
Neoliberal küreselleÅŸme çağında, özellikle de finans piyasalarının ‘serbestleÅŸtirilmesinin’ ardından, çoÄŸu 1987 sonrasında olmak üzere 20’den fazla kriz yaÅŸandı. Her krize bir ad takıldı. Nerdeyse her bir buçuk yıla bir kriz düşüyordu. Gazeteler, televizyonlar ve radyolar bu krizleri ‘piyasalar çıldırdı’, ‘borsada panik’, ‘kara pazartesi’, ‘kara perÅŸembe’ gibi baÅŸlıklar altında ve sansasyonel olarak sunmayı bir gelenek haline getirdi...
Bu zaman zarfında haftanın kararmayan günü kalmadığı gibi, bazı günler birkaç defa kararmıştı. Her seferinde haber programlarına “konunun uzmanlarını” davet edip konuÅŸturdular. ÇaÄŸrılan “konunun uzmanları” hiçbir zaman ‘çılgınlığın’ gerisindeki temel nedene inmiyordu. Zaten ‘konunun uzmanı’ olmanın koÅŸulu da odur: ÅŸeylerin gerçeÄŸini söylemeden saatlerce konuÅŸmak...
Åžimdilerde medya denilen çoktan ‘bilinen anlamda’ medya olmaktan çıkıp, sermayenin kendisi haline geldiÄŸine göre, bunda ÅŸaşılacak bir ÅŸey yok... ABD’de geçen yaz patlak veren subprime, mortgage, ipotek krizi gibi adlarla anılan finansal sarsıntı, aslında bankacılık sisteminin krizi veya finansal krizdir ama onun gerisinde de bizzat kapitalizmin ‘yapısal krizi’ yatıyor.
Finansal kuruluÅŸların elinde ‘mutlaka satmaları’ gereken devasa paralar var. Zaten bankalar bilinen anlamda banka olmaktan da hızla uzaklaşıyorlar... Mütevazi Amerikan vatandaÅŸlarını konut sahibi etmek üzere, baÅŸlarda düşük ama deÄŸiÅŸken faizle borçlandırdılar. Yanlış anlaşılmasın: asıl amaç yoksulları ev sahibi yapmak deÄŸil, paraya bir bir deÄŸerlenme alanı bulmaktı. Elbette söylem her zaman farklıdır... Böylece konut piyasası yükseldi. Konut fiyatları artmaya devam etti. Bankalar yaptıkları ipotekleri kıymetli kâğıda dönüştürüp [titrisation] piyasaya sürdüler. Böylece riski küçültmeyi ve baÅŸkalarının sırtına yüklemeyi amaçladılar. İnsanlar konut fiyatları yükselmeye devam ettiÄŸi sürece kolaylıkla oyuna gelecekti.
Oysa, yükselme hiçbir zaman sınırsız deÄŸildir. Bu yüzden her çıkışın bir iniÅŸi vardır denmiÅŸtir. Kredi faizleri yükselip dalga dönünce, borçlar ödenemez duruma geldi. Ve bu ‘çılgınlığa’ fazlaca kendini kaptıran kredi kurumları ve bazı bankalar battı, bazıları da batmanın eÅŸiÄŸine gelince merkez bankası [Fed] operasyonlarıyla kurtarıldı... Elbette kimse kredi borcunu ödeyemediÄŸi için sefalete sürüklenen veya krizin neden olduÄŸu sarsıntıda mütevazı da olsa bir gelirden yoksun kalan insanların durumunu dert etmedi. Asıl kaygı konusu olan iflas eden veya iflasın eÅŸiÄŸine gelen bankalar ve kredi kurumlarıydı...
