AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceForumspaceBilgilerspaceYazılımspaceLinklerspaceResimlerspaceSitemapspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yazılar / Araştırma

Küreselleşme Çağında Modern Kapitalist Devlet'in Teorileştirilmesi: Marksist Bir Yaklaşım


Coşkun Musluk / Mavidefter.org

İnsanlık tarihi boyunca bir şekilde var olmuş bir toplumsal varlık olarak Devlet, hayatın her alanında nüfuzunu hissettiren bir varlığa dönüşmüştür. Bu, Devlet'in doğasını anlamayı daha da güçleştirmiştir. Her ne kadar Devlet hakkındaki felsefî tartışmalar ve değişik perspektifler tarihte epey gerilere kadar götürülebilirse de Devlet'e bakışımızdaki mevcut duruşumuzu geliştirmemiz gerekmektedir.

I) Giriş

Devlet, doğduğumuz andan ölümümüze kadar, yaşamımızın her alanında görünmekte ve yaşamımızı düzenlemektedir. Devlet’in tarihi antik çağlara kadar götürülmeli ve devlet üzerine bir tartışma da “İdeal Devlet”in nasıl olması gerektiği üzerine ilk felsefî sorgulamaları hesaba katmalıdır. Dünya tarihin her noktasında bir tür devlet aparatının veya aygıtının olduğu aksiyomu eldeyken, ilk çağlarda dahi Devlet üzerine tartışmalara rastlamak pek de şaşırtıcı değildir. Bununla birlikte, insanlığın bilimsel ve teknik düzeyindeki muazzam değişikliklere koşut biçimde, Devlet de asırlardır bir dönüşüm sürecinden geçmektedir. Devlet, özellikle 20. yüzyıl ve sonrasında, hem kamu yaşamı hem de özel yaşamda etkisini her an hissettiren bir konuma gelmiştir ve bu yüzden Modern Devlet’in doğasını anlamak oldukça güçleşmiştir.

Bu yazıda, günümüz ihtiyaçlarına ne tür bir Devlet teorisinin cevap verebileceği sorunsalından hareketle, zamanımız Devlet’inin teorileştirilmesine bir çerçeve sunmaya çalışacağım. Bunu yaparken, Devlet üzerine ilk perspektifleri liberal görüşleri özetleyerek kısaca açıklamakta fayda var. Liberal yaklaşımların analiz düzeyi veya birimi üzerine eleştiride bulunan Marksist yaklaşıma, bundan sonra değineceğim ve Devlet’in dönüşümündeki son gelişmeleri Marksist bir perspektiften yorumlayarak Marksist bir Devlet teorisinin günümüz ihtiyaçlarına da yanıt verebileceğini göstermeye çalışacağım.

II) Modern Devlet Üzerine Perspektifler

1) Liberal fikirlerin ortaya çıkışı

Devlet’in liberal bir bakış açısıyla kavramlaştırılması Thomas Hobbes’a kadar götürülebilir. Hobbes, siyaset biliminin ilk başyapıtlarından biri olan Leviathan’da “düzen” kavramına değinir.[1] İnsan doğası, egemen otorite ve siyasal yükümlülük teorisi yoluyla, Devlet’in kaosu önlemek için mutlak ve meşru görülmesi gerektiğini kanıtlamaya çalışmıştır.[2] İnsan doğası hakkındaki varsayımlarından hareket etmesine rağmen, açıklamalarında “özgür ve eşit” insana atıf yapmıştır.[3]

Bir yüzyıl sonra, John Locke, bireylerin yalnızca bölünemez bir egemenin emirleri tarafından yönetildikleri takdirde birbirleriyle “barışçıl ve müreffeh” bir yaşam sürebilecekleri yönündeki Hobbesian iddiayı reddetmiştir.[4] Locke, diğer katkılarının yanı sıra, birbirlerine güvenmeyen insanların tüm gücü elinde bulunduran bir yöneticiye de güvenemeyeceği itirazında bulunmuştur.[5]

2) Liberal demokrasi yaklaşımları

Siyasal gücün gerekliliği üzerine fikirler, meşru yaptırımlarla donatılmış siyasal gücün önünde çeşitli sınırlandırmaların olması gerektiği yönünde tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Egemenlerin hesap verilebilir bir mekanizmanın denetiminde olması gerektiğini savunan fikirlerin ortaya çıkışı, temsiliyet için mücadelelere de önderlik etti. Bentham, James Mill, John Stuart Mill ve, “temsil” üzerine kimi çekincelerine rağmen, Rousseau gibi düşünürler bu tartışmaya katkıda bulundular.

