
Türkiye, kendisi eksenli olmayan dış politika çırpınışlarının bir örneğini daha Kafkasya'da yaşıyor. Makedonya'da bağımsızlığı ilk tanıyan ülkelerden biri olup, Gürcistan'ın toprak bütünlüğü konusunda bu denli duyarlılık sergilemenin sadece 'Türkiye'nin çıkarları' ile izah edilmesinin çok mümkün olamayacağını düşünüyorum. Bir ülkenin dış politikasının bu kadar çelişkilerle dolu olması, ancak girdiği anlamsız ve boyunu aşan angajmanlarla izah edilebilir.
Her salataya maydanoz olmayı aktif dış politika sanarak burnumuzu soktuğumuz arı kovanları beklenen tepkileri vermeye başladılar. Kafkasya'da enerji yolları stratejisinin masumluğu ile tanımlanamayacak kimi ilişkiler, deyim yerinde ise 'ayranı yok içmeye...' dedirtecek bir nitelik arz ediyor. Azerbaycan'da darbe yapmaya hevesleniyor, Ortadoğu'da arabuluculuklara soyunuyor, boş vakitlerimizde de Avrupa Birliği'ne girmeye çalışıyoruz. Bunun adına da çok yönlü dış politika diyoruz. Elbette içe kapalı, özgüvenden yoksun bir dış politikaya mahkum olmamalıyız, ama bu pozisyona karşı olmak maceracı, maymun iştahlı arayışların haklılığı anlamına da gelmez. Bölgesel ya da küresel kimi rollere soyunmanın tutarlı ilk adımı önce evinizin içini dizayn etmekten geçer. Nasıl tüccar ya da belediyeci refleksleri ile ulusal ölçekte politika üretilemezse, demagoji ve polemiğe dayalı siyasal alışkanlıklarla diplomasi ve dış politika yönetilemez.
Bu durumun kaçınılmaz sonucu, tilkilerin kuyrukları birbirine değdiğinde ortaya çıkar. Müttefiklerinize verdiğiniz sözleri yerine getirememenin mahcubiyeti de, farklı kırılmalara dönüşme potansiyelini bünyesinde barındırır. Önünüzde, Kürt sorununun dayanılmaz ağırlığı kendini bu kadar sıcak hissettirirken, aynı konuda hem İran hem de ABD ile ittifak içinde olmak kısa dönemde bir başarı gibi gözükse de, bir süre sonra daha keskin hesaplaşmalara dönüşerek çok ağır bedeller ödetebilir.
Daha açık tanımlamalarla yeni bir yol haritasının çıkartılmasının zorunlu olduğu bir süreçten geçiyoruz. Türkiye'de Kürt sorunu ile ilgili kabaca üç eğilimin olduğunu söyleyebiliriz. Birinci eğilim daha liberal sol bir temenni niteliğindeki 'Türkiye demokratikleşirse Kürt sorunu da çözülmüş olur' yaklaşımıdır. Kimi aydınların da muhtemelen kolay bir çıkış yolu olarak görerek itibar ettikleri bu yaklaşımı, zaman zaman merkez sağ siyasetler gibi bugünün iktidar partisi de sahiplenmiş ama gereğini ortaya koyamamıştır. Burada, zaman içerisinde değişen durumun dikkate alınmadığı kaygısını uyandıran bir analiz hatasının yapıldığını düşünüyorum. Elbette Kürt sorunu başlangıç itibarı ile özgürlükler eksenli açılımlar yapamamanın bir sonucu olarak doğmuştur denebilir. Ancak geçen zamanı geri getirmek ve en başa geri dönmek artık mümkün değildir. Bugün itibarı ile Kürt sorunu sadece bir sonuç olmaktan çıkmış bilakis demokratikleşememenin bir gerekçesi ya da mazereti olarak tanımlanmaya başlanmıştır. Bu durumda daha gerçekçi olan Kürt sorununun ve silahlı çatışmaların çözümü üzerinden yeni bir açılıma