Onların ‘saÄŸlığı’ ekonominin saÄŸlığı demek olduÄŸuna göre... Böyle bir dünyada baÅŸka türlü olabilir miydi? Aslında çeliÅŸkili bir süreç söz konusuydu, Fed krizi atlatmak için para emisyonunu artırıyor, bankaların elinde satılması gereken para stoÄŸu büyüyor, söz konusu para ancak yüksek riskli spekülasyonlar sayesinde aksiyonerleri memnun edecek yüksek getiri saÄŸlayabiliyor. BaÅŸka türlü söylersek, geçerli sistemde, risk oranı yüksek spekülatif kazançlara yönelme zorunluluÄŸu var. Yaklaşık son otuz yılda finansal krizlerin peÅŸpeÅŸe patlak vermesinin bir nedeni de, finans piyasalarının hertürlü ulusal ve ulusötesi denetimden ‘muaf’ olmaları ve artık ‘sorumsuz’ davranabilir duruma gelmeleriyle ilgili...
Krizlerin emareleri ve onları harekete geçiren katalizörler her seferinde farklı olsa da, herhangi zorlayıcı bir düzenleme yokluğunda hepsinde ortak olan borçlanmayla finansal aktiflerin fiyatlarının seyrinde somutlanan mantıktır.
Krizlerin gerisindeki nedenlerin ve sürecin nereden nereye nasıl gelindiÄŸinin tahliline geçmeden önce, borsayla ilgili bir hatırlatma uygun olabilir. AnlaşılabileceÄŸi gibi, her ekonomik kriz bir finansal kriz olarak tezahür eder. Bankalar iflas eder ve/veya borsa çöker, vb... İşte borsada ÅŸu kadar milyar doların ‘uçtuÄŸundan’, ‘buharlaÅŸtığından’ söz edilir. Aslında ortada buharlaÅŸma diye bir ÅŸey yoktur, olması da mümkün deÄŸildir. Suyun buharlaÅŸmasından söz ettiÄŸinizde, ortada reel bir ÅŸey vardır. Fizikî bir varlığı olan su belirli koÅŸullar oluÅŸtuÄŸunda gaza dönüşür, dolayısıyla kaybolan bir ÅŸey yok. O halde borsa çöktüğünde, bir krach durumunda ‘buharlaÅŸan’ nedir? Öyle bir ÅŸey mümkün müdür?
Borsada yapılan ÅŸey, ÅŸirketlerinin hisse senetlerinin alınıp-satılmasıdır. Ve hisse sahibi [aksiyoner] bir temettü aldığında bunun gerçek dünyada bir karşılığı olması gerekir ve vardır. Söz konusu olan üretim sürecinde yaratılan katma deÄŸerden, artı-deÄŸerden alınan paydır. Toplam kâr, dolayısıyla temettüler, yaratılan deÄŸerden [artı-deÄŸer] daha hızlı artıyorsa bu, sermaye cephesinin payının artması, emek cephesinin payının azalması demektir. Esasen neoliberal küreselleÅŸme çağında olan da budur. Borsanın yükselmesi ve yükselmenin devamı, söz konusu gelir bölüşümü dengesinin üretici sınıf olan işçi sınıfı aleyhine devam edeceÄŸine dair ‘genel beklentinin’ sonucudur.
Bir aksiyoner borsada aksiyonlarını sattığında, sattığı ‘kağıdın’ reel dünyada [fizikî] bir karşılığı vardır. İşte ÅŸu kadar makina, ÅŸu kadar gayri menkul, vb. Dolayısıyla, hisse senedini satan maddi karşılığı olan bir ÅŸeyi satıyordur. Onu alan da bir miktar para karşılığı ona sahip oluyordur. Dolayısıyla sermaye stoÄŸu el deÄŸiÅŸtiriyor. Satanın kaça sattığının, alanın kaça aldığının ikisi dışında hiçbir önemi yoktur. Yaratılmış veya kaybolmuÅŸ bir ÅŸey, bir ‘zenginlik artışı veya azalışı’ söz konusu deÄŸildir. BaÅŸka türlü söylersek, ortada sıfır toplamlı bir oyun vardır veya birinin kaybı diÄŸerinin kazancıdır ya da visa versa... Nihayet aynı anlama gelmek üzere, finansal iÅŸlemler sürecinde gerçek bir deÄŸerin yaratılması mümkün deÄŸildir. Satan ilerde daha ucuza gideceÄŸini düşündüğü için satar, alan da ilerde fiyatın yükseleceÄŸi beklentisiyle alır.