3) Marksist eleştiri

Liberal demokrat geleneğin en temel ön uğraşısının merkezinde “birey” bulunur. Karl Marx ve Friedrich Engels, bireylerin kendi hür seçimlerinde birbirlerinden farklı karakter, arzu ve çıkarlarının olduğunu inkar etmezken Devlet analizinin başlangıç noktasının birey veya onun Devlet’in önündeki durumu ve Devlet’le olan ilişkisi olarak alınmasına fikrî taarruzda bulundular. Marx, Hegel’i çok haklı olarak eleştirdiği bir noktada, “insan dünyanın dışında soyut bir varlık değildir. İnsan denilen varlık, insanın dünyasıdır, devlettir, toplumdur,” demektedir.[6] Marx ve Engels’e göre insanlar arasındaki ilişkiyi anlamanın anahtarı sınıfsal yapıdır. Sınıfların tarihsel olarak ortaya çıkmış olduğunu ve en sonunda yok olacaklarını ileri sürerler.[7] Bu sınıflar, üretim araçlarının mülkiyetindeki konumlarına göre farklılaşırlar. Toplumun üretim araçlarını elinde bulunduran kesimleri, hakim veya yöneten sınıfı oluşturur. Tarih, hakim sınıf ve işçi sınıfı arasındaki mücadeleyle yol alır. Kapitalist üretim ilişkileri, birçok içkin çelişkiler barındırır. Bir yandan en iyi düzeyde emek gücü gerekliyken, diğer yandan kâr da hakim sınıfın işçi sınıfını ne ölçüde sömürdüğüne bağlıdır. Sınıf mücadeleleri, tarihsel gelişimin baş mekanizması veya “motor”unu oluşturur.[8] Sermaye sahipleri, üretim sürecinde işçiler tarafından üretilen “artık değer”e el koyarlar.

Marx ve Engels, kamusal ve genel olan ile özel ve bir bölüme özgü çıkar arasındaki zıtlığın illüzyon olduğunu iddia eder.[9] Devlet, aslında, sınıf mücadelesinin bir anıdır, başka bir deyişle, sınıf mücadelesinin bir başka biçimidir. Devlet, “bireylerin hürriyeti”ni ve “mülkiyet hakkı”nı koruyan ilkelere dayanarak herkese aynı yönde muamele etme yoluyla mülkiyet sahibi kesimin ayrıcalıklarının devam etmesine katkıda bulunmaktadır.[10] Ne var ki insanlar üretim araçlarıyla olan ilişkilerine göre eşit olmaktan uzaktır. Dolayısıyla, Devlet sosyoekonomik ilişkilerin ve birtakım çıkarların içinde yerleşik olarak görülebilir.[11]

