Bu olay kime yarar?
Fatih Polat / Evrensel
Güngören’de 17 kişinin ölümü, 154 kişinin yaralanmasına neden olan alçakça saldırının arkasında hangi güçlerin olduğuna ilişkin tartışmalar sürüyor. Bu türden saldırıların siyasal bir mesaj içerdiği kesin olduğu için, bu açıdan yapılacak sağlam analizler önem taşıyor.
Zira, Türkiye’de böyle olayların faillerinin bulunup ortaya çıkarılmasına ilişkin bir devlet geleneği olmadığı için, analiz ederek önümüzü görmeye çalışmaktan başka bir çare de kalmıyor. Elbette bu arada, değme gerilim romanlarını aratmayacak bolca komplo teorisi de üretilecektir. Ancak, bu topraklarda epey verimli olan komplo teorileri üretme geleneğinin de insanımızın kişisel evhamlarından kaynaklanmadığını, bu eğilimin, bizzat bu türden katliamları, siyasi cinayetleri aydınlatmaya yönelik bir alışkanlığı olmayan devlet geleneğinden beslendiğini, onun yarattığı zeminde şekillendiğini de özellikle belirtelim.
Dün bu satırları yazmak için bilgisayarın başında oturduğumuzda, Başbakan Erdoğan, televizyon ekranlarında şunları söylüyordu: “Bu ülkeyi durdurmak isteyenler bilsinler ki bu ülke üstüne kirli hesapları olanların açık ve örtülü hiçbir hesabı artık tutmayacaktır.”
Büyük bir bölümü hamasetle dolu bu konuşma, Erdoğan’ın benzer bir olay karşında 5 yıl önce yaptığı bir konuşmayı akla getiriyordu.
15 Kasım 2003’te İstanbul’da Neve Şalom Sinagogu ve Beth İsrail Sinagogu’na bomba yüklü araçlarla düzenlenen saldırılar sonucu 27 kişi ölmüş, 300 kişi de yaralanmıştı. Başbakan Erdoğan, bu saldırının hemen ardından, bu saldırılarla siyasi mesaj vermek isteyenlere, “Ben o mesajı alır, ayağımın altında ezerim” diye efelenmiş, ancak bu mesajın sahipleri, sinagog saldırılarından beş gün sonra; 20 Kasım 2003’te yine bomba yüklü araçlarla iki saldırı daha düzenlemişti. 20 Kasım saldırılarının hedefi İstanbul’daki İngiliz Konsolosluğu ve HSBC Bankası’nın genel merkezi oldu. Saldırılarda İngiltere’nin Türkiye Büyükelçisi Roger Short ve tiyatro sanatçısı Kerem Yılmazer’in de aralarında bulunduğu 30 kişi yaşamını yitirirken, 400 kişi de yaralandı. Bu saldırıları El Kaide ile bağlantılı olduğu söylenen Şehit Ebu Hafs El Mısri Tugayı örgütü üstlendi. Örgüt, hedeflerinin “İngiliz çıkarları” olduğunu duyurdu. Dolayısıyla bugün de, Erdoğan’ın yer yer efelenerek yaptığı konuşmanın, faillerin bulunması konusunda bir umut vermediği, önceki deneyimlerimizle sabittir. Anafartalar Çarşısı saldırısını da bu deneyimlere ekleyebiliriz.
Tüm bunlarla birlikte değerlendirildiğinde, Erdoğan döneminin, ciddi organizasyonlarla gerçekleştirilen, arkasında büyük istihbarat örgütlerinin parmağı olabilecek bu türden saldırılar karşısında oldukça geçirgen olduğu artık açığa çıkmış bulunuyor.
Güngören’deki bombalama olaylarını hangi güçlerin gerçekleştirmiş olabileceği sorusu, “bu olay kime yarar” sorusunu da beraberinde düşünmeyi gerektiriyor. Tıpkı benzer başka olaylarda olduğu gibi.
Ergenekon davasının görüldüğü ve AKP hakkındaki kapatma davasının başladığı bir sürecin hemen başında gerçekleşen bu saldırı, siyasetin gündeminin iyice gerildiği bir anda, gerilim biriktiren siyasi fayın büyük bir depreme yol açması gibi bir etki yapmıştır. Bu durum, kaostan medet uman darbe seviciler açısından da, “AKP kapatılırsa ülke başsız kalır ve Ergenekoncular iyice azar” diye düşünmemizi isteyenler açısından da kullanılmaya elverişli bir durumdur. Yani aslında, siyasi iklim açısından iki tarafta da izini arayabileceğimiz işaretlere sahip olduğunu söyleyebiliriz.
PKK saldırıyı üstlenmeyip kınadığına göre bu büyük katliamın kaynaklarının herkes tarafından daha geniş çaplı olarak değerlendirilmesi gerektiği de açıktır.
Bu tür olayların kitlelerde güvenlik ihtiyacını körükleyici etkisi de dikkate alındığında, 11 Eylül’den sonra ABD tarafından öne çıkarılan “güvenlik devleti” politikalarını güçlendirici bir özelliğe de sahiptir bu olay. Bombaların patlamasından kısa bir süre sonra olay yerinde, canlı yayında kendisine mikrofo uzatılan panik içindeki yurttaşların, “Burada akşam saatinden herkes çoluk çocuk sokakta. Neden yeterli güvenlik önlemi alınmadı. Burada çok sayıda sivil güvenlik görevlisinin bulunması lazım” türünden sözleri de, bu gerçeği doğrular niteliktedir.
Güngören’de yaşananlarla eş zamanlı olarak Irak’ta yaşanan gelişmeler, akla “terörle mücadele” politikalarını baş tacı etmemizi ve “güvenlik devleti” politikaları karşısında diz çökmemizi isteyen güçleri getirmektedir. Ortadoğu’daki yeni büyük oyununu bir süredir devreye sokmuş olan ABD emperyalizminin, bölgeyi kan gölüne çevirip yarattığı kaostan kendisi için yeni imkanlar yaratmak istemesi, ABD politikalarına son derece uygundur. Arada kullanılan maşalarsa, çoğu zaman adres tespitini güçleştirmeye yönelik bir sis bombası işlevi görmektedir.
Ve teknik açıdan böyle özel hazırlanmış bir eylemi, ya ülkenin kendi içindeki istihbarat örgütlerinin ya da onları atlatabilecek kadar onların boşluklarını bilen, onlardan daha donanımlı dış istihbarat örgütlerinin tezgahlamış olması mantığa yatkındır. Bunun iç istihbaratla bağlantılı olma ihtimali de atlanmamalıdır.
Ya da, emekli Ergenekoncuların tutuklandığı bu süreçte, doğrudan ABD ile ilişkili “muvazzaf Ergenekoncuların” işbaşında olduğunu da düşünebiliriz.
Bu ihtimallerden hangisinin güç kazanacağını ise önümüzdeki günlerin gelişmelerine bakarak değerlendirmek yerinde olacaktır.
Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
|