Bir ÅŸirket toplu işçi çıkaracağını ilan ettiÄŸinde, [tuhaf ama] söz konusu ÅŸirketin hisse senetlerinin fiyatı neden yükseliyor? Çünkü bu sömürü oranının, dolayısıyla kâr oranının, nihayet temettülerin yükselme imkânının ve potansiyelinin artması demektir. EÄŸer borsa krizi söz konusuysa, orada sadece borsa oyuncusu spekülatörleri ilgilendiren bir durum vardır: birileri kaybederken baÅŸkaları kazanır, zira gerçek dünyada reel bir karşılığı olmayan ‘köpük’ yükselmesi, fiktif sermayenin büyümesi söz konusudur. Fakat kriz finansal ‘alandan’ ekonominin ‘reel alanına’ sirayet ettiÄŸinde [ki bazı koÅŸullar oluÅŸtuÄŸunda bu mümkündür] faturayı ödeyen zenginliÄŸin yaratıcısı olan işçiler, emekçiler, mütevazı toplum kesimleridir. Onlar için kriz, iÅŸsizlik demektir, açlık demektir, sefalet demektir, daha düşük ücret demektir, sömürü oranının yükselmesi demektir, iÅŸgüvenliÄŸinin daha da zayıflaması demektir, kazandığıyla geçinememek demektir, daha uzun çalışma süreleri demektir, psikolojik yıkım demektir, vb...
Kriz yapısal ve sistemi angaje ediyor
İkinci emperyalistler arası savaÅŸ sonrasında ekonomik literatürde ‘Fordist’ denilen bir ekonomik büyüme modeli geçerliydi. Söz konusu dönemde verimlilik artışıyla ücretler arasında olumlu yönde bir baÄŸ kurulmuÅŸtu. Üretim ve emek verimliliÄŸi arttıkça reel ücretler de yükseliyordu. Yaklaşık üç onyıl devam eden söz konusu dönemde [1945-1975] üretim ve verimlilik artışına, yükselen reel ücretler eÅŸlik ediyordu. Dünya ölçeÄŸinde ezilen ve sömürülen sınıflar lehine bir güçler dengesi durumu oluÅŸmuÅŸtu. Bu durum kapitalizmin tarihinde bir istisna idi ki, emperyalist metropollerde işçi sınıfının, çevrede de sömürge halklarının anti-koloniyalist mücadelesinin sonucunda oluÅŸmuÅŸtu.
1970’lerin başına gelindiÄŸinde kapitalizm yeniden ‘yapısal krize’ girmiÅŸ, Fordist denilen büyüme modeli gözden düşmüş, artık sermaye açışından sürdürülebilir olmaktan çıkmıştı. Emperyalist ülkelerde ‘refah devletinin’, çevrede ‘ulusal kalkınmacılığın‘ dayatmalarının sonucu olan düzenlemeler ve kısıtlamalar, sermayenin hareket ve deÄŸerlenme alanını daraltmıştı. Toplam talep artışı yavaÅŸlamış, ortalama kâr oranları gerilemiÅŸti. Artık büyük sermaye açısından yeni bir paradigma arayışı söz konusuydu. Dönemin üç sloganı: liberalleÅŸme [sermayenin hareketini kısıtlayan engellerin ve her türlü sınırın ortadan kaldırılması], deregülasyon [‘refah devleti’ ve ‘ulusal kalkınmacılık’ tarafından sermayenin hareketini düzenleyen kurumsal yapıların, yasal mevzuatın ve ekonomik politika araçlarının tasfiyesi], nihayet privatizasyon (özelleÅŸtirme) [devlet veya genel olarak kamuya ait –belediyeler, vb.- ekonomik iÅŸletmelerin ve kamu hizmetlerinin sermayenin mülkiyetine geçirme veya deÄŸerlenme alanına dönüştürme] olacaktı.