III) Marx ve Devlet

Marx’ın sınıflar ve Devlet arasındaki ilişki üzerine değerlendirmelerinde en azından iki çizgi yakalayabilmek mümkün: 1) Genel olarak Devlet ve özellikle bürokrasi, doğrudan çıkarlarla ilintili olmak durumunda bulunmayan değişik biçimlerde olabilir ve bir güç kaynağı oluşturabilir. Devlet’in, bu anlamda, bir nevi “göreli özerkliği” olabilir.[12] 2) Devlet ve onun bürokrasisi, bölünmüş bir toplumu hakim sınıfın çıkarına koordine etmek için ortaya çıkmış sınıf araçlarıdır.[13] Devlet’in gerekli olduğu ve “genel çıkar”ı temsil ettiğini ileri süren Hegel’in aksine, Marx, Devlet’in kapitalist toplumsal yeniden üretim için gerekli olmadığını, ancak bu yeniden üretimin güvencesi olmada önemli olduğunu not etmektedir.[14] Gereklilik, daha ziyade, sınıf hakimiyetinin kolektif bir aracı olarak tarihseldir.[15] Devlet, kapitalist toplumsal ilişkilerin yeniden üretiminin güvenceye alınmasında önem taşımaktadır.[16] Devlet’in varlığı, mülkiyet hakkının korunmasında, pazar güvenliğinin muhafaza edilmesinde vb. hayatidir. Yine de hem Marx’ta hem de takipçilerinde kimi belirsizliklerin ve kaymaların olduğunu söylemek mümkündür.[17] Marx ve Engels, “Çağcıl devlet erki bütün kentsoylu sınıfının ortak işlerini çekip çeviren bir kuruldan başka bir şey değil,”[18] derken, bir başka yerde, Marx, Devlet’in “göreli özerkliği”nden söz etmektedir.

IV) Lenin: Bir Sapma mı?

Vladimir I. Lenin, kapitalist üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılışına Devlet aygıtının yok edilişinin eşlik etmesi gerektiğini vurgulayarak Marx’ın izinden gitmiştir.[20] Lenin, “kişilerin hükümeti”ndense “eşyanın idaresi”ni makul bulmuştur.[21] Ancak yine de hemen her alanda partinin varlığını savunmuştur.[22] Denilebilir ki Lenin, Devlet kurumlarının çeşitli çıkarlardan, siyasal uzlaşmalardan ve karmaşık durumlardan ne ölçüde etkilendiğini irdelemekte hataya düşmüştür.[23] Lenin'in Sovyet deneyimi, devlet aygıtının küçültülmesindeki başarısızlığın ispatı olmuştur. Lenin'in kurduğu SSCB'deki devlet, bir Devlet aygıtının gelebileceği en üst seviyeye ulaşmıştır. Teorik bakışında Marksist çizginin dışına çıkmamış olsa da pratikte eylemlerini teorik bakışıyla örtüştürmekte zorlanmıştır.

V) Modern Kapitalist Devlet Üzerine Marksist Teori

Marksist Devlet teorisi üzerine sonu gelmez tartışmalar, yalnız sermayenin aracı olan Devlet üzerine bayağı kavramlaştırmalar ve sınıf mücadelesinin dışarısında ve üzerinde yer alan yansız bir kurum olarak Devlet üzerine reformcu kavramlaştırmalar arasında bir orta yol tutmuş gibidir.[24] Bu günümüzde daha da geliştirilecek bir konum olarak görünmektedir. Marksist bir Devlet teorisi, şu iki genel çizgi arasındaki salınımı aşmalıdır: a) Devlet'i çok sık olarak yapısalcı/işlevselci bir irdelemeye indirgeyen, Devlet'in kökenin aşırı soyut ve çoğunlukla biçimsel olarak analizi; b) tarihsel analizdeki aşırı somut ve çoğunlukla ampirisist girişimler.[25] Devlet, bir şekilde sermayenin görünümünün yüzeysel biçimleri yerine, sermayenin yeniden üretimini sarmalayan sınıf mücadeleleri analizlerinden çıkarsanmalıdır.[26] Devlet'in “özerkliği”, sınıf mücadelesi içindeki rolünün görünümünün yüzeysel biçiminden ibarettir.[27] Clarke, tam da bu noktada, “sınıf” kavramının olduğu kadar “Devlet” kavramının da değişik düzeylerde soyutlanarak geliştirilmesine olan ihtiyaca dair uyarıda bulunur.[28] Devlet'in sermayenin “genel çıkarlar”ını temsil etmediği; Devlet'in, Weberian tabirle, fiziksel gücün kullanımı üzerinde tekelinin olmadığı ve Devlet'in “özerkliği”nin, Devlet'in sermayeye olan tabiiyetinin içinde bulunduğu yüzeysel biçimlerin bir karakteristiği olduğu noktalarından hareket etmek yararlı olacaktır. Bu yüzden, Marksist bir Devlet teorisi ilk olarak şu üç varsayımı vurgulamalıdır: 1) Sermayenin “genel çıkarları” diye bir şeyin olmadığı ve tüm olan bitenin çatışan çıkarların kısmî çözümünden ibaret olduğu gerçeği.[29] 2) Devlet'in fiziksel gücün kullanımı üzerinde bir tekeli yoktur. Ayrıca, güç ve zor araçları fiziksel güce indirgenemez.[30] Devlet, kapitalizmin bütün sınıflı toplumlarında mülkiyet haklarını kodifiye eder ve gücün kullanımını düzenler, fakat “Devlet'in mülkiyet haklarını oluşturması ve gücün kullanımını tekeline alması” söz konusu değildir.[31] 3) Devlet'in temel niteliği “özerkliği” değil, sınıfsal karakteridir.[32] Ne var ki, “Devlet, sermayenin sade bir aracı değil, sınıf mücadelesinin bir arenasıdır.”[33]