yönelmektir. Bu ikinci yaklaşım biçimini daha somut tarif etmeliyiz. Kürt sorunu barışçı yollarla çözülmedikçe ne laiklikle ilgili şikayetlerimizin bir anlamı olabilir ne de Avrupa Birliği eksenli reform çabalarının. Ne emeği savunmak, ne demokratikleşmeyi ve hatta ne de anti emperyalist değerleri savunmak bir anlam ifade etmeyecektir aksi taktirde. Bir Avrupa ülkesinde tersi daha kolay ve anlamlı olabilir, ama Ortadoğu'da halkların siyaset yapma yöntemi olarak silahlı mücadeleyi bir gerçeklik haline getirmeleri, onların tercihlerinden önce rejimlerin dayatmalarının sonucudur. Şiddet karşıtı romantik eğilimlerin bu konuda bir değerlendirme yaparken daha insaflı ve gerçekçi davranmaları gerekir. Bu söylediğimi şiddeti kutsamak biçiminde ele almak olayı anlamak istememenin bir yansımasıdır. Lübnan ya da Filistin'de grupların silahı bırakmaları için çaba sarf eden büyük güçler bu gerçeği bilir ve ona göre tavır geliştirirler. Olaylara bölgede bulunan ulus-devletlerin penceresinden bakanlar bu gerçeği göz ardı etmenin hayalkırıklığını yaşamaya mahkumdur. Bölge dışı güçler elbette kendi çıkarları için de olsa üçüncü bir taraf olarak, devletleri de örgütleri de gayet doğru anlama çabası içine girmek zorunda hissederler kendilerini.
Kürt sorununa yönelik üçüncü bir yaklaşım daha var ki, zaman zaman milliyetçi muhafazakarların da itibar ettiği bu anlayışı tartışmayı ahlaki ve insani bulmuyorum. Kürt sorunu çözülür ve 'bölücülük' birinci tehdit olmaktan çıkarsa egemen güvenlik bürokrasisi 'irtica' ile mücadele adı altında bize yönelir söyleminde, Red Kit çizgi filmindeki boyu uzun olduğu için cezalandırıldığını sanan Avarel'in zeki(!) yorum kabiliyetini hissediyorum. Bu denklemi tersinden kuran kimi sol anlayışlarda da aynı kurnazlığı gördüğümü izaha ihtiyaç yok sanıyorum.
Alternatif bir siyaset ekseninde buluşmanın turnusol kağıdı bu sebeple Kürt sorunu konusundaki yaklaşım olmak zorundadır. Bu masa başı bir tercih değil, hayatın gerçekliğidir. Bir siyaset tarzının iyi ya da kötü, başarılı ya da başarısız olması üzerinde tartışmadan önce gerçekliği, hayata değişi ve can yakıcılığı üzerinde bir mutabakata varmak gerekir. Buna inanmak istemeyen ya da kabullenmeyi göze alamayanların Türkiye'nin zorlu gündemleri arasından yeni bir siyasal irade ortaya koyması mümkün olmayacaktır. Bu yaklaşım elbette Kürt sorunundan başka bir şey bilmeyen, görmeyen bir davranış geliştirmeyi gerektirmez. Bilakis Kürt sorununu toplumun diğer kesimlere anlatabilmenin yolu onların öncelikli sorunlarını doğru tanımlayabilmekten geçer.
31 Ağustos tarihinde gerçekleştirilecek barış buluşmaları bu mesajın toplumsal karşılığını görmek için önemli bir fırsattır. Bu mitinglerden birisi de Adana'da gerçekleştirilecek. Muhtemelen bu mitingin hazırlık çalışmalarına katılan kimi isimler bu yazının kaleme alındığı saatlerde gözaltına alınmışlardı. Türkiye'de BARIŞ için çabalamanın zorluğu kadar değerli ve anlamlı oluşu da, hepimiz için özverili davranmayı ve bedel ödemeyi kaçınılmaz kılıyor.