Elbette bu tür bir ideolojik saldırının pratik politikaya tercüme edilip, ete kemiÄŸe büründürülmesi için, önceki dönemde geçerli güçler dengesinin sermaye lehine döndürülmesi gerekiyordu ve bu gerçekleÅŸti. Artık kapitalizmin tarihinde neoliberalizmin bayrağının dalgalandığı ‘yeni bir dönem’ baÅŸlıyordu...
Bundan sonra ekonomik ve sosyal alanda bir önceki dönemde yapılanların tersi yapılacaktı. İşçi örgütleri olan sendikalar etkisizleÅŸtirildi [ekonomik kriz sermayenin saldırısını kolaylaÅŸtırmıştı], bunun anlamı reel ücretlerin aşındırılmasıydı. Üçüncü dünya ülkeleri ulusal kalkınmacılıktan uzaklaÅŸtırılıp, yeniden kompradorlaÅŸma girdabına sokuldu. Talebin daraldığı durgunluk ortamında ‘verimli’ bir ÅŸekilde yatırıma dönüştürülemeyen para sermaye söz konusu ülkelere deÄŸiÅŸken faizli kredi olarak verildi. Borçlandırma bir taraftan sermaye fazlasının bir bölümüne deÄŸerlenme alanı açarken, diÄŸer taraftan da söz konusu ülkeleri emperyalist merkezlere daha da bağımlı hale getiriyordu.
Nitekim, borçlar çığ gibi büyüyüp ödenemezlik sınırına dayandığında, artık yapısal uyum programları denilen kompradorlaÅŸtırıcı ekonomik ve sosyal politikaları dayatmak olanaklı hale gelmiÅŸti. Velhasıl, neoliberal saldırı savaÅŸ sonrası dönemde emperyalist ülkelerde geçerli refah devleti modelini ve Üçüncü Dünya da denilen çevrede ‘ulusal kalkınmacı’ modeli tasfiye ederek, krizden çıkmayı, ortalama kâr oranlarını restore etmeyi umuyordu. 1980’lerin başına gelindiÄŸinde emperyalist sermaye açısından amaç büyük ölçüde gerçekleÅŸme yolundaydı.
Reel ücretler düşmüş, sermayeden alınan vergiler azalmış, sermayeye bir dizi teÅŸvik getirilmiÅŸ, sosyal amaçlı harcamalar budanmış, tüm refah devleti harcamaları aşınma yoluna girmiÅŸ, Üçüncü Dünya borç krizi sonucu emperyalist dayatmalara daha açık hale gelmiÅŸ ve IMF ve Dünya Bankası tarafından dayatılan yoksullaÅŸtırıcı yapısal uyum programları pupa-yelken yol almaya baÅŸlamış, söz konusu programların bir sonucu olarak, ihraç ürün fiyatları çökmüş, borç ödemeleri tam bir talan halini almış, sermayenin bir ülkeden diÄŸerine, bir sektörden diÄŸerine geçiÅŸinin önündeki tüm engeller ortadan kaldırılmış, “piyasa ekonomisi” miti kapitalizmin tarihinde görülmemiÅŸ boyutlarda ‘küresel elitin’ dini haline gelmiÅŸ, velhasıl sermayenin tek yanlı çıkarını gözeten ekonomik ve anti-sosyal politikalar her alanı kuÅŸatmış bulunuyordu. [Bu vesileyle bir hatırlatma yapmamız gerekiyor: Üçüncü Dünya Ülkelerine IMF ve Dünya Bankası tarafından önerilen yoksullaÅŸtırıcı ekonomik ve sosyal politikalar, söz konusu rejimlere silah zoruyla dayatılmadı. Üçüncü Dünya’nın yönetici elitlerinin çıkarına da uygun olduÄŸu için, bir çıkar ortaklığı söz konusu olduÄŸu için uygulanabildi. Dolayısıyla kötülüğü sadece emperyalizme ve onun finansal kurumlarına fatura etmek uygun deÄŸildir. Belirli bir eÅŸik aşıldıktan sonra söz konusu ülkelerinin yönetici elitleri, sınıfsal çıkarlarının ‘kendi’ halklarının tarafında deÄŸil, emperyalist cephede olduÄŸunun ‘bilincine’ vardılar. Bu yüzden sözde bu ülkelerde geçerli milliyetçiliÄŸi –ulusalcılığı- ve ulusal çıkarlar söylemini nüanse etmek, demistifiye etmek gerekiyor. Zira genel bir çerçevede ve çoktan Üçüncü Dünya elitleri küresel plütokrasinin bir bileÅŸeni haline gelmiÅŸ bulunuyorlar...]
