AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceForumspaceBilgilerspaceYazılımspaceLinklerspaceResimlerspaceSitemapspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yazılar / Araştırma

GAP nedir? GAP ile amaçlananlar...


Gülbahar Köker

GAP nedir? GAP ile amaçlananlar... - Gülbahar Köker Güneydoğu Anadolu Projesi veya kısa adıyla "GAP", Türk devleti tarafından resmi olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesi denilen Kuzey Kürdistan’ı “kalkındırma” projesi olarak nitelendirilmektedir. GAP Bölge kalkınma idaresi teşkilatı, 6 Kasım 1989 Tarih ve 388 sayılı kanun hükmünde kararname ile kurulmuştur. Ancak bazı 'resmi ideoloji' kaynaklarına göre "bölgeyi kalkındırmayı ve Türkiye’nin en verimli toprakları haline getirmeyi amaçlayan" bu projenin fikriyatı Mustafa Kemal’e kadar dayandırılır ve Adnan Menderes’in iktidarı sürecinde resmi olarak oluşturulduğu iddia edilir. Bu iddialar doğru mudur? Güneydoğu Anadolu Projesi ile amaçlanan gerçekte nedir? GAP eliyle bölgede oynanan siyasal ve sosyal oyunlar nelerdir? Bu veya buna benzer soruları irdelemeden, GAP’ı doğru değerlendirmek mümkün değildir.

Hangi toplum yaşadığı toprakların gelişmesini ve ilerlemesini istemez ki? Hele ki, Kuzey Kürdistan gibi bilinçli olarak geri bırakılan ve gelişimi önünde hep engel olunan bir bölgede ilerlemeyi, gelişmeyi elbette herkes ister. Bölge insanın yaşadığı yoksulluk, hakettiği bir yoksulluk değildir. Çünkü bölge, oldukça zengin yerüstü ve yeraltı kaynaklarına sahiptir. Tüm bu kaynaklar, sanki sonradan yapılmışçasına, GAP etrafında dönüp dolaştırılmakta ve dönem dönem yapılan “yatırımlar” ile de bölgede ilerleme kaydedildiği söylenmektedir. Şimdi şu sayılara dikkat edelim: GAP projesi için bugüne kadar yıllık ortalama 350 milyon dolar tahsis edildiği söylenmektedir. Bu projenin 2010 yılına kadar tamamen hayata geçmesi için de yılda ortalama 1,6 milyar dolar kaynağa ihtiyaç bulunduğu belirtilmektedir. Çarpıcı olan şudur ki, uzun yıllar geçmesine ve birçok iktidar değişikliğine rağmen, bugüne kadar bu proje için neden yeterince kaynak ayrılmamıştır? Yıllardır savaşa ayrılan bütçe düşünüldüğünde, bunun öyle basitçe geçiştirilmesi gereken bir konu olmadığı kolayca anlaşılabilir.

Kürdistan halkı, yaşam imkanlarının geliştirilmesini ekonomik olarak istediği gibi, bölgede hala ısrarla sürdürülen savaşın da durdurulmasını istemektedir. Diğer yandan, bu gelişimin her ne pahasına olursa olsun tarzında bir gelişim de istememektedir. Zira GAP projesi ile bölgede zarar görecek tarihi, ekolojik ve sosyal yaşamın da korunmasına önem vermektedir. Bölge halkı, örneğin tüm dünyanın tarihi ve kültürel mirası niteliğinde olan Hasankeyf’in sırf elektrik üretecek bir baraj yüzünden tahrip edilmesine tamamen karşıdır. Çünkü Hasankeyf, sadece dünyanın en eski uygarlıklarından geriye kalan tarihi bir eser değil, aynı zamanda insanlığın geçmişine ve gelişimine ışık tutan tarihin kendisidir. Dünyada bu tür zenginlikler koruma altına alınırken, tarihi, turistik ve ekonomik bir olgu olarak restore edilip bir simge olarak sunulurken, Türkiye'de bu tür değerlerin sermaye sahiplerinin enerji ihtiyacına kurban edilmesinin altında başka nedenler de vardır.

Bölgeyi hemen hergün yakıp-yıkan Türk devletinin, bir de kalkındırma projesiyle ortaya çıkması ve uluslararası alanda bunu pazarlık konusu yapması gerçekte kimin ya da kimlerin faydasınadır? Bu projeyle Türkiye mi, yoksa başka güçler mi kalkındırılmaya çalışılıyor? "Türkiye’nin bu projeyle amacı nedir?" sorusuna kısaca bir cevap verdiğimizde, hedeflenen iki temel olgunun, yıllarca yok saydığı Kürt halkının geçmişiyle bağını keserek, ispat niteliği taşıyan maddi ve manevi değerlerini yok etmek ve Ortadoğu’daki su kaynaklarını kendi kontrolüne almak olduğunu söyleyebiliriz. Peki Türkiye ABD başta olmak üzere, Ortadoğu’ya önem veren diğer ülkelerden neden finansal kaynak yani kredi alamadı? Bu sorununda can alıcı diğer bir soru olarak cevaplanması gerekiyor. Bu soruya kısaca şöyle cevap verelim:GAP bünyesinde yapılan bir baraj

Proje tamamlandığında, yılda 50 milyar m3’den fazla su akan Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde kurulan tesislerle, Türkiye toplam su potansiyelinin yüzde 28'i kontrol altına alınacak. ABD, Ortadoğu’da her şeyin kontrolünün Türkiye’de olmasını istemiyor. Fakat bunun yanında bir de İsrail gerçekliği var. İsrail, GAP projesine büyük bir önem vermektedir. İsrail’in bölgede söz sahibi olmak için yıllardır çeşitli oyunlar oynadığı artık gizli bir gerçeklik değildir. Kaldı ki günümüzde İsrail, amaçlarına ulaşma doğrultusunda yavaş yavaş sonuç almaya başlamış gibi görünüyor. Çünkü, GAP alanında önemli bir miktarda arazi satın aldıkları bilinmektedir. GAP İdaresi, İsrail hükümet kuruluşu MASHAV ile bölgede 'modern tarım teknolojisinin uygulanması' adı altında bir işbirliği yürütüyor. Bu işbirliği, tarıma dayalı sanayilerin geliştirilmesinde sulama sistemleri, tohum ıslah birimleri ve verimlilik artırıcı diğer tekniklerin yerleştirilmesi gibi konuları kapsıyor.

