AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceForumspaceBilgilerspaceYazılımspaceLinklerspaceResimlerspaceSitemapspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yazılar / Makale

Medya bedenimizden elini çeksin


Birsen Altıner / IV. Kuvvet Medya

Medya bedenimizden elini çeksin - Birsen Altıner / IV. Kuvvet Medya Yaz ayları gelmeye başladı mı, medyanın yüzü hemen değişir. Adeta daha bir renklenir, daha bir canlanır. Medyayı oluşturan kitle iletişim araçlarının her bir yanını havuzda, denizde, plajda arz-ı endam eden mayolu, bikinili kadın ve erkekler sarar.


Farkındaysanız son zamanlarda bütün gazeteler, dergiler, televizyon programları insan bedenine kilitlenmiş durumda. Televizyon dizilerinde oynayan kızlar ve erkekler özenle seçiliyor. Yarışma programlarında yarışabilmek için bile güzellik tercih sebebi.

Ne yazık ki, güzel olmak bir salgın gibi tüm hücrelerimizi sarmış durumda. Bu yüzden sömürü sistemi güzellik kavramını yeniden şekillendirmeye çalışıyor. Bunun için de medyayı kullanıyor. Medya, çok tehlikeli olduğunu bile bile insan bedenine şekil vermeye devam ediyor.

Medyanın görevi, her dönemde yeniden çizilen güzellik kriterlerini geniş kitlelere ulaştırmaktır.

Yapılan araştırmalar medyanın bu konudaki başarısını ortaya koyuyor zaten. Örneğin 1999 yılında yapılan bir araştırma, medyanın kadınların özgüveni ve beden imajı üzerindeki olumsuz algısını net bir şekilde vurguluyor. Fuji adasında yaşayan kadınlar 1995’te, yani televizyon adalarına gelmeden önce ideal vücut ölçülerinin yuvarlak ve balıketi şeklinde olduğuna inanmaktaydı. Ne zaman ki adaya televizyon geldi, durum değişti. Televizyonun gelişinden 38 ay sonra, izledikleri Amerikan dizilerinin etkisiyle, kendilerini kilolu bulmaya başladılar ve kısa bir süre içinde genç kızlarda yeme bozukluğunun belirtisi olan davranışlar görülmeye başladı.

Bir başka araştırmaya göreyse düzenli olarak haftada 3 - 4 akşam televizyon seyreden kadınların seyretmeyenlere göre kendilerini yüzde 50 daha fazla kilolu algıladıkları belirtilmektedir. Bu araştırmayı takip eden dönemlerde genç kızların üçte ikisinin diyet yaptığı ve yüzde 15’inin kilolarını kontrol etmek için kusma yöntemine başvurduğu ortaya çıkmış.

Yukarıdaki örnekleri Hande Sinirlioğlu Ertaş’ın Timaş Yayınları’ndan çıkan “Yeme Bozuklukları” adlı kitabından aldım.

Bu örnekler gösteriyor ki, medya sürekli genç, güzel ve zayıf kişilere yer verdikçe, insanların kendi bedenlerinden duydukları hoşnutsuzluk artıyor.

Yine Hande Sinirlioğlu Ertaş’ın kitabındaki örneklere dönersek medyanın neden gerçekleri yansıtmadığı sorusuna da cevap aramış oluruz.

Healt Magazine dergisinde 2002 yılında yayınlanan bir araştırmaya göre televizyondaki kadın karakterlerin yüzde 32’si normalin altında bir kiloya sahipken, bu karakterleri izleyen Amerikan seyircisinin sadece yüzde 5’lik bir bölümünün kilo sorunu yokmuş. Aynı araştırmaya göre, televizyondaki karakterlerin sadece yüzde 3’ü obezken, bu filmleri izleyen seyircilerin içindeki obezite oranı yüzde 25’lerdeymiş.

Bu da televizyonun gerçek hayatı yansıtmadığını, insanları bir hayal dünyasında dolaştırdığını gösteriyor.

Televizyonda elbetteki gerçek hayattaki gibi kilolu karakterler de yer alıyor ama, dikkat ederseniz bunlar genellikle ya zeka seviyesi düşük insanları ya da kötü karakteri canlandırıyorlar.

Çünkü yaratılan suni kanıya göre güzellik başarının anahtarıdır. Güzelliğin her kapıyı açtığına inanılır. Güzel insanlar güzel olmayanlara göre daha ilgi çekici ve popülerdir. Her yerde ilgi görürler, herkes onlara nazik davranır. Onlar daha kolay iş bulur ve daha yüksek maaş alırlar. Güzellik tanımının dışında kalanlar ise kötü ya da başarısızdır.

Bu sadece bizde değil, dünyanın her yerinde böyle. Medyada boy gösteren mutlu ve başarılı kişiler hep genç, güzel görünümlü ve zayıf insanlar olarak lanse ediliyor. Özellikle Hollywood filmlerinde ve televizyon dizilerinde bu çok belirgindir. Oyuncuların çoğu giyimine düşkün, bakımlı ve güzel insanlardan seçilir. Oysa normal halk arasında bu insanlar parmakla sayılacak kadar azdır.