VI) Devlet'in Neoliberal Dönüşümü

Keynesian/Fordist dönemdeki ağır krizlerden sonra, kapitalist çevreler ve karar alıcılar krizlerden çıkış için “kaçınılmaz” olarak sundukları bir dizi reformla çıkageldiler. Ancak, Cohen ve Centeno'nun çok iyi biçimde gösterdikleri gibi, küresel finans kuruluşlarının dayatmasıyla uygulanan politikalar hiç de vaat edilen sonuçları vermemiştir.[34] Cohen ve Centeno, verdikleri sayısız veriyle 20. yüzyılın son onyılları boyunca Gayrisafi Yurtiçi Hasıla'lara oranla hükümet harcamalarının düştüğüne dair hiçbir bulguya rastlamadıklarını göstermişlerdir.[35] Ayrıca, Neoliberalizmin kamu teşekküllerinde ve sosyal harcamalarda herhangi bir devasa azalmayı getirmediğini de gözler önüne sermişlerdir.[36] Neoliberalizm, ekonomik büyüme konusundaki vaatlerini de yerine getirememiştir.[37] İşsizlik düşmemiş ve milletler arasındaki iktisadî eşitsizlik muazzam düzeyde artmıştır.[38]

Neoliberal reformların getirdiği tek yenilik, uluslararası ticaretin önündeki vergi ve diğer engellerin saf dışı bırakılması[39] ve tüm dünyada ulusal hükûmetler tarafından bilinçli olarak yürütülen politikalar sonucu işçi sınıfının parçalanması ve geriletilmesi olmuştur. Neoliberal yöneliş veya oluşum, Clarke'ın yerinde sözleriyle, “kökü 1980'lerdeki sınıf mücadelelerinin içerisinde bulunan bir strateji ve özellikle, onyıllarca 'baba devlet'in kanatları altında bulunmanın bir nevi maliyeti olarak, işçi sınıfının bölünmesi, hareketsizleştirilmesi ve moralsizleştirilmesinin toplamıdır.”[40]

VII) Küreselleşme ve Devlet

Birçok açıdan sınırsız bir dünya getireceği ileri sürülen ve bir ölçüye kadar da getirmiş bulunan küreselleşme, Devlet'in işlevlerinin aşınmasıyla birlikte ortadan kalkıp kalkmayacağı sorusuna bağlı olarak tartışma konusu edilmiştir, ancak durum hiç de öyle değildir. McMichael ve Mhyre, Devlet'in süregiden dönüşümünü açıklayabilmek için “Devlet'in ulusüstüleşmesi” (the transnationalisation of the state) ifadesini ortaya koymuşlardır.[41] Üretimin küresel, fakat tüketiminse büyük ölçüde metropolitan kaldığı bir dünyada, Devlet'i toplumsallaştıran bizzat sermaye olarak sırıtıyor.[42] “Yapısal Dönüşüm Programları” gibi araçlarla yaratılan yeni mekanizmalar, en başta, Üçüncü Dünya ülkelerinden OECD ülkelerine para aktarımını kolaylaştırmaktadır.[43]