İsrail'in resmi rakamlarına göre, 2003 yılı içindeki Türkiye'ye ihracatı 400 milyon dolara yaklaşıyor.Bazı kısa cümlelerle ifadelendirmeye çalıştığımız GAP ve bu projenin asıl amaçları konusunu başlıklar altında açımlamaya çalışalım.

GAP’ın içeriği nedir?

Türkiye tarihini incelediğimizde, GAP dışında geniş bir proje ile karşılaşmak neredeyse imkansızdır. GAP'ın içinde; “Barajlar, hidroelektirik santralleri, sulama sistemleri, tarımsal altyapı hizmetleri, endüstriyel gelişim, eğitim, sağlık ve diğer sektörel projeler” yer almaktadır. Bu proje, Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Gaziantep, Kilis, Mardin, Siirt, Şırnak ve Şanlıurfa olmak üzere tam 9 ili kapsamaktadır.
  • GAP Alanı: 75.193 km2. (Türkiye'nin yaklaşık % 9,5'u).
  • Bölgede yaşayan nüfus: 6.608.619 kişi. (Türkiye’nin 9,75'i)
  • Öngörülen toplam maliyet: 32 milyar Amerikan Doları.
  • Toplam harcama: 15,2 milyar Amerikan Doları.
  • Yapılması planlanan baraj sayısı: 22
  • Hes: 19.
  • Tamamlanan baraj sayısı: 13
  • Hes : 7.
Geliştirme projeleri adı altında, kontrolü ele geçirilmeye çalışılan su kaynakları:

Fırat Havzası: 1- Karakaya barajı / HAS. 2- Aşağı Fırat 3- Sınır Fırat 4- Suruç, Baziki. 5- Adıyaman, Kahta. 6- Adıyaman, Göksu 7- Gaziantep, Araban.
Dicle Havzası: 1- Dicle Kralkızı. 2- Batman. 3- Batman-Silvan. 4- Garzan. 5- ılısu. 6- Cizre.

Bu rakamlar oldukça geniş. Bu rakamlar bir bölgeyi kalkındırmayı değil, neredeyse insanlar ve doğa için en önemli yaşam kaynağı olan suyun, bir bütün ele geçirilmesine yöneliktir. Resmi kaynaklara bakıldığında hedeflenen, öncelikle sulama alanları, kanalları oluşturmak yani tarımda ilerleme kaydedilmek ve enerji açığını kapatabilmek olarak açıklanmaktadır.

Projede 2007 yılına kadar 14 milyar dolarlık (% 43) bir yatırım gerçekleştirilmiştir. Yatırımların dağılımına bakacak olursak; Enerji sektöründe yatırımların % 75'i gerçekleştirilirken, imalat sektöründe % 40, ulaştırma ve haberleşme sektöründe % 30, turizm sektöründe % 25 ve tarım sektöründe ise % 12 kamu yatırımı gerçekleşmiştir.

Temel gelir kaynağı tarım ve hayvancılık olan bölgeye yapılan yatırımların,  öncelikli olarak elektrik enerjisi olması elbette ilginçtir. Bununla birlikte, bugüne kadar kurulan barajlarla hedeflenen sulama alanı 1,7 milyon hektar iken, sulanan alanların toplamı 233 bin 300 hektar olmuştur, yani planlanan oranın nerdeyse dokuzda biri. Sulanması hedeflenen alan ile sulanan alan arasındaki fark oldukça büyüktür. Her iktidar döneminde halka verilen sözlere rağmen sulanan arazilerde yaşanan bu 'hayalkırıklığı' için, resmi kurumlar 'kaynak sıkıntısını' öne sürmekte ve önemli olan şu gerekçelendirmeyi yapmaktadır:

“Bölgedeki sulama yatırımlarının hızlandırılması için, yatırımlara ayrılan kaynakların artırılması ve dış kredi imkanları sağlanması önem arz etmektedir.” Burada bahsedilen dış kredilere neden ihtiyaç duyulmaktadır? Şimdiye kadar devletin GAP bünyesinde sadece elektrik üretiminden ve arazi satışından elde ettiği gelir nereye gitmiştir? Yunanistan, Suriye, Irak, Gürcistan gibi komşularına elektrik satan Türkiye'nin, enerji projesindeki durumu da pek farklı değil.

Enerji üretimi

2004 yılı itibariyle, Karakaya ve Atatürk barajları ile birlikte 1999 ve 2000 yıllarında işletmeye alınan Kralkızı, Karkamış, Dicle ve Birecik barajlarında gerçekleştirilen toplam hidroelektrik üretimi, tesislerin açılışından bugüne kadar yaklaşık 11 milyar dolar değerinde enerji üretimi sağladı. Devlet Planlama Teşkilatının 2003 yılı verilerine göre, elektrik enerjisinde yıllık üretim kapasitesinin '19.908 GWh' olduğu, bölgedeki GAP projesinin tamamlamasıyla 26.834 GWh'a ulaşacağı iddia edilmektedir. Bölgeye şu an aktarılan enerji oranın gerçekte ne kadar olduğu veya ne kadar artacağı belirsizdir. Çünkü bölge bir savaş alanı durumundadır.

'GAP’ın Sosyal Eylem'i

GAP kapsamında, bir de sosyal eylem planı oluşturulmuştur. Bakanlar kurulu tarafından 1998 yılının Haziran ayında, GAP’ın 2010 yılına kadar tamamlanması kararı alındı. GAP master planı, GAP idaresi tarafından güncelleştirildi. Buna göre oluşturulan kurumlar, 28 adet "Çok Amaçlı Toplum Merkezi" (ÇATOM) ile "Girişimci Destekleme ve Yönlendirme Merkezleri" (GİDEM - Diyarbakır, Şanlıurfa, Mardin, Adıyaman, Gaziantep), yine "Gençten Gence Sosyal Gelişim Projesi" (Mardin), "Sokakta Çalışan Çocukları Rehabilitasyonu Projesi" (Diyarbakır, Adıyaman) ve en önemlisi de "Güneydoğu'da Yeni Ufuklar Projesi"dir (ki bu Dicle, Harran ve Gaziantep Üniversitelerinde devam etmektedir).

