
Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Türkiye bir çok toplumsal alt-üst oluşlar yaşadı. Soykırımlara varan etnik cinayetler, ekonomik iniş çıkışlar, isyanlar, darbeler ve koyun sürüsüne çevrilmiş halkın cılız sivil eylemleri.
Süreç neye tekabül ederse etsin, ne değişirse değişsin, militarist zihniyet Türkiye Cumhuriyetinin değişmeyen ve kırılmayan bir tabusu olarak varlığını hep sürdürdü.
Cumhuriyet tarihi, Cumhuriyeti yutacak kadar büyük cinayetlerle doludur. Dikkatle incelendiğinde her sürecin bir numaralı tetikleyici aracı ya milliyetçilik, ya da bağnaz dincilik olmuştur. 6-7 Eylül 1955 olayları, Sivas madımak otelinde 33 aydının katledilmesi, Maraş olayları, Umut kitabevinin bombalanmasıya patlak veren Şemdinli olayları bunlardan sadece bir kaçıdır.
Milliyetçi eksenli cinayetlerin özünde en basit tabirle farklılıklara tahammülsüzlükten doğan barbari tutumlar tetikleyici oluyor. Bu da kendini azınlıklar sorununda göstermektedir.
Cumhuriyetin kendisiyle yüzleşmesini acilen gerektiren Kürt sorunu ise başlı başına incelenmesi gereken kanayan bir başka yaradır.
Dünyanın, ikinci dünya savaşıyla toprağa gömdüğü faşizm, Türkiyede her gün yeni filizler açıyor. Bağnaz dincilik ise yıkımlarıyla ve toplumsal kaosuyla gözler önündedir. Bu gelişmeler ‘derin devlet’in yükselen değerleri büyük bir seçicilikle belirlediği ve bunları uygulamaya koyduğu işaretlerini veriyor.
Cumhuriyetin her döneminde hükümet politikalarının devlet politikalarıyla paralellik taşıması, resmi ideolojinin gerçekliliğini koruduğunu gösteriyor... Diğer taraftan sorunun hükümetleri aşan ve hükümetleri kambur alıp kambur devreden birer araca dönüştürdüğü de aşinadır.
Özellikle Kürtler’le ilgili alınan kararlar, bizzat ordu tarafından ele alınır ve uygulamaya geçirilirdi. Bu gün de değişen fazla bir şey yoktur.
Bu uygulama, elbette ordunun en üst düzey organlarının siyasi bir objektifi olduğundan yaptırım aleni de olsa, yani: Umut kitabevinin bombalanması örneğinde olduğu gibi askerlerce sokak ortasında insanlara bomba atılsa da, ön çalışmalar, hedefler ‘çok gizli’ çalışmalar ışığında belgeleniyor. Tabii biz tüm bunlardan habersiz yaşıyor ve ordumuzun en güvenilir kurum olduğunu sanıyorduk. Bu yalana yıllarca inandırıldık ve kendimizi kandırdık. Birileri ‘kıral çıplak’ diyene kadar herkes deve kuşunu oynadı.
Son günlerde Taraf gazetesinde yayımlanan ‘Genelkurmay’ın eylem planı’ beni hiç şaşırtmadı. Sonra buna AKP’nin eylem planı eklendi.
Bellekleri elinden alınmış toplumlara döndüğümüz ne çabuk anlaşılıyor.
‘Biz bunları çok gördük’ diyebilmeli Genelkurmay’ın ilk yaptığı gizli plan olmadığını haykırabilmeliydik. Daha önce ‘Aşiretler Raporu’ utanç belgelerini yüzlerine fırlatmalıydık ki, bugün bu rezaleti yaşamayalım. Şemdinli olaylarında bombacı subayın üzerinde çıkan Aşiretler Raporu’nun devamı niteliğindeki “ÇOK GİZLİ’’ belgeler (bu belglerde DTP ‘li yöneticilerin fotoğraflarının altına çarpı işareti konulmuştu) sorgulansaydı bu başımıza gelir miydi sizce?