Bonefeld de ulusal ekonomilerin henüz sona gelmediğini teslim ediyor.[44] Ona göre, ulusal ekonomiler yalnızca dünya pazarının uluslararası ve entegre birer parçası olarak görülebilir[45], Devlet'e 19. yüzyıldan bu yana atfedilen liberal kavramlar (ör.: mülkiyet haklarının ve güvenliğin muhafazası vb.) değişmemiştir.[46] Bonefeld'in sunduğu bir diğer çarpıcı görüş ise parasal biçimdeki servet birikiminin emeğin sömürülmesinde eşit bir artış meydana getirmediğidir; bu türden bir birikim, daha çok borçlanmayla geleceğin sömürülmesine yol açıyor.[47] Bu yüzden, sadece üretime dayalı birikimi değil, parasal birikimi de hesaba katan bir Marksist Devlet teorisi, küreselleşme sürecine eşlik eden baskıların boyunduruğundaki Devlet'i açıklamakta daha geçerli olacaktır.

Yoksulluk, ve bu arada sınıfsal çelişki, kredilerle sürdürülen bir refah ile çevrelenmekte ve tecrit edilmektedir.[48] Bu süreçte toplumsallaşan veya topluma mal edilen tek şey borç: Bu süreçteki devletler, bankaların borç yüklerini sürdürülebilir halde tutmayı bir toplumsal sorumluluk olarak görürken bir işçiye serbest pazar içinde yer alan sağlık sektöründe kendi başının çaresine bakmasını salık vermektedir.[49] Bu bağlamda, Barrow da asıl gerileyenin Devlet değil, emekçi kesimi ve diğer kesimler olduğu yönündeki saptamasında çok haklıdır.[50] Tersine, Yeni Emperyalizm kavramından hareketle Devlet'in yeni bir önem kazanmakta olduğunu savunmaktadır.[51] Aynı eğilim Wood'da da gözlemlenebilir: Wood, ulus-devletin hâlâ kapitalist zorun büyük bir kaynağı olduğunu dile getirmektedir.[52] Emperyalizm, kendi devlet aygıtına ihtiyaç duymasının yanı sıra, küresel ekonomiyi denetim altında tutabilmek için diğer devletlere de ihtiyaç duyar, çünkü küresel pazarın her noktasına erişmesi mümkün değildir.[53] Sermaye hareketleri Devlet'in denetiminden çıkmış olsa da devletler hâlâ devletleri ve küresel kapitalist yapıyı hedef alan grupların (ör.: “teröristler”) servetlerini dondurabilmekte veya el koyabilmektedir.[54]

VIII) Sonuç

İnsanlık tarihi boyunca bir şekilde var olmuş bir toplumsal varlık olarak Devlet, hayatın her alanında nüfuzunu hissettiren bir varlığa dönüşmüştür. Bu, Devlet'in doğasını anlamayı daha da güçleştirmiştir. Her ne kadar Devlet hakkındaki felsefî tartışmalar ve değişik perspektifler tarihte epey gerilere kadar götürülebilirse de Devlet'e bakışımızdaki mevcut duruşumuzu geliştirmemiz gerekmektedir.

Devlet üzerine liberal perspektifler, bir yandan birçok yeni görüş getirirken, diğer yandan oldukça zayıf bir temel üzerinde geliştirilmişti: Birey. Hâlâ birçok gelişmeyi Marksist yaklaşımın geleneksel analitik araçları ve kavramları ile açıklayabildiğimiz aşikardır. Yine de, Devlet'i açıklarken değişik düzeylerde bir nevi detaylandırılmış ve farklılaştırılmış soyutlamalara gereksinimimiz var. Diğer yandan, Devlet'i “üretim ilişkileri” ve “sınıf mücadeleleri” gibi geleneksel araçlar ve kavramlarla teorileştirmeye çalışmak, emperyalist devletlerin kendilerini diğer devletlerden nasıl farklılaştırdığı sorusunu havada kalmasına da yol açabilir. Bu çerçevedeki noktalardan hareketle geliştirilecek bir Marksist Devlet teorisi daha can alıcı olabilecektir.