Doğrusu, bir Kürt olarak, üstelik bölgeyi iyi bilen biri olarak tüm bunlara bakıldığında şaşırmamak elde değil. Hatta ben "ne oluyoruz, nerdeyiz, uzayda mıyız" da diyorum. Çünkü olay öyle bir abartılmış ki; Sanki henüz yaşamının henüz baharında 13 kurşunla vurulan, aç bırakılan, sokakta çalışılmaya zorlanan çocuklar GAP bölgesinin dışında... Hayır, tam da göbeğinde, Mardin’de, Diyarbakırda, Batman'da... Yine, uyuşturucu batağına gençleri sürükleyen yine sanki bu sistem değil. Bugünlerde gündemin başlıca konularından biri olan Ergenekon örgütlenmesinin bile sadece bölgedeki kadınlara, gençlere, çocuklara neler yaptığı, hangi yollara sürüklediği bile ciltlerce belge ile ortaya çıkıyor. ABD'nin, GAP benzeri bir proje görünümündeki "Büyük Ortadoğu Projesi" (BOP) kapsamında, Türkiye'yi Ortadoğu'daki "Ilımlı İslam Ülkesi" rolüne bir an evvel kavuşturmak için ortaya çıkardığı düşünülebilecek olan Ergenekon Örgütlenmesi bakalım 'gizli kalmış' hangi gerçekleri ortaya çıkarak? Devlet, kendi bünyesinde çalışanların geçmişte işlediği suçları açığa çıkararak sorunu 'bağımsız hukukuyla' çözmeye mi çalışacak, yoksa aklamaya mı henüz belli değil. İşlenen suçların kimlerce veya hangi amaçla yapıldığının üzerine gidilecek mi, bunu önümüzdeki günlerde yaşanacak gelişmelere ya da gündem değişikliklerine bağlı olarak göreceğiz. Bölgede işlenen suçlar içerisinde, intihara veya kötü yollara sürüklenen birçok genç kızın varlığı artık gizlenememektedir. Gençlerin içinden çıkılmaz sosyal yaşamlara sürüklendiği belgelerle basına yansımış ve ortaya çıkmışken; GAP’ın bir de sosyal yanı varmış demek ki!

GAP ve ilerleme düzeyi

Türkiye’nin gelişim oranının yüzde 2’sinin GAP ile yapıldığı iddia edilmektedir. Yalnız şu gerçeklik de var. GAP alanını kapsayan illerde köyler boşaltılmış, yakılmış ve insanlar göç ettirilmiştir. Bölgede yaşayan insanların maddi ve manevi değerlerine saldırılarda bulunulmakla kalınmamış, Tabiat ana da tahrip edilmiştir. Yaşadıkları yerleri ekonomik, sosyal, siyasal ve savaş nedeniyle terk ederek Türkiye metropollerine ve Avrupa’ya göç edenlerin, bölgede kalanlarla oranı neredeyse aynıdır. Resmi olmayan rakamlar bir yana bırakıldığında göç etmek zorunda kalanların sayısı daha da fazladır. O halde; GAP ile elde edilen gelir, su, enerji nereye gidiyor? Sulama projesi adı altında sunulan veya hayata geçirildiği söylenen sulak toprakları, kim ekip biçiyor? Türkiye ortalamasının üzerinde bir gelişim gösterdiği iddia edilen Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne, durmadan daha fazla yatırım yapılması gerektiği, devletin en yetkili ağızlarınca dile getirilmektedir. Bölgenin sorunları sadece eğitimsizliğe, ekonomik sorunlara bağlanmaktadır.

GAP ile amaçlanan hedefler neler?

Yukarıda, bazı sorularla projenin arkasında yatan 'çıkarları' ifade etmeye çalıştık. GAP ile sadece bölgenin kalkındırılmasının hedeflenmediğini daha net olarak anlatalım:

Türkiye’nin amaçları: Türkiye devletinin, kendi toprakları ve bütünlüğü için faaliyet içinde olmadığı açık bir gerçektir. Çünkü birliğini ve gelişimini düşünen bir devlet, öncelikle kendi topraklarındaki savaş veya çatışmalara son verir. 30 yılı aşkın bir süredir Cumhuriyetin kuruluşundan beri yaşanan baskı ve yasaklara karşı Kürtlerin verdiği Özgürlük Mücadelesine “terör” demek, olayı saptırmak ve işin kolayına kaçmaktır.

Her dönem Türkiye halkını yönetmek amacıyla iktidara gelen partiler, mevcut sistemi özünde dışa dayalı ve derinden belirlenmiş bir dizi politik amaçlar doğrultusunda yönetmektedirler.

GAP projesinde de görüleceği üzere; AKP ve daha öncesinde görev yapmış iktidar partileri, bölgenin barış, özgürlük ve demokrasi yerine diğer sorunlarını 'temel sorunlar' olarak ele almaktadır. Bölge milletvekillerini ve yerel yönetimlerini yok sayarak, bunları bölücülükle itham edip, hedef haline de getirerek bölgede politika yapabileceğini düşünüyor. Hatta Ordu ile arasındaki iktidar kavgasında bir "koz" olarak görüyor. Anlaşılan, daha önceki iktidar partilerinden ders çıkarmamış olmalı.

AKP sürecinde GAP konusunda sağlanan en büyük ilerleme, bölgedeki verimli ve sulanabilir toprakların başta İsrail olmak üzere dış güçlere satılmış olmasıdır. GAP’ın hayata geçirilmesinde, tarihsel değerlere ve ekolojik dengeye dikkat edilmesi korunması gerektiğini talep eden Kürtler, yeni bir tehlikeyle daha karşı karşıya kaldı. Çeşitli nedenlerle boşaltıan bölge, bu kez karış karış satılmaya başlandı.

