AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceForumspaceBilgilerspaceYazılımspaceLinklerspaceResimlerspaceSitemapspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yazılar / Makale

Devlet kimlerin hizmetinde?


Hasan Hüseyin Evin / Evrensel

Devlet kimlerin hizmetinde? - Hasan Hüseyin Evin / Evrensel Marksist öğreti, devleti ‘egemen olan sınıfın diğer sınıflar üzerindeki baskı aygıtı’ olarak tanımlar. Bu tanımlamaya karşı olanlar ise devletin tüm yurttaşlara adil ve eşit davranan sınıflar üstü bir yapı olduğunu iddia ederler.

Türkiye’deki somut uygulamalardan hareketle devletin yapısına bir göz atalım.

Anayasa ve diğer yasalara göre devletin yurttaşlarına karşı görev ve sorumlulukları kabaca şöyle belirlenmiştir:

Herkesin; yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı, işkence ve kötü muameleye karşı korunma hakkı, toplanma ve gösteri, düşünce ve ifade özgürlükleri, örgütlenme hakkı, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, barınma, çalışma, dinlenme, işsizlik ve yoksulluğa karşı korunma, sağlıklı bir çevrede yaşama vd. hak ve özgürlüklerinin korunması ve geliştirilmesi.

Demokrasiden söz edilebilmesi için bu hak ve özgürlüklerin yaşamda karşılığını bulacak şekilde herkes için gerçekleştirilmesi şarttır.

Türkiye’deki duruma baktığımızda ise karşılaşılan manzara şudur:

Örneğin TÜSİAD, MÜSİAD vb. örgütler birer dernektir. Ancak diğer derneklere yapılan uygulamaların hiçbiri bu derneklere yapılamaz. Diğer dernekler her türlü baskı ve engelleme ile karşılaşırken, bu patron dernekleri devletin her kademesine emir ve talimatlar verirler ve hükümet dahil tüm organlar bu derneklerden gelen her uyarıyı adeta emir kabul ederek yerine getirirler veya bir açıklama yapma ihtiyacı hissederler. İşçi ve kamu emekçileri sendikalarının uyarılarını ise “ayaklar baş olursa…” şeklinde karşılarlar.

Patronların yukarıda sayılan hak ve özgürlükleri eksiksiz gerçekleşirken milyonlarca işçi, üretici köylü, esnaf, öğrenci, işsiz ve tüm emekçiler için bu hak ve özgürlükler sadece kâğıt üzerinde vardır ve hiçbir zaman yaşam bulmazlar.

Sendikalarda örgütlenmeye yeltenen işçiler işten atılır, işyeri önünde beklemelerine bile polis veya jandarma müdahale eder, çalışma hakları devletin güvenlik birimlerinin de baskısı ile yok sayılır.

Emekçilerin yıllardır yaşadıkları evleri kentsel dönüşüm vb. adlar altında zenginlere yeni rantlar sağlamak için yıkılır, sokakta yaşamaya mahkûm edilirler.
Doğal çevre, tarih ve kültürel miras zenginlerin çıkarları için yok edilir.

Elektrik, doğal gaz, petrol ürünleri, su ve ekmeğe ardı ardına yapılan zamlarla emekçilerin hayatları daha da zorlaştırılır, zenginden alınmayan vergiler yoksullardan daha fazla alınarak yoksullukları daha da artırılır.

Bu durumda devletin Marksist tanımının gerçekliğinden kuşku duyulabilir mi?

AKP’ye yönelik kapatma davası ve Ergenekon Çetesi Operasyonu tartışmaları arasında emekçi kitleler kaybetmeye devam ediyor.

Yükselen enflasyon aracılığıyla da patronlara kaynak aktarılması sürüyor.

İşsizlik ve yoksulluk sınır tanımaz halde. Resmi açıklamalara göre 52 milyon insan yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşamak zorunda.

İnsanların serinlemek için tatil bölgelerine taşındığı, çöl sıcaklarına teslim olan Türkiye’de, özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde köylerinden sürülmüş, köyleri yakılıp-yıkılmış köylüler ve toprak reformu yapılmadığından toprakları ağaların işgalinde olan topraksız köylüler çalışmak için kayısı hasadında Malatya’ya, oradan fındık toplamak için Karadeniz Bölgesi’ne, en son da Çukurova’ya çoluk-çocuk göç yollarına düştüler.

Yukarıda sayılan görevlerinin hiçbirini emekçiler bakımından yapmayan devlet, kendi olanakları ile ailece tüm zorluklara katlanarak çalışmak için il il, bölge bölge dolaşmak zorunda kalan mevsimlik tarım işçilerinin kentlere girişlerini bile engellemeye çalışmakta, bu insanları potansiyel suçlular olarak değerlendirmekte sakınca görmemekte. Ordu Valiliği’nin yayınladığı emir, bu anlayışın tipik bir örneğidir.

Devlet yönetimi, güvenlikten de yerlisiyle yabancısıyla büyük patronların, asker ve sivil bürokrasinin güvenliğini anlıyor olmalı ki; işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda kendisini sorumlu hissetmiyor. Ana ve çocuk sağlığının korunması, işsizliğin ve yoksulluğun önlenmesi, herkese ulaşılabilir, ücretsiz sağlık ve eğitim hizmeti, herkesin insan onuruna yakışır şekilde barınmasını sağlayacak konut üretimi, tüm yurttaşların sosyal güvenliğinin sağlanması gibi görevleri ancak patronlara karşı sorumluluğu olarak algılıyor. Bu devlet anlayışına göre haklar patronlar için, yükümlülükler emekçiler içindir.

Bu anlayışın tersine dönüştürülmesi gerekiyor. Onun için de emek ve demokrasi güçleri, AKP ile Ergenekon (din devleti ile darbe) arasında sıkışmamalı, “Ne şeriat, ne darbe” diyerek emek ve demokrasi cephesinde birleşmelidir.


Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
 
İlgili Yazılar


İlgili haberler