ABD’de yapılan bir araştırma ortalama bir çocuğun her fırsatta 21 saatten fazla televizyon izlediğini, buna yılda düzinelerce film ve magazin programının dahil olduğu dile getiriliyor. Bizde de durum bundan farklı değil. Televizyonlarımızda her akşam izlediğimiz diziler, programlar her ne kadar hayattan alınmış olsa da, aslında kurgudur. Fantezi ürünüdür ve tüketim toplumunu yaşatmaya endekslidir. Bu programlarla büyüyen çocuklar bunları, nasıl görünmeleri gerektiği hakkında ipuçları olarak algılayıp buna göre davranmaktadır. İnsanlar kendi bedenleri ile ilgili algılamaları, toplumun kendilerine gösterdiği çerçeve içinde oluştururlar. Siz bu çerçeveyi gerçek dünyayla sunarsanız gerçek, sanal dünyayla sunarsanız sanal kaygılar yaratırsınız.

Bugünün gençleri sanal kaygılar içinde sağlığını kaybetmektedir. Gençlerimize verilen yanlış beden imajları, onların ruh ve beden sağlığını bozmaktadır. Son yıllarda sıkça görülen yeme bozukluklarının altında yatan temel nokta da budur.

Medyanın gerçekçi olmayan beden imajları nedeniyle anoreksiya, bulimiya hatta obezite her geçen gün yaygınlaşmakta, ideal bedene sahip olmak isterken, ideal bedenden uzaklaşan insanlar yaratılmaktadır. Tüm dünyada yeme bozukluğu gösterenlerin sayısı çığ gibi artıyor.

Dikkatli bir göz onları görür görmez tanıyor. Çevrenize dikkatlice bakarsanız sizde onları fark edeceksiniz.

Bulimia aşırı yemek yeme hastalığının adıdır. Onlar günde 8000 kalori ve üzerinde beslenirler. Her ne kadar kendilerini gizleseler de onları tanımak zor değil. Bulimianın ilerlemiş safhasında bu tipler adeta prototip gibi birbirlerine benzerler. Kusmaktan kaynaklanan boyun sarkmaları ve boyun ile ense arasındaki bezin şişmesiyle o bölgenin kalınlaşması onları hemen ele verir. Kusmaya bağlı olarak diş etlerinde çekilmeler vardır ve boğazda faranjit görülür. Yutkunma güçlüğü çekerler. Göz altı torbaları yoğundur.

Bulimiaları sosyal ortamlarda da tanıyabilirsiniz. Onlar genellikle yemekli toplantılardan uzak durular ve yemeklerden sonra lavaboda uzun süre geçirirler,. Anoreksiya iştahsızlık hastalığıdır. Bu kişiler günde 400 kalori ve aşağısıyla beslenirler. Anoreksiyalar aşırı zayıflıklarıyla kendilerini ele verir. Çok zayıf oldukları halde kendilerini kilolu hissederler. Bu yüzden sürekli diyet yaparlar ve yemeği küçük parçalara bölerek yerler. Bir de kendileri yemese de başkaları için yemek yapmaya bayılırlar. Anoresiyaların kalplerinde ritim sorunu vardır. Sürekli üşürler, yüzleri solgun ve ciltleri kurudur.

Mükemmeliyetçi tiplerde anoreksiya daha sık görülür. Ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar kendilerini eleştiriler. Onlarda değersizlik duygusu hakimdir. Bunlar bilinen yeme bozuklukları. Bir de fazla bilinmeyen yeme bozuklukları var. Örneğin yiyecek olmayan maddeleri yiyen pika hastaları gibi. Bir de runimasyon bozukluğu var ki, bu bozukluğu gösteren kişiler yenilen yemeği ağza getirip tekrar çiğnemektedirler.

Unutmamak gerekir ki, beden imajı kendi zihnimizdeki fiziksel görüntümüzdür. Özsaygı ise kendinizi nasıl hissettiğinizle ilgili bir duygu. Yani her ikisini de olumlu duygularla beslemek bizim elimizde.

Yine unutmamak gerekir ki, insan bedeni için var olduğu iddia edilen ideal ölçü zamana, döneme, topluma göre değişen bir ölçü. Yani bilimsel bir gerçeğe oturmuyor. O halde bu ölçüyü kafamıza takmanın anlamı yok.

Bugün ideal diye bize sunulan ölçüye sahip olanların oranı sadece yüzde üç. Dünyanın sadece yüzde üçü ideal ölçü içindeyse, bu gerçek bir değer olamaz. Yapmamız gereken kendimizi bedenimizle değil, farklı özelliklerimizle göstermek. Bunu başarırsak kendi değerimizin farkına varacak, daha özgüvenli bir şekilde hayatın içinde var alacağız.


Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
 
İlgili Yazılar


İlgili haberler