Bölgedeki halkı düşünmekten ziyade GAP’ın oluşturulma ve hayata geçirilme hedefinin altında yatan bir diğer gerçek, "Türkiye’nin Ortadoğu’daki en önemli güç" haline gelmek istemesidir. Fırat ve Dicle Nehirleri üzerinde 'sulama ve hidroelektrik enerji üretimine' yönelik yapılan ve planlanan barajlar, küresel ısınma sonucu daha da artacak susuzluk zamanlarında doğal bir silah görevi görecektir. Petrole duyulan bağımlılığın giderek azalmasına karşılık, gelecekte suya duyulan talebin artacağı kaçınılmazdır. Bu, yakın planda Ortadoğu ve gelecekte de dünya dengelerinde önemli bir rol edinmek anlamına gelmektedir.

Bu kadar önemli olan GAP, 30 yılı aşkın bir sürede neden gerçekleştirilemedi, neden bu kadar gecikti? Dünyanın belli başlı ülkelerinin GAP üzerindeki hesap ve çıkarları neler? GAP projesinde hangi ülkeler yer almakta veya söz sahibidir? Bu soruları yanıtlayabilmek için, GAP’ın Ortadoğu’yu da aşarak Avrupa’ya kadar uzanan boyutunu irdelemek gerekiyor. Daha sonra GAP için iktidardaki AKP'nin ve yöneticilerinin bu projeye yönelik bakışını ve çözümünü de ele alacağız.

GAP ve dünya dengesi

Kurulmaya başlandığı dönemde ve sonrasında, GAP projesine dış kredi imkanlarının sağlanacağı bir çok ülkece dillendirilmiştir. Projenin hedeflerini ve getireceklerini düşünen bu ülkelerin maddi desteği, bugüne kadar gerçekleştirilen bölümlerde oldukça fazla. Örneğin, genelde teknik destek ve tarımsal mekanizasyon alanında (baraj ve enerji santrallerinin inşası, içme suyu şebekeleri, tarımsal araştırma ve yayım etkinlikleri) İsrail, Fransa, İsveç, Avusturya, Almanya ve İtalya gibi bazı Avrupa hükümetlerinin yanı sıra AB Avrupa Sosyal Kalkınma Fonu ve Dünya Banması gibi uluslararası kuruluşlardan da kredi sağlanmaktadır.

Dünya Bankası (IMF) ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) gibi global kuruluşların yanında, ABD Ulusal Sağlık Ajansı (TDA), Kanada Uluslararası Kalkınma Ajansı (CIDA), ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü (NIH) gibi kalkınma kuruluşlarından sağlanan dış hibeler 'farklı' kalkınma projelerinin çalışmalarında kullanılmaktadır. Tüm ülkelerin ve kurumların projedeki etki ve sundukları teknik-ekonomik katkılarına, yapılacak daha derin bir araştırmayla ulaşmak mümkün.

Çeşitli katkılar sunulsa da GAP’ın tam olarak hayata geçirilmesi önünde sürekli engeller vardı. Bu engel Türk Devlet yetkilierinin yanında, yukarda adı geçen ülkelerden başkası da değildir. Örneğin, GAP’ın oluşum aşamasında Dünya Bankası’nın GAP’a kredi vermemesi için İsrail’in çalışmalar yürüttüğü söylenen başka bir iddiadır. İsrail’in derin faaliyetleri bugünkü manzaraya bakıldığında zamanla sonuç almıştır. Bir dönem Birleşmiş Milletler, Türkiye’nin GAP’la su kaynaklarını tekeline aldığını söyleyerek projeye karşı çıkmıştı. ABD’nin de tavrı, Ortadoğu’daki sıkı müttefiki İsrail’in yanında olmaktı.

Avrupa Birliği (AB) komisyonu tarafından 6 Ekim 2007 yılında konuyla ilgili olarak yapılan açıklamanın 9. sayfasında, “Su, önümüzdeki yıllarda giderek stratejik bir konu olacak ve Türkiye’nin (AB) üyesi olması sonucu, su kaynaklarıyla Dicle ve Fırat üzerindeki barajlar ile sulama tesislerinin uluslararası yönetimi (çok uluslu bir şekilde yönetilmesi) beklenebilir ve bu AB için bir büyük meseledir” denilmektedir. Bir yandan destekler gibi görünen dış güçler, bir yandan da köstekleme faaliyetlerine devam etmişlerdir.

AB'yi, BM’yi anlamak mümkün., peki İsrail’in amacı ve hedefleri nelerdi?

"Büyük İsrail Projesi"

Mezopotamya toprakları, bir çok halkı bağrında cömertçe barındırmıştır. Yalnız İkinci dünya savaşa sonrasında Ortadoğu’da kurulmuş olan Yahudi devleti İsrail, yarım yüzyıllık geçmişi arkada bıraktıktan sonra bütün dünya ülkeleri gibi 21. yüzyılda geleceğini aramaktadır. Yeni dünya düzeni sürecinde her ülke daha iyi bir konuma sahip olabilmek için büyük bir çatışma içindeyken bir yandan da büyümenin yollarını aramaktaydılar. İşte o dönemlerde küçük devletler daha güçsüzleşmiş ve büyük devletlerin av sahalarına girmiş oldular.

Küreselleşme dönemine doğru gelindiğinde: Avrupa Kıtasındaki ülkelerin kıtsal birlikteliğe yönelmeleri ve AB’nin oluşumu yine Kuzey Amerika’da Nafta, Güney Amerika’da Mercosur ve Asya’da Şangay ittifakı gibi bölgesel antlaşmalar bölgenin güçlü merkez devletlerin öncülüğünde gündeme gelmelerine neden olmaktadır. Veya kozlar bu anlaşmalar üzerinden oynanmaktadır.

Ortadoğu bölgesi Osmanlı İmparatorluğunun yıkışından sonra çeşitli devletlere bölündüğü için 20. yüzyıl boyunca parçalı bir yapı içinde kalmış ve günümüze kadar eski imparatorluk arazisinde güçlü bir merkezi yönetim kurulamamıştır. Dolayısıyla yukarıda belirttiğimiz “güçlü” emperyalist güçlerin saldırılarına maruz kalmıştır. İsrail ikinci dünya savaşı sonrasında bölgede yapay olarak emperyalist güçler tarafından bölgede kurulduğu için bölgede tutunabilmeyi bilen belli başlı ülkeler arasında yer almaktadır.
Zamanla ise bölgede tutunabilme durumunu bölge ülkeleri üzerinde dolaylı yollardan etkinliğini artırarak tarihten gelen ve bir Siyonist proje olan Büyük İsrail Projesini gerçekleştirebilmek için kesin ve kararlı politikalar uygulamıştır.

