kEditor - Yazılar / Makale / Her Türk Asker Doğar!

http://www.keditor.com/yazilar_231.html


Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yazılar / Makale

Her Türk Asker Doğar!


Maya Arakon / Sansürsüz.com *

Her Türk Asker Doğar! - Maya Arakon / Sansürsüz.com *
“Kavga kavga ile değil, barış ile sona erer...” - Nietzsche

Geçen haftanın benim açımdan en önemli ama gündemin yoğunluğu nedeniyle en üzerinde durulmayan haberlerinden biri, “Halkı askerlikten soğutmak” iddiasıyla açılan davada Bülent Ersoy’un 3 yıl hapsinin istenmesiydi.

Bilmiyorum gözünüze çarptı mı: Savcı iddianamesine dayanak teşkil eden savlarından birinde “Her Türk asker doğar” buyurmuş. Hızını alamamış, Türk halkının askerliğe verdiği değeri belirtirken, milletin vicdanında “asker ocağı” ile “peygamber ocağı”nın eş düzeyde tutulduğunu ifade etmiş. Bu bağlamda “şehitlik” ve “gazilik” kavramlarının kişiye ve ailesine toplumsal bir değer kazandırdığının da altını çizmiş.

Temeli askeri zihniyetle atılmış bir devleti oluşturan toplumun teamüllerinin de militarizme sempatiyle yaklaşması çok tuhaf bir durum olmasa gerek. Ancak sayın savcımız herhalde son zamanlarda Güneydoğu’dan gelen şehit haberlerinden sonra isyan eden ana yüreklerine kulaklarını kapalı tutmayı tercih ediyor. Ya da 1 Haziran günü Kadıköy’de toplanan 40 bin kişinin “ölüm değil çözüm istiyoruz” haykırışlarına. Evet, Bülent Ersoy’un suç oluşturduğu iddiasıyla hapsi istenen o kelimeleri, geçtiğimiz Pazar günü 40 bin kişinin ağzından döküldü. Ben de doğal olarak saygıdeğer savcımızı göreve davet edip, o 40 bin kişi hakkında da suç duyurusunda bulunmasını bekliyorum! Zira ölüm değil barış istemek bu topraklarda nicedir “suç teşkil” eder oldu. “Evlatlarımız ölmesin” demeye cüret eden herhangi bir insan –bir politikacı, bir sanatçı ya da sıradan bir vatandaş- kendisini hemen TC adaletinin kucağında buluyor. Aklıselim tek bir kelime söyleyen ağızlar, 301 tehdidiyle anında kapatılıyor.

Bütün bu durumun akla getirdiği diğer sorular ise bu toplumsal histeri içinde cevapsız kalıyor doğal olarak. Mesela, her Türk ille de asker mi doğar gerçekten? Başka seçme şansımız yok mu? “Asker” değil de “insan” doğmayı seçsek mesela? Öldürmeyi değil de yaşatmayı seçsek? Çocuklarımız daha doğumdan itibaren öldürmeye mahkûm bırakılmasa? Kaderleri bu şekilde çizilmek zorunda olmasa? Tıpkı doğar doğmaz nüfus kağıdımızdaki “din” hanesine yazılan “islam” ibaresi gibi, görünmeyen “nitelik” hanemiz de “asker” ifadesiyle mi doldurulmak zorunda? Bize sorulmadan hem de? Vicdani red gibi bir hakkımız olamaz mı? Olamaz besbelli ki vicdani retçi Halil Savda bugün itibariyle “halkı askerlikten soğutmak”tan beş ay hapse mahkûm edildi. İyi de madem hepimiz daha doğarken asker doğuyoruz, bu kadar mı kolay damarlarında şanlı asker ruhu akan bir toplumu askerlikten soğutmak ki, savcılarımız başka işleri güçleri yokmuş gibi her önüne gelene bu suçlamayla dava açıyor?

