AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceForumspaceBilgilerspaceYazılımspaceLinklerspaceResimlerspaceSitemapspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yazılar / Makale

Türkiye'nin jeopolitik önemi eskidi


Baki Gül / Yeni Özgür Politika

Türkiye'nin jeopolitik önemi eskidi - Baki Gül / Yeni Özgür Politika Soğuk savaş döneminde Türkiye Cumhuriyeti; hep kendi jeopolitik önemi üzerine politika üretirdi. Sovyetlere karşı NATO blokunda yer alıp, Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan bir coğrafyada yer almasının önemini sıralayıp duruyordu. Sovyetler çözülünce, Kafkaslar’daki ve Balkanlar’daki temel politikaların artıklarına oynayan Türkiye önce Türki Cumhuriyetlere Ağabeylik ve “Müslüman azınlıklar” tezini işlemeye başladı. Ancak Türki Cumhuriyetlerde sürekli Azerbaycan, Türkmenistan vb. devletlerin içişlerine Ergenekon uzantıları ile karışmak istedi. Ama bu devletler “Kardeşlik başka, politika başka” dediler. Kendi iç işlerine Türkiye’yi bulaştırmak istemediler.

Türkiye “soğuk savaş” döneminin durumuna göre kendini önemli görmenin diyetini istediği gibi alamayınca bu kez; “11 Eylül 2001’den sonra gündemleşen Uygarlık çatışma, dinler arası köprü vb.” söylemler ile küresel cepheleşmede yerini pragmatik siyasi duruşu ile gidermeye çalışıyor. Kafkasya’da Gürcistan, Azerbaycan vb. ülkeler ile enerji koridoru rolünü; Ortadoğu’da statükocu devletlerden İran, Irak, Suriye vb. ile işbirliği geliştirirken Batı’ya karşı da “ılımlı İslam/modernizme açık İslam devleti” gibi görünümlerle kendisine rol bulmaya çalışıyor.

Son zamanlarda Türkiye’nin diplomasisine bakıldığında bu rolün bütününü daha iyi anlayabiliriz. Sadece iki hafta içerisinde Türk diplomasisinde şunlar yaşandı. Türk Dışişleri Bakanı Ali Babacan, İran’a gitti. Ardından Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad önce İran’a ardından Türkiye’ye gitti. Esad’ın ardından İran İslam Cumhuriyeti Başkanı Ahmedinejad Türkiye’ye geldi. Tabii Irak ve Kürdistan Federe Devleti yetkililerinin açık-kapalı İran ve Türkiye ziyaretleri de bu süreçte gerçekleşti. Türkiye diplomasisi bununla sınırlı kalmadı ve Türk Başbakanı Recep Tayyip geçen hafta savaşan Rusya ve Gürcistan’ı ziyaret etti. Son olarak Türk Dışişleri Bakanı NATO toplantısı için Brüksel’e gidiyor. Bütün bu görüşmelere bakıldığında Türkiye’nin çok hareketli olan dış politikasında neler elde ettiği ve neyi hedeflediği ise tam olarak belirsiz.

Örneğin İran ile PKK/Kürt karşıtlığı politikalarda işbirliği yanında enerji anlaşması gerçekleştirecekti. Ancak ABD-İsrail istemediği için Türkiye bu anlaşmayı gerçekleştirmedi. İtibarını korumak için acayip açıklamalar ile gerçekleri kendi kamuoyundan gizledi. Başbakan Erdoğan’ın Gürcistan ve Rusya ziyareti de oldukça karmaşıktı. Savaşın ilk günlerinde Türk medyası ve diplomasi kaynakları Türkiye’nin Gürcistan ordusunu eğittiği, askeri araç ve silah hibe ettiği haberleri vererek “Rusya’ya kafa tutan Gürcistan”ı destekliyordu. Rusya savaşta inisiyatifi ele alıp Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü tartışmaya açıp, Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol hattında problemler çıkınca bu kez çark edip Türkiye ile Rusya’nın arasının ne kadar iyi olduğu konusunda dem vurmaya başladı. Türk diplomasisindeki sorunlar bununla da bitmiyor; ABD ve İsrail’in Türkiye’nin bölgede izlediği politikalardaki yol hattında herkesle kendine göre flört etmesine pek de kayıtsız değiller. Uluslararası medya, özellikle ABD medyası Ankara’nın Tahran ile ekonomi anlaşmaları imzalamaması karşılığında, Washington’un da İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın ziyaretine göz yumduğunu yazıyor. Yani Türkiye’nin eskisi gibi kendi jeopolitik konumu üzerinden politika yürütemeyeceği gerçeği ile karşı karşıya olduğu ortaya çıkıyor.

Bölgesel kriz ve çatışmaların yoğunlaştığı bir süreçte Türkiye’nin jeopolitik önemi giderek azalıyor ve tartışmalı hale dönüşüyor. Buna karşılık Kürdistan’ın jeopolitik önemi ise giderek artıyor. Belki Kürdistan’ın birleşik-bağımsız bir devlete dönüşmediği düşünülebilir. Ancak Kürt siyasi dinamiklerin bölge ülkelerde kendilerini dışa vurmaları bölge siyasetinde Kürtlerin hesap edilecek temel aktörlerden biri olduğunu açıkça gösteriyor. Şöyle ki; Türkiye; kendisini bölgede enerji koridoru olma özelliğinde görüyor. Hazar petrolleri, Rusya ve İran doğal gazı konusunda kendisini geçiş yeri olarak tanımlıyor. Kerkük petrollerinde ise kendisine pay çıkarma uğraşında. Oysa Türkiye’nin kendi toprağı olarak tanımladığı Kürdistan bölgesindeki HPG gerillalarının eylemleri bu toprakların inisiyatifinin Türkiye’de olmadığını gösteriyor. Gittikçe artan gerilla eylemleri ve toplumun HPG ve PKK’ye verdiği desteğin artık ete kemiğe bürünmesi Kürdistan’daki politikaların iradi gücünün yeni iradesini gösteriyor. Yani ne Hazar petrollerinin, ne Rusya doğalgazının ne de Güney Kürdistan petrollerinin ve siyasal önemi PKK-Kürtler dinamiği es geçilerek başkasının kozu haline dönüşmeyecek.

Türkiye’nin başkalarının topraklarını ve siyasal potansiyelini kendi nüfuzuna geçirme dönemi artık sona ermiştir. PKK, PJAK, PÇDK, PYD ve bunların toplamı olan siyasal dinamik ile diğer Kürdistani güçler; artık özgün bir şekilde “Kürt çıkarları ve Kürt stratejileri” söylemlerini pratik politika haline dönüştürmüş durumdadır. Kerkük meselesinde ortaklaşan Kürt politikası hesaba konulmak durumundadır. Aynen Bakü Ceyhan Petrol hattının Kürdistan toprakları üzerinden geçerken HPG’nin ortaya çıkarak uyarıda bulunması gibi! Ve İran ve Suriye’nin kapalı toplumdan açık topluma gidişatta Kürtlerin yine değişim dinamiği olabileceği potansiyeli taşıdıkları gibi…


Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
 
İlgili Yazılar


İlgili haberler