Sovyet Bloğunun yıkılması ardından dünya dengeleri yeniden sarsılır. Ortadoğu’daki sarsılmada İsrail etkinliğini korumuş ve ayakta durabilme gücüyle bölge devletleri üzerinde Büyük İsrail Projesini uygulamaya başlamıştır. Ortadoğu’nun en küçük ülkesi olduğu halde; en gizli ve güçlü gücü olan İsrail’in özünde planlarını gerçekleştirmede Türkiye ve ABD’den beslendiği gizlenilmeyecek bir gerçek haline gelmiştir.

Türkiye’den oldukça iyi faydalanan İsrail kendi konumunu güçlendirmekte ve bu güçle Arap ve İslam dünyasına karşı kullanmaktadır. Tüm bunları başarabilmek için öncelikle Türkiye’de önemli bir Siyonist lobi oluşturmuştur. Ve bu lobinin önemli üyeleri Türkiye devleti içinde önemli yerlerde görevlendirmiştir.

Türkiye bugünkü konumuyla bu lobinin yörüngesindedir. Çünkü iç ve dış politikaları incelendiğinde kendi toplumunun çıkarını düşünen bir politikadan söz etmek imkansız. Türkiye için politikalar bu politikalar bu lobiler aracılığıyla uygulamaya aktarılırken, bir yandan da Türkiye Büyük İsrail Projesi doğrultusunda dönüştürülmüştür.

Bunu göremeyen veya görmek istemeyen Türk devlet rejimi Kürt sorunun bir türlü çözememiş ve iç sorunlarını giderememiştir. Dolayısıyla dış güçlerin yörüngesinden çıkmanın yollarını bulamamıştır. Çünkü Türkiye devleti gittikçe zayıflamıştır. Ekonomik olarak çökmüş ekonomisinin önemli bir bölümünü Kürt Özgürlük mücadelesine yatırmaktadır. Ekonomisi çökmüş bir Türkiye’nin İsrail için iyi bir av olduğu açıktır. Dolayısıyla geçtiğimiz dönemde çokça tartışılan Türkiye’de İsrail büyük topraklar satın alıyor tartışmasının nedenlerini de anlamış oluyoruz.

Peki Bu Büyük İsrail Projesi nedir? Yahudilere göre başta Urfa olmak üzere Kuzey Kürdistan toprakları Mezopotamya topraklarıdır. Dolayısıyla kutsaldır. Çünkü Hazreti İbrahim’in doğduğu topraklardır. Ve bu toprakların esas sahibinin Yahudiler olduğu düşünülmektedir.

Resmi kayıtlara geçtiği kadarıyla İsrail özellikle GAP projesi üzerinden yatırımlar bölgede yapmış ve neredeyse projenin yarısını satın almıştır. Yani topraklarını satın almıştır. Yahudi lobilerinin denetimi altında bulunan çeşitli büyük firmaların alıcı olarak devreye girdiği ise gözden kaçmamaktadır.

Özelleştirilen ve tekelleştirilen yine çok uluslu şirketlerin denetimine giren verimli topraklarımızda yine işçi olarak belki çalışmak düşer bizlere. O da belki. Çünkü İsrail manevi ve ekonomik olarak bölgeye oldukça büyük bir önem vermektedir.
Tüm bunlardan anlaşılacağı üzere İsrail Ortadoğu’nun en küçük devletidir; yalnız dünyanın en büyük ekonomik ve siyasal gücüdür. Yani Dünyanın en büyük ve güçlü (ABD) Ortadoğu’nun en küçük devletine destek olmakta ve dengesini böylece Ortadoğu’da kurmaktadır.

O halde hangi ülkeler GAP üzerinde hesaplar yapmakta. GAP’ı bugün ele alan şirketler ve firmalar hangileridir. Bir de bunlara bakalım.

GAP bölgesindeki Yatırımlar ve Şirketler

Firma adı, ülke; faaliyet konusu şehir:

  • MAN (Enerji) - Almanya - Enerji ve Doğalgaz - Mardin
  • Özhan Kimya - İtalya - Deterjan - Mardin
  • Sanex - Bulgaristan - Ticaret - Mardin
  • Bizaf - Irak - Ticaret - Mardin
  • Ms Jordan - Irak - Ticaret - Mardin
  • Lazer (Hasbab ort) - İtalya - Tekstil Mak. - Diyarbakır
  • Rama - Suriye - Meyan kök ürt. - Gaziantep
  • Nanhttan - İsrail - Tekstil - Adıyaman
  • Naan - İsrail - Sulama sistemi paz. - GAP
  • Netafim - İsrail - Sulama sist.paz. - GAP
  • ABD firması ve Türk ort - ABD - İçme suyu,Tarım - Şanlıurfa
  • İsrail Firması ve Türk ort. - İsrail - Sitrik asit - Adıyaman
  • ABD-İsveç-Türkiye - ABD- İsveç - Tarım sektörü - Adıyaman
  • NVT Perenco - ABD - Petrol arama - Diyarbakır
  • Alaaddın Middleest - ABD - Petrol arama - Adıyaman-Diyarbakır
  • Dowell Schlumber Ger - Almanya - Petrol- Yan Hizmet - Diyarbakır
  • GI - ABD - Petrol arama - Adıyaman
  • Merhav - İsrail - Tarım - Sulama - GAP
  • Koç-ATA (İsrailli müh.ler) - ? - Süt-Besi - Şanlıurfa
  • Alarko- İsrail - Tarım teknoparkı - GAP
  • Subor - ABD-İsrail - Boru üretim - Şanlıurfa
  • Ashtrom- İsrail - Sulama - Şanlıurfa
  • Soleh - İsrail - Sulama - Şanlıurfa
  • Boneh - İsrail - Sulama - Şanlıurfa
  • Talah- İsrail - Sulama - Şanlıurfa
  • T-E (yer altı kaynaklarını analiz eden firmadır) - İsrail - Sulama-projesi – Şanlıurfa
  • GAP projesinde ihale alan ülke
  • Merit İnternatıonal Inc – İsrail
  • Bertı Brudo- Jakop Behar – İsrail
  • Zınkal- İsrail
  • Arat LTD – İsrail
  • PAL – YAL, Merkez – İsrail
  • Sortel B.V. – Hollanda
  • Koç Holding – Sumitomo – Türkiye- Japonya

