Islak Şiirler Zamanıydı
Ozan Eren
"Beklenen süre elde edilen zamandan daha uzunsa terk edilir gelecek. Ölümlü sevgilerin hüsranlı sözüdür bu.", der yazar. Belki de ölümlü sevgilerin değil, yaralı bir kuş misali yaşayan, dizilerle kitaplar arasında kalmış bir neslin hüsranlı sözleridir bunlar.
Birkaç hafta kadar önce, yazdığım bir şiir üzerine yorumlarını almak üzere bir şairin yanına gittim. Astor Piazzola'nın Oblivion şarkısını ilk dinlediğimde, şarkının üzerimde bıraktığı etkiler üzerine yazmıştım şiirimi. 28 Mart 2005'te Piazzola'nın eşsiz müziğinin üzerimde yarattığı duygusallık ve yeni sevgilimin hayattan umudunu kaybetmiş bir adama verdiği umutla yazdığım şiir şöyleydi:
Oblivion - Pilazzolla'yı Dinlerken
Tanrı yücelik demekse
Onu göklerde aramamalı.
Esas ulaşılmaz yüreklerde.
Kana duyulan ihtiyaç gibi
Acele bir omuz bulmalı,
Ağlamalı saatlerce;
Ama bu şarkıya yetecek hüzün
Benden çok uzak bugünlerde.
Şiiri okuduktan sonra, yorumlarını heyecanla beklediğim şair, düşüncelerini dile getirmeye başladı. "Kan" sözcüğünün böyle bir şiir içinde olmaması gerektiğini vurguladı. Bence esas yanlış olan yaptığım benzetmeydi. Sayısal hayallerimizin reklamlarla seviştiği, insanların borç verir gibi selam verdiği, Fikret Kızılok'un şarkısında satılmayan düşlerin* artık köşe başlarında satılığa çıktığı bir dünyada insan kana duyulan ihtiyaç gibi nasıl ihtiyaç duyardı bir omuza. Evler yakınlaştıkça kapılar uzaklaşmamış mıydı? E öyleyse biz kendi kendimize yeterdik fazla fazla.
Yarım oktavlık sesiyle meşhur olan, kendini entelektüel zannedip barlarda entel konuşmalarda bulunan, okumadığı ama duyduğu kitaplar hakkında yorum yaparak evliyalığa soyunan kişilerin mutlu havasını soluyup da karamsar olmak doğru mu, hiç yakışıyor mu bana? Bir şarkıyı dinledikten sonra dakikalarca ağlayabiliyorsam, olmadığını düşündüğüm tanrıyı şarkının içinde arıyorsam, satırlarıma yanlış kelime yazmaktan ve hayat hakkında sığ yorumlar yapmaktan korkuyorsam, demek ki benim dinlediğim müziklerde bir sorun var. En iyisi kaliteli şarkılara yönelmek. Yarım oktavdan fazla bir sesim var. Çoğunluğa nasılulaşılacağını biliyorum. İnsanların sevgisini kazanmak için onlara bildiklerini anlatmanın gerekli olduğunun, düşüncelerini okşamanın onların hoşgörüsünü kazanmamı sağlayacağının da farkındayım. Eh be yahu her şeyi biliyorum da niye uygulamıyorum?
