
Ergenekon iddianamesinin hukuki ciddiyetini hukukçuların tartışmasına bırakalım. İddianamenin esas olarak Ergenekon operasyonu sürecinin çerçevesini çizen siyasi bir belge niteliğinde olduğunu söylemek sanırız abartı olmaz.
İddianamenin özeti şu: Ergenekon esas olarak AKP iktidarını yıpratmayı ve iktidardan düşürmeyi hedeflemektedir. Bu örgüt bunun dışında kamuoyunca bilinen bazı sansasyonal suikast vb. eylemlere de karışmış olabilir.
İddianamenin hemen arkasından gelen “kapatma davası” ve “YAŞ Kararları” aynı sürecin devamı olarak okunmalıdır. Burada görülen fotoğraf şudur: Bu süreç, sistemin siyasal aygıtlarını (yargı-hükümet-meclis-cumhurbaşkanlığı ve nihayet ordu) yeni döneme uygun hale getirme operasyonunu tarif etmektedir. Ulusal devletin köşe taşlarını oluşturan bu siyasi kurumlar ülkenin uluslararası açık pazar olarak yeniden konumlanması ve gerektiğinde bölgeye yönelik askeri-siyasi müdahalelerde daha etkin rol almasının sağlanmasıdır.
DSP-MHP hükümetinin AB uyum süreci adı altında bütün dayatmalara harfiyen rıza göstermiş olmasına rağmen her iki partinin de zaman zaman cereyan eden “milliyetçi” refleksleri ABD ve AB açısından kabul edilebilir bulunmadı ve sonuç malum. Görülen, neo-liberalizmin önündeki bütün pürüzler temizlenmeye çalışılmaktadır...
Bugün gelinen noktada AKP ile Genelkurmay’ın güçlü bir zeminde uzlaştığı ve bu uzlaşma zemini üzerinden yeni bir yapılanmaya gidileceği görülmektedir. Bu yeniden yapılanmanın politik ekseni bir taraftan laiklik ekseninin daha esnek tutulduğu, üniter devlet ilkesinin Kürt sorunundaki ABD çözümüne daha yatkın hale getirildiği ve neo liberal sosyal-ekonomik yapının daha otoriter bir devlet yapısıyla desteklenmesi şeklinde belirlenecektir.
Bu durumda bazı sosyalist çevrelerin ulusalcı çevrelerin söylemine uygun şekilde “cumhuriyet ilkelerine sahip çıkma” adına Ergenekon operasyonu merkezinde AKP’ye muhalefet etmesini anlamak mümkün değildir. Zira emperyalizm tarafından dışlandıkları için “ulusalcı” olan bir siyasal hattın arkasına düşmek neye hizmet etmektedir? AKP’nin bu saldırganlığının giderek çağdaş yaşamın değerlerine uzanabileceği tehdidi karşısında “ulusalcı çeteler”e sahip çıkmanın sosyalist tavırla ne tür bir ilişkisi olabilir! Sosyalistlerin cumhuriyetçilerin dışında kendi “laiklik” ve “çağdaşlık” anlayışlarının gereğini yerine getirmesi artık gerekli değil midir?
Diğer tarafta kendilerini liberal olarak tarif eden çevrelerin Ergenekon konusundaki tutumları belki anlaşılabilirdi. Kendi paradigmalarında temel sorunu otoriter devlet elitinin baskıcı yönetimi olarak gören bu kesimin AKP’nin Cumhuriyet tarihinde ilk kez orduya karşı bu kadar açıktan tavır alması ve (22 Temmuz seçimleri, cumhurbaşkanlığı seçimleri ile) onu geriletmesi bu kesimleri umutlandırmış olabilir. Ordunun gerilediği yerleri demokrasi ve özgürlüğün ışığının dolduracağı beklentisi bu çevrelere hakim oldu.
Bu beklentinin sosyalistlerin büyük çoğunluğu tarafından paylaşılmaması özellikle Taraf Gazetesinin sayfalarında liberal yazar-akademisyenlerin sosyalistlere yönelik ciddi bir saldırı kampanyası düzenlemesine yol açtı.