Ekolojik denge ve doğadaki tahribatlar

Evet, onca oyunların oynandığı, planların projelerin çizildiği Kuzey Kürdistan bölgesi bugün yabancılara satılıyor. Kürtlerin dili, kültürü, toprağı yok sayıldı. Şimdi de satılıyor. Kürtler kendilerini sadece bulundukları topraklarındaki doğa ile ifade edebiliyor veya yaşamlarını sürdürebiliyorlardı. Şimdi ise bunların bir çocuğu “proje” adı altında yok edilmeye çalışılıyor.

Kürtlerin manevi değerleri ve tarihi eserleri GAP projesi çerçevesinde tahrip edilirken, doğada savaştan sonra GAP projesiyle nasibini almıştır. Bazı örneklerle tahrip edilen tarihi eserleri veya bölgeleri verirsek:

Samsat: Tarihte adı Samusata, Sumaysat, Semizata, Şimşat ve Şümişat olan Samsat, yörede tarihi en eski olan yerleşim yerlerinden birisidir. Şehremuz Tepesinde elde edilen bulgulardan M.Ö. 7000 yılına kadar Paleolitik, M.Ö. 5000 yıllarına kadar Neolitik, M.Ö. 3000 yıllarına kadar Kalkolitik ve M.Ö. 3000-1200 yıllan arasında da Tunç Çağı dönemlerinin yaşandığı anlaşılmıştır. Hititliler, Sümerliler, Asurlular, Babiller, Medler, Persler ve Romalılar gibi birçok medeniyete şahitlik eden Samsat, Ortaçağ'da Araplar, Selçuklular, Moğollar ve Osmanlılar tarafından yönetilmiştir.

Mezopotamya tarihinde önemli bir yere sahip olan Samsat, asuriler ve diğer haklar için de önemli bir konumdadır. Samsat, M.Ö. 69’da Kommagene Krallığına başkentlik yapmıştır. Dünyanın sekizinci harikası Nemrut Dağının yer aldığı Kahta ilçesinin güneyinde yer alan Samsat'ta yapılan arkeolojik araştırma ve kazılarla saraylar, su kemerleri, kaleler, v.b. yapılar, kıymetli eşyalar bulunmuştur. Bu eserlerden bir kısmı Adıyaman müzesinde sergilenmektedir. Kürtlerin ilk krallıklarından olan Kommagene krallığının başkenti olur. Kommagene kralları Antichos sanıyla anılır. 150 yıllık süre içinde 4 kral tahta geçti. Ve Kommagene’nin merkezi olan Samsat’ta günümüzde insanlık tarihi ve uygarlığı için birçok bulguya rastlanmaktadır.

Yapılan araştırmalarda ve kazılarda bulunan tarihi eserler birçok halkın ve uygarlığın Samsat’ta yaşadığını ispatlamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti döneminde kendi tarihine yakışır biçimde onarılmayan ve geliştirilmeyen Samsat bir bucak haline getirilirken ancak 1960 yılında ilçe merkezi haline getirilir ve Adıyaman iline bağlanır.

Samsat halkı, Atatürk Barajı nedeniyle ilçenin bin yıllara varan tarihine rağmen sular altında kalmasından dolayı, 1988 tarihinde eski yerleşim yerinden tahliye edilmiş ve 3433 sayılı kanunla merkezi değiştirilerek bugünkü yerine taşınmıştır. Bölgede yaşayan halkların tarihi Atatürk Barajı ile yok olmaya bırakılmıştır. Örneğin Roma dönemine ait olduğu düşünülen Mithridates Sarayı olarak adlandırılan yapı ortaya çıkarılmasına rağmen tarihsel değerler alelacele sular altına gölülmüştür.

Hasankeyf: Dünyanın en eski uygarlıklarının yaşadıkları Mezopotamya şehirlerinden biri de Batman ve Hasankeyftir. Bir çok imparatorluğu bünyesi içine alan tarihi bir eser olan Hasankeyf; Batman-Midyat karayolu üzerinde yer aldığından önemli bir geçiş noktasıdır. Hasankeyf’e, bağlı bulunduğu 35 km uzaklıktaki Batman’dan ulaşmak mümkündür.Hasankeyf

Hasankeyf ismi nereden geliyor? Kadim Dicle Nehri yanı başında yükselen sarp kayalık üzerine kurulmuş olan Hasankeyf adı; kimi kaynaklara göre Arapça, kimi kaynaklara göre de Süryanice olan ve "sarp kaya", “kaya kale” anlamına gelen "Hısn Keyfa"dan gelir. Binyıllardır aynı isimle anılıyor, "Hısn Keyfa" ya da "Hasankeyf". Nerdeyse 12 bin yıldan bu yana bilinen bir yerleşim yeri. 9 bin yıldan bu yana Mezopotamya medeniyetlerinin vazgeçilmez kenti. Bizans’ın doğudaki kalesi, İslamiyet dönemi’nin paylaşılmaz başkenti. Ve Osmanlı’yla birlikte günden güne yitirilen bir Hasankeyf.”

Burada Hasankeyf’in nasıl bir tarihi içerdiğine geçmeden önce şunu hatırlatalım. Barajlar altında bırakılan yerlerin geçiş notları olduğu ve özellikle Dilce ve Fırat Nehrine yakın yerler olduğunu unutmamak gerekiyor.

1986 yılında Hasankeyf çevresinde kazılar yapılmaya kazılara başlandı. Bir kaç yıl devam eden kazılara bölgede devam eden savaş nedeniyle ara da verildi. Ilısu barajının suları altında kalması gündeme girince yeniden kazılara devam edilmiştir. Bu kazıların daha uzun süre devam etmesi ve bütün yönleri ile Hasankeyf’teki yeraltı medeniyetlerini ortaya çıkarması beklenmektedir.

