükten kaldırtması ardından gerçekleşmiş ve bu arada on binlerce gencimizin ve insanımızın birbirini öldürmesinin yanı sıra militarist bir vesayet rejiminin kalıcılık kazanmasının zeminini de hazırlamıştır.) Yoksa, iktidar sahiplerinin arpalıklarını yok etmek gibi bir gerekçeyle de meşrulaştırılmaya çalışılan özelleştirmeler, yine iktidar sahiplerinin yakınlarına peşkeş kaynağı olarak kullanılmaya ve ülke halkının neredeyse yüz yıllık birikimlerinin ürünü olan kuruluşlar bir daha geri gelmez şekilde birilerinin rant kaynağına dönüştürülmeye devam edilecektir. Her şey bir yana, özelleştirilmesine niyetlenilen kuruluşlarla ilgili raporları hazırlayan –genellikle de yabancı- kuruluşlara ve de özelleştirmeyi düzenlemek ve yönetmekle görevlendirilen kurumlara aktarılan kaynaklar, özelleştirme adı altında yapılacak ‘yurt satma’ işlemleri sonucunda elde edilecek parayla bile karşılanamayacak miktarlara ulaşmıştır.
Devletin asli görevleri sınırına geri dönmesi türünden bir söylemle desteklenmeye çalışılan özelleştirmenin öngördüğü, sonuçta sadece savunma ve adalet dağıtmanın devlet tekelinde kalmasıdır ki, insanların sağlık ve eğitim ihtiyaçlarının karşılanmasını piyasa kurallarına bırakmış olan bir devletin ‘Millî Savuma’ adı altında savunabileceği millî hiçbir değer kalmamış olacaktır. Böyle bir devletin tek fonksiyonu –mecburi askerlik yasası çerçevesinde ya da insanların canlarından başka satacak hiçbir şeylerinin kalmaması doğrultusunda, her şeyin pazarda alınır satılır bir meta haline geldiği günümüz dünyasında- pazarlık gücü en yüksek olan odaklara en ucuzundan insan canı pazarlamak veya insan canı pazarını zapturapt altında tutmak olacaktır ki, devlet adı altında savaşa/ölüme gönderilmek üzere köle tacirliğine soyunmuş bir aygıta biad etmemek, günümüzde her ne kadar hala teroristlik diye belletilmeye çalışılıyorsa da, aslında insanın insan kalmasının asgari koşulu haline gelecektir/gelmelidir.
İnsanı, özellikle de iş sahibi olup karnını doyurması, hastalanınca tedavi görmesi ve de evladının öğrenim görmesi konularında serbest piyasanın/pazar ortamının gayri-insani de değil, anti-insani işleyiş kurallarına teslim etmiş –sosyal olmaktan vaz geçmiş- bir devlet, devlet olmanın meşruluk temelinden yoksun mafyatik bir şiddet uygulama örgütünden başka hiçbir şey olamaz; istediği kadar bir bayrağı, bir millî marşı ve de isterse bir –ya da bir çok- ulu önderi bulunsun. İnsani müdahaleden tümüyle yalıtılmış bu pazar ortamı -laf olsun diye söylemedik- gayri-insaninin de ötesinde anti-insanidir. Orman yasasının geçerli olduğu, yani gayri-insani ortama zayıf giren zayıf, güçlü giren de güçlü kalır; oysa serbest piyasa/pazar ortamında önemli olan pazarlık gücüdür ve de bu ortama güçsüz giren, güçsüzlüğü ölçüsünde daha da güçsüz hale gelir, daha doğrusu yok olur gider, güçlü giren de yok olanlardan beslenip daha da güçlü hale, sonuçta tek güç haline gelir. Biz “güç düşmanı değiliz, gelirse gelsin” diyelim ama, bu demektir ki, insanın başı ne kadar şiddetli ağrıyor, bu ağrıya dayanma gücü ne kadar az, aspirine ihtiyacı ne kadar çok, dolayısıyla aspirinin fiyatı konusunda pazarlık etme gücünden ne kadar yoksun ise, aspirine ulaşmasının bedeli o kadar yüksek, ihtiyacını gidermesi, yani yaşamaya devam etmesi de o kadar güç olacak demektir; ya da pazar ortamında, insan ne kadar açsa ve bu durumda olduğu, yanlış olarak ‘bilgi toplumu’ diye çevirdikleri ‘istihbarat/haberdarlık (information) toplumu’ ortamında ne kadar biliniyorsa karnını o kadar zor, yani o kadar büyük bir bedel ödeyerek doyurabilecek, o kadar büyük bir bedel ödeyerek hayatta kalabilecektir ki, işte tam bu noktada anti-insaniyi, hayat karşıtı, yani canice olarak tercüme edebiliriz.
Son olarak şunu da söyleyelim: İnsan ne kadar aç ve aç olduğu da ne kadar biliniyor ise karnını doyurması da o kadar zor olacağına göre, en doğrusu ne kadar açsa o kadar tokmuş gibi yapmasıdır ki, bu da, bütün ihtiyaçların ancak pazar üzerinden karşılanabileceği derecede topyekûnlaşıp derinleşmiş, ayrıca ‘istihbarat çağı’nı da yaşayan bir kapitalizmin ortamında, kendisi gibi olmamanın/ kendisini olduğundan farklı gibi göstermenin, kısacası ve kibarcası ‘imaj verme’, Türkçesi de sahteliğin/sahteciliğin bireylerin karakterlerine ve ahlaki yapılarına bağlanabilecek bir tavır, en fazla da konjonktürel nitelikli bir gidiş/moda değil, doğrudan doğruya düzenin yapısından kaynaklanan varoluşsal bir zorunluluk olduğu anlamına gelir.
* Gazi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi, Prof. Dr.