Ancak Ergenekon operasyonunun çerçevesinin çizildiği iddianamenin açıklanmasından sonra bu çevrelerin bir kere daha oturup düşünmesini beklemek hakkımızdı diye düşünüyorum. Zira iddianame AKP’nin bir kere daha “kendine müslüman” yüzünü ortaya çıkarmış ve yıllardır sosyalistlere ve Kürtlere yönelik yapılan kontgerilla eylemlerine kayıtsız kalınmıştır. Arasıra lafları edilen Uğur Mumcu, Taner Kışlalı vb. cinayetlerini de bu örgüte yıkıp defteri kapatmayı düşündükleri çok açıktır. Ve en önemlisi bu tutum basitçe “bu kadarına gücümüz yetiyor, ne yapalım” şeklinde “anlayışla” karşılanabilecek bir gerekçeyle de açıklanamaz. Zira son 15 gündür siyaset sahnesinde yaşananlar AKP ile ordu arasında ciddi bir uzlaşmanın görünür hale geldiğini göstermektedir. Bir süredir bütün çevrelerin dikkatini çeken bu yeni süreç son yaşanılanlarla epeyce olgunlaşmış görünmektedir. İddianame ile daha netleşen bu fotoğraf karşısında liberal çevrelerin “ ne oluyoruz” diye ayağa kalkmalarını beklerdik. Zira bu sürecin sonunda “biraz daha demokrasi” “biraz daha özgürlük” gelmeyeceği çok açık olarak anlaşılmış olmalıdır. Orduyla birlikte yürünen bir yolun sonunda ve daha önemlisi (sanırız herkesçe malum olan) ABD tarafından dizayn edilen bir yeniden yapılanmanın bu ülkeye ne katabileceğinin bu çevreler tarafından anlaşılamaması mümkün değildir.
Diğer taraftan Ergenekon operasyonunun “egemenler arası çatışma” olduğu gerekçesiyle “uzak durma” “tarafsız kalma” tavrını benimseyen sosyalist çevrelerin tutumları da eleştirilmelidir. Bu süreci çok doğru okuyup bu sürecin sonunda demokratikleşme adına bir beklentileri olmadığını ve sorunun halen devlet yapılanmasının özüyle ilgili olduğunu ifade ederek “Bu pisliği devrim temizler” şiarını öne çıkarmışlardır. Ancak bu söylemin içeriği çok doğru olmakla beraber kendi içinde bu sözün sahiplerini pasifize eden ve gündelik siyasetten uzaklaştıran bir tehlikeyi de barındırmaktadır. Siyaset doğruyu söylemek midir sadece? Söyleyip ruhumuzu kurtarmak mıdır!
Ergenekon sosyalistler için şimdiye kadarki egemenler arasındaki herhangi bir çatışmadan biri midir yoksa 40 yıldır anamızdan emdiğimiz sütü burnumuzdan getiren baş düşmanımızı gözler önüne seren bir olay mıdır? Yanlış hatırlamıyorsam Veli Küçük ve Jandarma Genel Komutanı Teoman Koman TBMM Susurluk İnceleme Komisyonu’nun ifade için davetine (siz kim oluyorsunuz da bizim ifademizi alıyorsunuz) diye icabet etmemişti. Şimdi Veli Küçük hapiste. Başka bir şey oluyor yani...! Bu sorunun egemenler arasında şiddetli bir çatışmaya dönüşmüş olması ortaya çıkan boşluklardan müdahil olmanın imkanları ortaya çıkarılabilir.
Sosyalistler iki nedenden dolayı Ergenekon meselesine kayıtsız kalmamalıdır:
Birincisi yukarda kısaca bahsettiğim devletin yeniden yapılanma sürecinde ciddi bir adım olan bu sürece bir şekilde karşı durulmalıdır. Kuşkusuz bunun tek zemini dava süreci değildir ancak kabul etmek gerekirki son derece elverişli bir zemindir.
İkincisi; esas olarak sola ve sosyalizme karşı kurulmuş olan “derin devlet” bizim için herhangi bir konu değildir. Son 40 yılın bütün siyasetine damgasını vuran ve sosyalistlere ve sosyalizm mücadelesine hiç bir ahlak ve insani kural tanımaksızın büyük kötülükler yapmış bir düşmanın şu veya bu şekilde tartışıldığı bir ortamda biz sanki “türban” meselesi konuşuluyormuş gibi yapamayız.
1 Mayıs’ı, Maraş’ı ve benzerlerini, Vedat Aydın’ı, askeri kışlalarda eğitilip Kürtlerin üzerine salınan Hizbullahçıları, İstanbul sokaklarında kaçırılan, öldürülen, kaybedilen yüzlerce devrimci sosyalisti bu ülkeye hatırlatmak bizim boynumuzun borcudur.
Şimdi AKP çıkmış diyorki “Ben milletin iradesine kelepçe vuran devlet içindeki çete oluşumunu temizlemeye karar verdim, demokrasinin önündeki bütün engelleri yıkacağız, gerekirse generalleri bile alır atarız içeri” Yani Türkiye siyasetinin 50 yıllık en ciddi sorununa el attım diyor adam. Şimdi bu büyük demogojinin karşısına çıkıp söyleyeceğimiz tek şey “Bu pisliği devrim temizler” mi olmalıdır?
Evet biz bu davaya müdahil olmalıyız. Öncelikle hepimizin bildiği bir şeyin altını bir kez daha çizmekte fayda var. Egemenlerin kendi iç çatışmalarının konusu sadece kendileriyle ilgili olmayabilir. Laik sermaye-yeşil sermaye pazar paylaşımı etrafında kopan kıyamet bizi ilgilendirmeyebilir ama konusu Ergenekon olan bir kapışma böyle değildir. Kuşkusuz çatışma zemininin egemenler tarafından belirlendiği bir sürece müdahil olmak son derece risklidir. Ancak devrimciler zaten hiç bir zaman mücadele koşullarını kendi istedikleri gibi bulmamışlardır. Onlar koşulları yaratamazlar sadece onları devrimcileştirmeye çalışırlar. Devrimci siyaset de buna denir zaten.