Yapılan kazılarda bir çok arkeolojik bulgulara ulaşıldı. Bu bulgular, GAP ‘Bölge Kalkındırma Dairesi Teşkilatı’ tarafından inşa edilen Hasankeyf kazıevinde tutuluyor. Yeraltında henüz gün yüzüne çıkmamış eserlerden çok, 'apaçık görünen' tarihi eserlere bir bakalım:

Hasankeyf köprüsü: Köprünün üzerinde herhangi bir kitabe olmadığından kesin yapılış tarihi bilinemiyor. Büyük Saray: Kalenin kuzeyinde Ulu Camii'nin altında yer almaktadır. Büyük ölçüde yıkılmış ve göçükler altında kalmıştır.

Kaledeki Ulu Camii: Eser 1325 yılında Eyyubi Muciruddin Muhammed tarafından yapıldı. Tarihi kayıtlardan buranın bir kilise kalıntısı üzerinde inşa edildiği anlaşılıyor.

El –Rızk Camisi: Dicle Nehrinin doğusunda köprü ayağına yakın bir mevkide yer almaktadır. Portal girişindeki kitabeden eserin Eyyubi Sultanı Süleyman tarafından 811/409 tarihinde yaptırıldığı anlaşılmaktadır.
Sultan Süleyman Camii: Cami minaresi kaidesinin doğu cephesinde yer alan kitabeye göre eserin 809/1407 yılında Eyyubi Sultan Süleyman tarafından yapılmış.

Koç Camisi: Sultan Süleyman Camii güneyinde yer alır. Genel özelliklerinden ve alçı süslemelerinden Eyyubilere ait olduğu tahmin ediliyor.

Kızlar Camisi: Koç Camii’nin hemen doğusunda yer alır. Kitabesi olmadığından yapılış tarihi ve kimin tarafından yapıldığı bilinmiyor.
Kale Kapısı: Doğudan kaleye çıkan merdivenli yolun başlarında yer alır. Üzerindeki kitabeden 820/1416 Eyyubi Sultan Süleyman tarafından yaptırıldığı anlaşılıyor.

Küçük Saray: Kalenin Kuzey-Doğu ucunda bulunmaktadır. Kayalar aşağıdan itibaren saraya uygun bir şekilde yontulduğu için dev bir kule görünümünü arz etmektedir. Tarihi kaynaklardan 1328 yılında Eyyubi Muciruddin Muhammed tarafından yapıldığı anlaşılıyor.

Zeynel Bey Türbesi: Daha önce ifade edildiği gibi, Akkoyunlular 1462-1482 yıllarında Hasankeyf’e tam hakim olmuşlardır. Bu dönem içinde Hasankeyf'te bıraktıkları tek eser Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın oğlu Zeynel Bey Türbesi'dir.
Hasankeyf Kalesi: Kalenin iskan yeri olarak kullanılması, milattan önceki binlerce yıla dayandığı söylenebilir. Bu konuda kesin bir tarih tespit edecek hiçbir bilgi ve bulgu yok. Kale haline dönüştürülmesi M.S. 363 yılında olmuştur. Bu tarihte Bizanslılar; Sasanilere karşı Hasankeyf’e bir kale yapmış ve sınırlarını koruma altına almıştır.

Küçük Kale: Halk arasında küçük kale olarak bilinen ve kalenin doğusunda yer alan kaya kütleri bir zamanlar darphane olarak kullanılıyordu. Artukulular ve Eyyubiler döneminde burada paralar basılmıştır. Bu paraların örnekleri özellikle Mardin müzesinde mevcuttur.

Şehir: Kale dışında da geniş bir alanın iskan yeri olarak kullanıldığı bu günkü kalıntılardan anlaşılmaktadır. Kaleyi doğudan baştan başa çevreleyen büyük yarık (Şa'bülkebir) Hasankeyf’ in en yoğun iskan yerlerinden olduğu hem tarihi kayıtlardan; hem de bol sayıdaki mağaralardan anlaşılıyor.

Evet bir Ilısu barajı ile bölge kalkındırılacak denilerek kandırılmaya çalışılıyor. Çünkü bir barajın getirecekleri ile götürecekleri arasındaki farkı görmemezlikten gelemeyiz. Bir tarih Hasankeyf’te boğulmak istenirken, Kürtlerin köklerine duyduğu sadakat ve vicdan, ılısu barajının sessiz bir şahidi olmanın ötesine geçerek Hasankeyf ve Dicle’nin yaşaması için karşıt eylemliliklere zorluyor. Ve kaldık ki Kürtler bu konuda tavrını net ortaya koydu. Dünyanın her yanında barajların getirdiği zararların sayısız örnekleri vardır. Barajlar dahi iyi bir yaşam ve iş imkanı vaad ederken geride bıraktıkları tahribat ve çoraklaşma, göç ve ölüm olmaktadır. Ilısu ile nelerin olacağı açık ortada. Bir tarih gömülürken insanlarımızın dengesi ve düzeni de bozulmaya çalışılmakta.

Doğanın ve doğa içinde gizli uygarlıkların korunması insanın sağlıklı bir geleceğe sahip olması anlamına da geliyor. Gerek verdiğimiz iki örnekte Samsat ve Hasankeyf’te gerek GAP projesi doğrultusunda yapılacak olan barajlar vb yatırımlarla bölgenin tahribat gördüğü açıktır. Doğanın dengesini bozmadan gelişimin sağlanması en sağlıklı olanıdır. Öncelikle bölge halkının istemlerine bir bakmak ve saygı göstermek gerekmektedir.

SONUÇ OLARAK;

Geçtiğimiz günlerde Erdoğan’ın GAP projesinin hayata geçirilmemesini bölge halkına bağlayan konuşması AKP’nin bölge halkını nereye koyduğunu da gösteriyor. Bölgedeki Kamu İktisadi Teşekkülleri’ni (KİT) tek tek kapatan, özelleştiren ve dış güçlere satan AKP hükümeti GAP’ın bitmemesini Kürt halkına bağlayarak işin içinden sıvaşmaya çalışıyor. “Kürtler sanayinin, tarımın” gelişimini istemiyormuş. Milyarlarca dolar değerindeki halkın varlığını, iş sahalarını, tarım ve hayvancılık alanındaki işletmeleri ve buna bağlı olarak, tarım ve hayvancığı bitirenin kendileri olduğunu yüzü kızarmadan saklayabiliyor.