14 Haziran 2008

Dipnotlar

[1]     David Held, “Introduction: Central Perspectives on the Modern State”, David Held (der.), States and Societies (New York: New York University Press, 1983) içerisinde, s. 4.
[2]     Ibid., s. 4.
[3]     Ibid., s. 5.
[4]     Ibid., s. 9.
[5]     Ibid., s. 9.
[6]     Karl Marx, The Critique of Hegel’s Philosophy of Right (Cambridge: Cambridge University Press, 1970), Introduction.
[7]     Held, op. cit., s. 24.
[8]     Karl Marx, Friedrich Engels, Komünist Manifesto (İstanbul: İthaki, 2006), s. 69.
[9]     Held, op. cit., s. 25.
[10]    Ibid., s. 25.
[11]    Ibid., s. 25.
[12]    Ibid., ss. 25-26.
[13]    Ibid., s. 26.
[14]    Simon Clarke, “State, Class Struggle and the Reproduction of Capital”, Simon Clarke (der.), The State Debate (London: Macmillan, 1991) içerisinde, s. 188.
[15]    Ibid., s. 188.
[16]    Ibid., s. 189.
[17]    P. Corrigan, H. Ramsay ve D. Sayer, “The State as a Relation of Production”, P. Corrigan (der.), Capitalism, State Formation and Marxist Theory: Historical Investigations (London-Melbourne-New York: Quartet Books, 1980) içerisinde, s. 20.
[18]    Marx ve Engels, op. cit., s. 73.
[19]    Held, op. cit., s. 26.
[20]    Ibid., s. 30.
[21]    Vladimir I. Lenin, State and Revolution (New York: International Publishers, 1971), s. 16.
[22]    Held, op. cit., s. 31.
[23]    Ibid., s. 31.
[24]    Clarke, op. cit., s. 183.
[25]    Ibid., s. 183.
[26]    Ibid., s. 186.
[27]    Ibid., s. 186.
[28]    Ibid., s. 186.
[29]    Ibid., s. 186.
[30]    Ibid., s. 186.
[31]    Ibid., s. 187.
[32]    Ibid., s. 187.
[33]    Ibid., s. 195.
[34]    J. N. Cohen, M. A. Centeno, “Neoliberalism and Patterns of Economic Performance, 1980-2000”, Annals, AAPSS (No. 606, Temmuz 2006), ss. 32-67.
[35]    Ibid., s. 37, ss. 39-40.
[36]    Ibid., s. 41.
[37]    Ibid., ss. 53-57.
[38]    Ibid., s. 65.
[39]    Ibid., ss. 44-46.
[40]    Clarke, op. cit., s. 202.
[41]    P. McMichael ve D. Mhyre, “Global Regulation vs. the Nation-State: Agro-Food Systems and the New Politics of Capital”, Capital and Class (Sayı 43, Bahar 1991), s. 83.
[42]    Ibid., s. 89.
[43]    Ibid., s. 90.
[44]    W. Bonefeld, “Globalisation and the State”, Edinburgh Üniversitesi'ndeki BISA Konferansı'nda sunulmuş metin, (Aralık 2001), s. 7.
[45]    Ibid., s. 8.
[46]    Ibid., s. 8.
[47]    Ibid., s. 10.
[48]    Ibid., s. 10.
[49]    Ibid., s. 12.
[50]    W. C. Barrow, “The Return of the State: Globalization, State Theory, and the New Imperialism”, New Political Science (Sayı 27, No. 2, 2005), s. 145.
[51]    Ibid., ss. 134-140.
[52]    E. M. Wood, “Globalisation and the State: Where is the Power of Capital”, A. Saad-Filho (der.), Anti-Capitalism: A Marxist Introduction (London: Pluto Press, 2003) içerisinde, s. 132.
[53]    Ibid., s. 139.
[54]    Ibid., s. 138.


Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
 
İlgili Yazılar


İlgili haberler