İlaç etkili ama hastalığa tam çare olamıyor...
O halde sermayenin tek yanlı çıkarını gözeten neoliberal politikalar tam bir fütursuzluk ve küstahlıkla uygulanırken, peÅŸi sıra yaÅŸanan finansal krizler nasıl açıklanacak? Neden beklendiÄŸi gibi taÅŸlar yerine oturamıyor ve sürekli ‘istikrarsızlık’ durumu geçerli? Bu soruyu cevaplamak için küresel finansal sisteminin geçirdiÄŸi dönüşümü hatırlamak gerekir. Birincisi, neoliberal politikaların bir gereÄŸi olarak, emperyalist ülkelerde reel ücretler düşürülüp, sosyal harcamalar kısıldığında ve Üçüncü dünyanın sömürüsü derinleÅŸtiÄŸinde, kâr oranlarını restore etmek mümkün hale gelse de, söz konusu yoksullaÅŸtırıcı ekonomik ve sosyal politikalar talebi düşürüyor veya talep artışı yetersiz kalıyor. Dolayısıyla bir taraftan sömürü ve kâr oranları yükselirken, talep yetersizliÄŸinin bir sonucu olarak, ekonomik büyüme yavaÅŸlıyor veya aynı anlama gelmek üzere, sermaye birikimi yetersiz kalıyor.
Gerçekten de 1980’li yılların ortasından itibaren kâr oranlarındaki artışa aynı büyüklükte bir sermaye birikimi artışı eÅŸlik etmedi. Bu durum, kapitalizmin tarihinde bir ilk veya ‘istisna’ sayılabilir... Nitekim 1980’li yılların başında Almanya baÅŸbakanı Helmut Schmitdt’in öngörüsü gerçekleÅŸmedi. Alman baÅŸbakanı neoliberal efendiler cephesini heyecanlandırırcasına: “Bugünün kârı, yarının yatırımı, yarından sonranın da istihdamıdır.” demiÅŸti...
Bir tarafta yüksek kârlar [büyük bir artı deÄŸer kütlesi birikirken], diÄŸer tarafta efektif talep yetersizliÄŸinden dolayı söz konusu artı-deÄŸer kütlesinin [kârın] tamamının ‘üretken yatırım’ alanlarında deÄŸerlendirilemiyor, yatırılamıyor. İşte bu çeliÅŸki veya kâr oranıyla yatırım oranı arasındaki fark, finanslaÅŸmayı zorluyor. İkisi arasındaki farkın büyüklüğü, finanslaÅŸma katsayısının büyüklüğü demek... BaÅŸka türlü ifade edersek, aradaki farkın ‘üretken olmayan’ fizikî sermaye birikimi içermeyen alanlarda deÄŸerlenme imkânları arayışını zorunlu hale getiriyor. Dolayısıyla bir taraftan iÅŸsizlik artar ve çalışma alanına “iÄŸretilik” hakim olurken, efektif talep artışı yetersiz kalırken, aşırı emek sömürüsü sonucu yaratılan deÄŸer, finans sermayesi tarafından kapılıyor ve finansal alan sürekli geniÅŸliyor. Bu da kapitalizmin iÅŸleyiÅŸinde önceki dönemde geçerli bir kuralı problemli hale getiriyor: Verimli sermaye ile finans sermayesi arasındaki iliÅŸki ciddi bir biçimde dönüşüme uÄŸruyor. BaÅŸka türlü ifade edersek, ücret düşüşleri sonucu kâr oranı yükselirken ve artı-deÄŸer kütlesinin [kârın] verimli yatırıma yönlendirilme, dolayısıyla birikim olanağının yokluÄŸu deÄŸilse, yetersizliÄŸi, finans sermayesinin ücretli emek talebindeki yetersizliÄŸe bir alternatif deÄŸerlenme alanı arayışına itiyor.