“Buraya yaptığımız yatırımlar Türkiye'nin geleceğine yapılmış yatırımlardır. Bunlar tüm Türkiye'yi etkileyecektir. Bu yüzyılın en büyük projelerinden birisidir. Sosyal restorasyon projesi kardeşlik projesidir” diyen Erdoğan yüz binlerce milyon doları savaşa yatırdığını unutturmak istiyor. Üstelik GAP’a “kardeşlik projesi” diyerek kardeşlikten ne anladığını, anladıklarını anlatıyor. Bir sınır ötesi operasyonun bile maliyetinin yüz binlerce milyon dolar olduğunu söylemiyor. 10-12 miyar dolarlık yatırımlarla her şeyi çözeceğini, “Bölge halkını kalkındıracağını, sulama projesi ve baraj göletlerini tamamlayarak, huzur ve refah toplumu yaratacağını iddia etmektedir.

Erdoğan yaptığı konuşmasının ilerleyen dizelerinde ise: “GAP Projesi kapsamında 2008 itibari ile 272 bin 972 hektar alan sulamaya açıldı. 99 518 hektarlık alanda işe inşaat devam ediyor. Sulama projelerinin sadece yüzde 15'i işletme halinde yüzde 5 inşaat halinde yüzde 80'i biz tamamlayacağız. Bölgenin sorunlarının çözümünde en etkili araç olan GAP Projesine özel bir önem veriyoruz.
Hükümet olarak bölgenin sorunlarını ve çözümünde en etkili araç olan GAP Projesini takibe aldık. Eylem planındaki 4 gelişme ekseni altında 73 ana eylem bulunuyor” diye devam eden konuşmasında ise sanırsam Kürtlere yönelik ne kadar çok eylem planladığını ve ne çok operasyon düzenleyeceğini dile getirip şaşırtıcı vaatler veriyormuş. Kürt halkının öncelikli olarak vaatlere ihtiyacı artık kalmamıştır. Yani pratik adımlara kesin ihtiyaç duymakta. Dolayısıyla öncelikle operasyonların durdurulması ve barışçıl bir ortamın sağlanması gerekmektedir.

Her gün cenaze kaldıran bir halka; “biz size baraj yapacaktık, sulak topraklarınız verimli topraklarınız olacaktı ama siz istemediniz… Biz yapacaktık veya yapacağız” gibi vaatlerin bir toz kadar değeri yoktur. Çünkü öncelikle insanlarımızın her gün yanan yüreklerinin huzur bulması gerekiyor. Ekonomik olarak gelişmesi gereken bir bölgenin olduğu bir gerçek ama bu temeli olmayan, veya temeli başka hedeflere hizmet eden yalan vaatlerle olmaz. Kürt halkı artık GAP ve GAP’tan gelecek olan kalkınmaya da inancını yitirmiştir.

Yukarıda 30 yıllık fiili çatışmadan söz etmiştim. Ama aralıklı olarak da değerlendirirsek ortada neredeyse 90 yıldır süren onbinlerce insanın hayatını kaybettiği, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel boyutları olan bir sorun varken, bunu görmemezlikten gelmek, “ekonomik geri kalmışlık” laf salatasıyla öncelikle Türkiye mesafe alamaz.

Hatta savaşı tırmandırarak Kuzey Kürdistan bölgesine hepten yoksulluğu ve sefaleti laik gören bu sistem GAP projesinin hayata geçirilmemesini Kürtlerin kendi kimlik arayışı, özgürlük savaşına bağladı. Hatta bölgeyi yoksul, işsizliği dibe vurarak ve çaresizliği asıl çıkış yolu olarak göstererek bölge halkını kendi siyasal amaçları için kullanan ve bir bütün Türkiye’yi temsil ettiğini söyleyen bu kesim Kürt ve Türk halkına büyük bir haksızlık yapmakta ve kandırmaktadır.

GAP olmalı mı olmamalı mı?
 
Tabii ki GAP gibi bir projenin olması herkes için faydalı. Hele ki onca savaşta yıpranmış Kürtler için böyle bir kalkınma projesi bulunmazdır. Bölge’ye ekonomik yatırım yapılmalı ve iş sahaları açılmalı. GAP Kürtlerin tarihi yok edilmeden, doğaya tahribat verilmeden bitirilmeli ve üreticilerin yani halkın hizmetine sunulmalıdır. TEKEL, Sümerbank, ET Kombineleri yeniden açılmalıdır. Tarım Kredi Kooperatifleri yeni işlerliğe kavuşturularak açılmalıdır.

Yalnız bunu yapmak için bölge halkını, demokratik kitle örgütleriyle, halkın temsilcileriyle birlikte hareket edilerek ve Kürt sorunun demokratik çözümüne bağlanarak mesafe alınabilir. Kürt sorununu demokrasi sorunu olarak görmekle işe başlanmalıdır. Diyalog yolu açmakla adım atılabilir.
Kürt sorununu yok sayarak, Kürt halkının dil, kültür, kimlik, sosyal, siyasal ekolojik ve tarihi eserleri gasp etmeyi sürdürerek, Kürtleri ihya etme hesapları hiç inandırıcı değil.

Kürtlerin istemlerini görmemezlikten gelerek, yerel yönetimleri, halkın temsilcilerini ve halkın barışa ve demokratik çözüme ilişkin onurlu bir çözüm için adım atılmadığı sürece, Bölge sorunlarını çözmek mümkün değil. Hele kalkındırmaya çalışmak hiç mümkün görünmüyor. GAP gibi bir proje için de; Kürtlerin ne istediğine, neyi kaybetmek istemediğine bakmak ve hareket etmek en doğru yatırım olacaktır.

Kaynaklar: DPA, ajanslar ve çeşitli internet siteleri.


Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
 
İlgili Yazılar