Mutluluğun formülünü bulduğuma inanıp evde, "Meşhur olacağım ben. Bekleyin beni kalabalık sokaklar" diye alıştırma yapmaya karar verdim. Düşüncelerimi yalnızlık ve umutsuzluk şiirlerinden arındırmak ilk işim olmalıydı. Ama o kutu
O her şeyi bozdu işte. Dönemimin tutunamayanları arasında yer alan ben, eskileri biriktirdiğim, içi eski sevgililerimin ve nice güzel arkadaşlarımın, dostlarımın hatıralarıyla dolu olan kutumun kapağını araladım. Benden geriye kalacak en büyük mirastı bu kutu. Saman kâğıtlarına yazılan içli yazılar, ders arası tekerlemeleri, babamın ders çalışmam için bana imzalattırdığı mizahî anlaşmalar, unutamadığım konserlerin biletleri ve daha niceleri. Bu kutudaydı hepsi. Kutuyu açınca lisede çok sevdiğim bir arkadaşımın yazılarına takılmamla başladı her şey. İnanılmaz güzel denemeler yazardı bu arkadaşım. "Mutluluk zannettiğimiz her şey mutluluk değil aslında. Kötü halden az kötü hale geçiş sadece./Mutlu olmakta temel prensip, olduğuna varmak değil, vardığına olmaktır./ Kuklacıyı sen, içinde duygularını tuğla yapıp yarattın ve onu çevrende aradın. İçine bakmak aklına gelmedi..." Ne zaman bir şiir yazsam 10/11 Fen D'ye gider ve şiirimi ona okumak için can atardım. Memleket ve insan sevgisi, kalabalıkta kaybolan bir adamın, bir şairin gözlerinde buğulanır ya hani
Onca kitap, onca film, onca ıslak şiir, onca şarkı; ama paylaşacak yürek derdi
İkimiz de hissederdik bunun acısını ve o da ne zaman bir deneme yazsa sınıfıma, 10/11 Fen E'ye, gelir ve yazısını sıramın üstüne bırakırdı. O da severdi Yeni Türkü'yü benim gibi. Bilirdi bu güzel müzik grubunun şarkılarının adı gibi yeni olduğunu. Kâh "Başka türlü bir şey benim istediğim/Ne ağaca benzer, ne de buluta" derken, kâh "Ne geçmiş tükendi/ Ne yarınlar/ Hayat yeniler bizleri" derken.
Yazılar bitmiyor tabi. Kutu küçük, ama kutunun içi derin. Aynı okulda olmama rağmen zaman zaman mektuplaşmayı ve susup kâğıtlarla konuşmayı sessiz bir sözleşmeyle kabul ettiğim bir arkadaşımın ilk elden mektubunu okudum diğer arkadaşımın denemelerini bitirdikten sonra. "Ölümden değil, ömrümün boşa geçmesinden korkuyorum. Beni yalnızca insanlıklarını, yüreklerindeki güzelliklerini kaybetmiş insanların neden olduğu ölümler üzüyor. Hayatlarını düşünceleri uğruna harcamış olanların, insanlık için çabalamış olan yoldaşların emeklerinin kullanılması üzüyor beni
" yazan mektubu okuyunca, hayatı basit yaşamak ve vurdumduymaz olmak adına aldığım kararlar büsbütün gitti aklımdan.
Bugün niye böyle oldu, anlayamadım. İçince kadehlerde gördüm yiten parçalarımı, saf çocukluk yıllarımın arkadaşlıklarını. Sarhoşluktan olmalı. Herhalde sarhoşluktandır umutsuz günlerde, güzel insanlarla güzel anlarımı hatırlamam gecenin bu vaktinde. Ama ben bugün hiç içmedim ki.
Sanırım bir şeylerin farkına daha iyi vardım bu sabah. O günlerde de yüreğimi yozlaştıran çok insan vardı, bugün de var; ama o zamanlarda ıslak şiirlerimi kurutmadan okuduğum kişilerin eksikliğini duyuyorum bugün. Lâkin elden bir şey gelmiyor o günleri bir şiirle yâd etmekten başka.
Islak Şiirler Zamanı
Islak şiirler zamanıydı.
Geceden kalma sabahlar,
İlk elden mektuplar sevgiliye.
Bizim olan bir hayat,
Dizilerde sunulan yerine.
Islak şiirler zamanıydı.
Yazla kış arasında ilkbahar;
Turuncu renk, sarı yeşile değince.
Her yağmur sonrası gökkuşağı;
İçinde her tenden insan,
Ara renkleri yitirmeden önce.
Zamanıydı ıslak şiirlerin,
Yalnızlık çalmayan zillerin.
Bugün, kurudu akrep,
Kurudu yelkovan.
Ağlayan ağaçlar misali
Tapu senetleri elimizde kalan.
Ve yakınlaştıkça evler
Kapılardır uzağa atılan.
Koza dergisi / Bilkent Basın Yayın Kulübü
Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
|
|
|