Yıllar önce bu belgeler kitaplaştırıldı
Bu kitabın en önemli özelliği her belgesinin üzerinde “ÇOK GİZLİ’’ ibaresinin bulunması ve devletin hazırladığı raporlardan oluşmasıdır. Bu belgelerin hazırlanış amacı tutulan raporlarda belirtilmiyor. Fakat çok gizli ibareli tüm belgelerin Kürt aşiretlerini tek tek incelemesi bize bu konuda bir fikir vermeye yeterlidir. Aşiretler Raporu, 2000'e Doğru dergisinin 13 Aralık 1987 tarihli, 51. sayısında kamuoyuna açıklanmıştı. 113 sayfasına tek tek 'çok gizli' damgası vurulmuş olan bu Rapor, Doğu ve Güneydoğu'daki 23 ili kapsıyor. Raporda yer alan her aşiretin nüfusu, dili, mezhebi, reisi ya da ileri gelenleri ve oturduğu yerler belirtiliyor. Rapor'da üstünde durulması gereken önemli ve belki de raporun hazırlanışına sebep olan gerekçe ise, Cumhuriyet tarihinde çıkan Kürt isyanlarına karşı aşiretlerin nasıl bir tutum sergiledikleridir. Dönem dönem kanla bastırılan Kürt isyanlarına destek veren aşiretlerin devlet makamlarınca deşifre edilmesi, ileride devlet mercilerinin aşiretlere karşı olan tutumuna doğrudan yansıyacağı da kaçınılmaz bir sonuç olarak önümüze çıkmaktadır.
Şunu unutmamak gerekir ki, bir devlet, meşruiyetini seçtiği kurbanlar üzerine kurguluyorsa, ve o ‘kurbanlar’ o ülkenin asli unsurlarını teşkil ediyorsa, ‘seçilmiş kurbanlar’sadece dili ve kültürü farklı diye buna maruz kalıyorsa, o devletin dikta rejiminden bir farkı kalmamış demektir.
O halde sivil toplum örgütleriyle hukukçusuyla, aydınıyla ve gazetecisiyle bu utanç belgelerinin hesabı ‘en güvenilen kurum’olan ordudan sorulmalıdır. Aksi durumda utanç belgelerine jenosid belgelerinin eklenmesi kaçınılmaz olur. Medya, yirmi yıl önce yayımlanan ‘Aşiretler raporu’nu yeterince işlemedi, Şemdinli olaylarında yine karşısına çıktı. Şemdinli'de bombacı subayın ajandasında aydınların ve siyasilerin neden fişlendiği yine aynı gerekçelerle (ordunun güvenirliğini sarsmama) gündem dışı tutuldu. Şimdi de ‘Genelkurmay’ın eylem planı’ var. Bu da sorgulanmazsa toplumun bir kesimi, yeni metodlar ışığında yeni uygulamalara maruz kalabilir.
Taşlar yerinden oynadı artık
Ordu bunu hep yapıyordu. Ama Ahmet Altan’ın çıkışı, sanırım Genelkurmay’ın sonraki eylemleri için fren ayarı yapar.
Türkiyede herkes kendi görevini yaparsa sorunlar yavaş yavaş çözülür gibi görünüyor. Bir gazeteci, toplumu çok yakından ilgilendiren bir belge ele geçirdiğinde kamuoyuyla paylaştı. Bu, Türk gazetecilik geleneğinde alışılmış bir durum değildir. Sansasyon olan buydu aslında, ‘Genelkurmay’ın eylem planı’ değil. Çünkü Türk medyasında çalışmaya başladığımız ilk dönemlerde‚ en ‘iyi haber çöpe giden haberdir’ belirlemesiyle tanışırdık. Bu da haber değeri ne olursa olsun, haber, patron ve ordunun süzgecine takılır, toplumun asıl gündemini oluşturacak haberler çöpe giderdi gerçekliğiydi.
Dolayısıyla Türkiye’nin gündemi medya plazalarının çöplerinde yatıyor.
Ahmet altan bu geleneği bozdu, çöpteki haberi alıp kamuoyuna sundu. Bir kaç gündür takip ediyorum, bir kaç kişi dışında ‘eylem planı’ neden hazırlanır? Bu ülkenin seçilmişleri yok mudur? diye soran, belgeyi enine boyuna sorgulayan olmadı. Gazeteciler, büyük bir şaşkınlıkla köşe bucak saklanarak izlemekle yetindiler. Buna rağmen askeri hâlâ pohpohlamaya kalkan sözde gazeteciler çıktı. Hep bir ağızdan ‘kışlanıza çekilin!, siyaseti siyasetçilere birakın’ diyebilecek bir kaç onurlu gazeteci çıksa, inanın onlar da kendilerine çeki düzen verirler.