
Türkiye, yıllardır on yıllarca sürdürülen bir 'kirli savaş'ın bedelini ödüyor şu günlerde. Ve ödemeye de devam edecek. Pandoranın kutusu açıldı ve bakalım daha ne pislikler çıkacak?
Ya Türkiye, içine derinlemesine nüfuz etmiş olan zehiri atıp normalleşecek. Ya da çok daha ağır bedeller ödeyecek. Siyasette açık ve dürüst olmak gerekiyor. Herkes Kürtlere soruyor: Ne İstiyorsunuz?
Geçenlerde, 'Kürtler Ne İstiyor?' başlıklı bir kitap yayınlandı. Ve son zamanlarda pek kitap toplatılmamasına karşın derhal yasaklandı. Aydınlar, herkes "Kürtler ne istiyor", diye soruyor. Onlar ne istediklerini on yıllardır anlatmaya çalışıyorlar. Peki, devlet ne istediğini biliyor mu? Hükümet ne istediğini biliyor mu? Bunun cevabı kuşkulu...
Çağdaş bir toplumda hiçbir bireyin, hiçbir kurumun 'suç işleme özgürlüğü' olamaz. Eğer, bir toplumda, birilerine 'suç işleme' özgürlüğü tanırsanız, bunun bedelini bu özgürlüğü tanıyanlar dahil herkes çok ağır öder.
Türkiye'de siyasal İslami hareket, 1973'te sosyalistlerin siyasal affını engelleyerek, içindeki anti komünist damarın ne kadar güçlü olduğunu gösterdi. Aynı gelenek, 1975'te Kıbrıs harekatının bir işgale dönüşmesini destekliyerek, militarizmin 12 Mart'ta yitirdiği itibarının yükselmesine neden oldu. 1994'te Kürtleri parlamentodan atmak için militarizmle işbirliği yaptı. Ama 28 Şubat'ta kendini kapı dışında buldu ve ciddi bir bölünmeye maruz kaldı.
Ama bunu militarizm açısından da örnekleyebiliriz. 12 Mart ve 12 Eylül'de Türkiye solunu militarizm kökünü kazırcasına imha etti. Şimdi siyasal islamın güçlenmesinden şikayetçi. Erdoğan hükümeti, militarizmin, Kürtleri ve Sosyalistleri hedef alarak TMY'de talep ettiği yasal değişiklikleri yerine getirdi.
Sosyalist basın, Kürt basını sürekle kapatmalarla yüz yüze kaldı. İnsanlar operasyonlarla toparlandı. Atılım Dergisi, Özgür Radyo yöneticileri, Welat ve Yedinci Gündem editörleri, diğer sol basın yöneticileri bu değişiklikler çerçevesinde neyle suçlandıklarını bilmeden aylarca hapiste tutulabildiler. Kendileri ile ilgili suçlamaları bilemediler.
Şimdi, Hürriyet baş editörü şunu soruyor: 'Ergenekon denilen soruşturmanın başlangıcında gözaltına alınan bazı kişiler 13 aydır neyle suçlandıklarını bilmeden içeride yatıyorlar. Türkiye, AB ile tam üyelik müzakereleri yapıyor ve chapter'lar (başlıklar) açıp kapatıyor. Söyler misiniz, bu unutulmuşluk hangi chapter'a giriyor?'
Peki, sosyalist ve Kürt basınından tutuklu olanlar için acaba aynı soruyu yönettiniz mi? Kürtler ve sosyalistler olunca iyi. İyi çocuklara gelince kötü. Benzeri sorunlar Cezayir Savaşı'nda da yaşandı.
Cezayir'de halka karşı kirli savaş yönetenler, daha sonra Paris'te OAS diye gizli örgüt kurup, Devlet Başkanı De Gaulle'e suikast düzenleyip, hükmet darbesi yapmaya kalktılar. Sartre gibi aydınlara karşı bombalı suikastler düzenlemeye kalktılar.
Her kirli savaş yürüten devlet daha sonra, kendi başlarına dert olan bu ekiplerle çatışma durumunda kalır. Bu güçler, erki kendi hakları olarak görmeye başlar, suç işleme özgürlüğü onları çılgına çevirir.
Topal Osman, sonunda Çankaya'yı basmaya kalkmadı mı? Karadeniz'i Rumlardan ve Ermenilerden temizledim diye övünen bu şakinin daha sonra heykelini, aynı ifadeler ile 1990'lı yıllarda, bir kirli savaş yürütücüsü dikmedi mi?
Ve bu heykel hala yerinde durmuyor mu? Gözaltına alınanan kişilerin listesini görünce, Fransa'daki OAS'çıları hatırladım. Hepsi savaş alanından gelip, anavatana şekil vermeye kalkışmışlardı. Fransa'yı Alman işgalinden kurtaran De Gaulle'ü bile hedef alabilmişlerdi.
Dileriz, bu soruşturma da, Susurluk Soruşturması gibi, militarizm ile olan pazarlığa kurban edilmez ve nihai karar mercilerine kadar gidilebilir.
İspanya bu gün demokrasiye geçebildiyse, kralın, sol veya muhafazakar bütün siyasi akımların, militaristlerin darbe girişimleri karşısında kararlı bir duruş sergilemesi sayesinde mümkün olabildi.
Askerlerin bastığı parlamentoda, eğilmeyen de bir tek komünistler oldu. İspanya, Frankocu Generalleri ile hesaplaşmak için emekli olmalarını beklemedi.
Haddini bilmeyeni görevden aldı.
Hükümet olmanın ne olduğunu gösterdi.