Ayrıca her Türk asker doğarsa, bu toprakların en az Türkler kadar sahibi olan her Ermeni ne olarak doğar peki? Ya da her Rum? Her Kürt? Her Musevi?

Sayın savcımızın bu sözlerinden alınganlık edebilecek azınlık mensubu bir vatandaşımız, “ırkçılık” suçlamasıyla savcımıza dava açmaya kalksa, kazanma şansı ne olur dersiniz?

Militarizmin ta doğumdan itibaren toplumsal öğreti olarak empoze edildiği gelişmiş başka bir ülke var mı bildiğiniz? Hatta gelişmemişinde bile böyle bir dayatmaya rastlamak mümkün müdür sizce?

Vatan topraklarının fiilen işgal altında olduğu dönemler, yani “gerçek” bir tehdidin varlığı haricinde, bu tür bir militarist etiketleme hangi rejimlerin en belirleyici özelliğidir, biliyor musunuz? Olasılık paranoyaları üzerinden bütün bir toplumu “savaşçı” ruhuyla yetiştirmek, 1920’lerden itibaren Mussolini’nin faşist İtalya’da uyguladığı bir yönetim şekliydi. Hem İtalya’da hem de Hitler’in Nazi Almanya’sında, gençler devlete sorgusuz sualsiz sadık, devletin bekasını kendi varlıklarının üstünde tutan, “savaşçı” bireyler olarak yetiştiriliyorlardı. Hatta gençlik kamplarında, olası bir savaşa karşı –ki bu tür rejimlerde savaş olasılığı her zaman varlığına ihtiyaç duyulan bir paranoya unsurudur, zira “korku politikası” iç politikada en geçerli güdüleme yöntemidir- sürekli antrenman yaparak kendilerini fiziksel olarak hazırlamaları zorunlu tutuluyordu. Yani daimi bir “dış mihrak” tehdidine karşı, içeride hazırolda tutulan bir “savaşçı gençlik” yetiştiriliyordu.

Ayrıca o dönemde kadının rolü de sürekli geri plana itiliyordu. Kadın iş hayatından çekilerek eve kapatılıyor, “annelik” kutsallaştırılarak, kadınlar faşist rejime mini mini faşist bebeler yapmaları için teşvik ediliyordu. Ne kadar çok çocuk olursa o kadar iyiydi. “Bir de yetmez üç tane” mantığı bugüne has yeni bir şey değil yani. Bir yerlerden tanıdık geliyor mu size?

Ben bu ayak seslerini epeydir duyuyorum. Eminim sizler de duyuyorsunuzdur. Militarizmin kutsallaştırılması, toplumsal teamüllerin askeri önermeler üzerinden pekiştirilmesi, farklı düşüncelerin daha ağızdan çıkarken susturulması, “ölüm değil çözüm istiyoruz” diyenlerin hapse atılması, kadınların gitgide toplumsal hayattan çekilerek sistemi pompalayacak taze kanlar üretmeye teşvik edilmesi, farklı din ve mezhepten insanların yaşam haklarının ellerinden alınması, sorunların siyasi yollardan değil de askeri yollardan çözülmeye çalışılması, resmi makamların vatandaşlarına terörist muamelesi yaparak telefonları dinlemeye alması, e-postaları gizlice kontrol etmesi, “öteki” algısının gitgide daraltılarak linçin toplumsal bir teamüle dönüştürülmesine seyirci kalınması, demokratik hakların birer birer tırpanlanması, patronların sırtı sıvazlanıp, işçi ve emekçi sınıfın en büyük düşman olarak ezilmesi... Bütün bunların siyasi rejimler terminolojisinde bir adı var.

Faşizm!

Ve Türkiye’nin hızla gittiği yer burasıdır işte!

* Dr. Maya Arakon Yeditepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisidir.


Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
 
İlgili Yazılar


İlgili haberler




 Yukarı çık