Liberallerin (AKP devletin anti demokratik özüne dokunuyor, bu ilk kez oluyor, desteklemek lazım) yaklaşımıyla; ulusalcıların bildik yaklaşımının dışında bir çizgi oluşturulmalıdır, bu mümkündür. Bu çizgiden “teorik” bir görüş oluşturmaktan bahsetmiyorum. Bu çizgi üzerinde yürünecek bir mücadele hattı olmalıdır ve pratik işlerle yol alınmalıdır.
Sanırım, kendi haline bırakıldığında, bundan sonrasının nasıl seyredeceğini tahmin etmek güç olmasa gerek. Dava başlayacak, birileri zaman içinde bırakılacak, birileri ceza yiyecek ve en önemlisi genel uzlaşma gereği bu davanın peşi bırakılacak. Bunun tek istisnası son yaşadığımız süreci gerektiren (ulusal-bölgesel-küresel) konjönktürün değişmesi ve kartların yeniden karılmasıdır...
Peki biz ne yapacağız?
Birincisi; toplumun karşısına “Hayır derin devlet bu değildir, AKP bilinçli olarak bunu gizliyor” demeliyiz. Bunu sembolik basın açıklamalarıyla değil en geniş halk kitlesine ulaşacak açıklıkta hazırlanmış bir “alternatif iddianame” ile yapabilmeliyiz. Bu iddianamede derin devletin kuruluşundan bugüne kadarki süreci, gerçekleştirdiği büyük operasyonlar, sorumluları vb. açık olarak ifade edilmelidir. Bu iddianame dava başladığı gün ülkenin dört bir yanında kamuoyu ile paylaşılmalı ve özellikle emekçi kitlelerin yoğunlaştığı bölgelerde yaygın dağıtımı yapılmalıdır.
İkincisi; bu iddianame davanın savcısına da verilmeli ve söz konusu edilen katliam, cinayet, saldırıların sorumlularının bu davaya dahil edilmesi istenmelidir. Kuşkusuz buradaki “müdahil olma” halinin sınırlarını iyi belirlemek gerekiyor. Mahkemeye ve hükümete “bakın eski sosyalist mağdurlar da mahkemenin adaletine sığındılar” görüntüsü oluşturmamak gerekiyor. Davaya doğrudan müdahil olarak “mahkemenin ve hükümetin sınırı” açığa çıkartılabilir ancak bu girişimin mahkeme tarafından büyük bir ustalıkla bertaraf edilmesi büyük olasılıktır.
Sonuçta, mahkeme tarafından içerilmiş ama hukuk adabına uygun olarak (!) dosyası kapatılmış bir müdahale yapmakla yetinmiş kalabiliriz. Bu nedenle yasal süreçle bağı olabildiğince zayıf tutarak esas olarak kendi bağımsız pratiğimizi örgütleyebilmeliyiz.
Üçüncüsü; (davanın seyrine göre) her duruşma günü bir kent meydanında sembolik (1 Mayıs, Maraş katliamı, Vedat Aydın’ın öldürülmesi ve cenaze törenine saldırılması vb.) duruşmalar düzenlenebilir. Özellikle yoksul-emekçi bölgelerinde bu davalara konu olan olayları görsel imkanlarla halka anlatılmalı ve söyleşiler düzenlenmeli.
Kuşkusuz bütün bunlar bir “ortak akıl” eliyle yürütülmelidir. Birlikte nasıl bir enerjiyi ortaya çıkarabildiğimiz çok yakınımızda GSS sürecinden bilinmektedir. Ki bu konu bizim için namus meselesi (!) olarak görülecek kadar önemlidir. Hukukçular, siyasi partiler, sendikalar, dernekler, sanatçılar, aydınlar, öğretim üyeleri...
12 Eylül bu sürecin başlatılmasının deklarasyonu için uygun bir tarihtir.
Sonuç olarak, sosyalistler Ergenekon konusunda tarafsız kalamazlar. Taraf olmak demek sorunun mevcut haliyle sahiplerinden birinin yanında olmak demek değildir. Biz kendi tarafımızdan olmayı becerebilmeliyiz. Bunun için illaki tarihin bize “armut piş ağzıma düş nesnelliğini hediye etmesini” beklememiz gerekmiyor. Sağlam bir ideolojik duruş, doğru bir politik hat ve buna uygun bir söylem geliştirmek bizi kendi yolumuzda yürütür. Kuşkusuz bu yol dümdüz olmayacaktır... Ama zaten öyle bir yol da yoktur...