Bir fikir vermek için 2002’de mal ve hizmetleri oluÅŸturan GSMH, finansal ve parasal iÅŸlemlerin sadece % 3’üydü. Uluslararası ticaret konusu olan mal ve hizmetler de sadece % 2’si… Gerçek anlamda üretim ve dağıtımı ilgilendiren iÅŸlemler de % 3.4’tü. Bunun anlamı spekülatif amaçlı finans türevlerinin % 95’nin üzerinde olduÄŸudur.
Nitekim, mutlak rakam olarak ifade edilirse, 2002’de mal ve hizmet iÅŸlemleri (GSMH) 32.3 trilyon dolar, döviz piyasasındaki iÅŸlemler 384.4 trilyon dolar, finans türevleri de 699 trilyon dolardı. Dolayısıyla söz konusu olan doÄŸrudan sınıf mücadelesiyle ilgili ve böylesi koÅŸullarda finanslaÅŸma fonksiyonel bir iÅŸlev görüyor. Aslında finans sermayesinin böylesi bir iÅŸlev görmesinin koÅŸulları da ‘neoliberal küreselleÅŸme’ denilen tarafından önceden saÄŸlanmış durumda. Zira, sermayenin artık gidemeyeceÄŸi bir yer, giremeyeceÄŸi bir kovuk, sirayet etmediÄŸi bir gözenek yok...
Dünyanın neresinde bir ‘deÄŸerlenme’ imkânı varsa, finans sermayesi anında orada bitiyor. Sermayeler arası aşırı rekabet de finanslaÅŸmayı derinleÅŸtiriyor... BirikmiÅŸ devasa finans sermayesinin sürekli ‘deÄŸersizleÅŸme riskiyle’ yüzyüze olduÄŸu bir dünyada, her türlü spekülasyon, ‘yolsuzluk’, ‘dalavere’, hile, ‘mafyacı yöntemler’, vb. istisna olmaktan çıkıp kural haline geliyor. Durum böyle ama ‘ÅŸeffaflıktan’, ‘iÅŸ ahlâkından’, ‘yolsuzlukla mücadeleden’, ‘good governence’dan da çok söz ediliyor... [Oysa kapitalizmin ahlâkı yoktur, ahlâk baÅŸkasının ahlâkıdır ve ancak dışardan dayatılabilir...] Spekülasyon büyüdükçe, gelir bölüşümü daha da bozuldukça, yatırımların yönü de küresel oligarÅŸinin ve çevresinin talebini karşılayacak ÅŸekilde “lüks ve gereksiz” üretime doÄŸru kayıyor. Böylece ‘büyük insanlığın’ sosyal ihtiyaçlarının karşılanamazlığıyla, zenginlik artışı at başı gidiyor. Küresel oligarÅŸinin aşırı zenginleÅŸmesi sadece sosyal kötülükleri büyütmekle kalmıyor, aynı zamanda ekolojik yıkımı da kritik bir eÅŸiÄŸe taşıyor...
İleriye doğru kaçış veya çözümsüzlüğün müzminleşmesi
Kapitalizmin genelleÅŸmiÅŸ resesyonu 1970’lerin başında tüm emperyalist ülkeleri etkisi altına aldığından veya yapısal kriz her tarafta hissedilir duruma geldiÄŸinden bugünlere kadar sistem krizden çıkmak, ortalama kâr oranlarını restore etmek üzere bir dizi kaçış yoluna baÅŸvurdu. Fakat ekonomik büyüme oranları krizden beri savaÅŸ sonrası geniÅŸleme döneminin büyüme oranlarını hiç bir zaman yakalayamadı. Nitekim, 1950 - 73 aralığında % 4,9 olan büyüme oranı, 1973-89 aralığında ortalama % 3 düzeyinde gerçekleÅŸti.
Oran olarak ifade edilirse, neoliberal küreselleÅŸme ‘çağında’ ortalama büyüme oranı, bir önceki “Fordist” dönemdekinden % 39 daha küçüktü. Bu zaman zarfında gelir dağılımını sermaye sınıfı lehine bozma, bu amaçla sermayeden alınan vergileri düşürme, sermayeye yeni teÅŸvikler, Üçüncü Dünya’nın borç ödemeleri adı altında yaÄŸmalanması ve ihracat ürün fiyatlarının çökertilmesini, sanayileÅŸme sürecini baltalayan ve sınırlı sosyal harcamaların kısılmasını öngören yapısal uyum programlarının dayatılması, bu ülkelerin sonuna kadar finans sermayesine açılması, delokalizasyon denilen bazı iÅŸletmelerin düşük ücretlerin kural olduÄŸu Üçüncü Dünya Ülkelerine taşınması, Rosa Luxemburg’un öngörüsünün bir ‘gereÄŸi’ olarak... sanayideki düşük kâr oranlarını ikâme etmek üzere sermayenin daha çok finans sermayesine dönüşmesi, her türlü sermaye denetiminin ortadan kaldırılması, ‘vergi cennetlerinin’ mantar gibi üremesi, özelleÅŸtirmeler, vb. finanslaÅŸmanın kapsam ve derinliÄŸini artırdı ki, ÅŸimdilerde sık sık gündeme gelen apokalips çaÄŸrışımı yapan finansal çöküşler, sarsıntılar ve ‘krizler’ reel ekonomi denilenle finans sermayesi arasındaki kopukluÄŸun derinleÅŸmesinin sonucu. Yer yüzünün her karış toprağına, toplumun ve insan yaÅŸamının tüm alanlarına ve gözeneklerine sirayet eden kapitalist sömürü, hakimiyet, ÅŸartlandırma, biçimlendirme, biçimsizleÅŸtirme, metalaÅŸma, paralılaÅŸma, soysuzlaÅŸtırma... süreci hızla yol almaya devam ediyor...
Elbette ÅŸeylere, sorunlara ve olgulara kimin tarafından baktığınız önemlidir... Åžeylere küresel oligarÅŸi ve küresel plütokrasi tarafından bakanların gördüğüyle, yeryüzünün lânetlileri tarafından bakanların gördüğü çok farklı olmak zorunda... Önceki dönemde kapitalizme yasaklanmış Çin, ‘sosyalist’ denilen diÄŸer ülkeler ve tüm Üçüncü Dünya artık kapitalizmin deÄŸerlenme alanı haline gelmiÅŸ durumda, buna raÄŸmen sistemin istikrarsızlığı her geçen gün büyümeye, sosyal ve ekolojik kötülükler derinleÅŸmeye devam ediyor.
O zaman soru ÅŸu olabilir: Tüm bu olup bitenler kendiliÄŸinden doÄŸal ve vazgeçilmez yasaların, insan iradesini aÅŸan faktörlerin ve belirleyiciliklerin sonucu deÄŸil, birilerinin ‘bilinçli’ toplum projesinin, velhasıl ‘bilinçli eyleminin’ sonucuysa ki, öyledir; o zaman dünyanın ezilen ve sömürülenlerinin, yeryüzünün lânetlilerinin bilinçli eylemiyle de, mevcut süreç pekâlâ tersine çevrilebilir, insanlığın geleceÄŸi kurtarılabilir ve insan toplumuna yakışır ve yaraşır bir dünya ve insanlık toplumu bir ihtimal olmaktan çıkıp somut bir realiteye dönüştürülebilir...
O zaman iÅŸe ‘sayın seyirci’ olmayı reddederek baÅŸlamak gerekiyor. Zira ‘sayın seyircinin’ tarih yapması, olayların seyrini deÄŸiÅŸtirmesi mümkün deÄŸildir. Tarih son tahlilde soru soran, itiraz eden, direnen, mücadele ve hayal eden, ütopya üretebilen, proje yapan, uygulayan, insanların eseri olduÄŸuna göre...