AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceForumspaceBilgilerspaceYazılımspaceLinklerspaceResimlerspaceSitemapspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yazılar / Makale

Başbuğ, Büyükanıt'ın yolunda gidecek


İlhan Erdem / Gündem Online

Başbuğ, Büyükanıt'ın yolunda gidecek - İlhan Erdem / Gündem Online Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt'ın 30 Ağustos'ta görevi devretmesiyle birlikte TSK'de İlker Başbuğ dönemi başlıyor. Gözlerin çevrildiği Başbuğ'la ilgili olarak kamuoyunun merak ettiği konuların başında izleyeceği çizgi geliyor. Kürt sorununda şahin bir politika izleyen ancak, gerçekleştirdiği sınırötesi hava ve kara harekâtlarının fiyaskoyla sonuçlanması nedeniyle planlarını hayata geçiremeyen Büyükanıt, AKP'ye karşı ise tam bir 'güvercin'di. Başbuğ da Kürt sorunu ve laiklik konularında en az Büyükanıt kadar şahin bir isim. Başbuğ'u Büyükanıt'tan ayıran en önemli özelliği 'diplomat bir asker' profili çiziyor olması. Bunda ise yurtdışında aldığı eğitim ve görevinin etkisi önem kazanıyor. Kara Harp Akademisi'nde yüzbaşı rütbesiyle öğretim üyeliği yapan Başbuğ, binbaşılığa terfi edince İngiltere Kraliyet Harp Akademisi Kurmay Koleji'ne seçildi. Ardından da NATO Savunma Koleji'ni bitirdi. Belçika/Brüksel'de NATO Uluslararası Askeri Karargâhı'nda Cari İstihbarat Plan Subaylığı yapan Başbuğ, general olduktan sonra Belçika/Mons'ta Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargâhı'nda (SHAPE) Lojistik ve Enformasyon Daire Başkanlığı görevini yürüttü. Son olarak yine Mons'ta Milli Askeri Temsil Heyeti (NMR) Başkanlığı görevinde bulundu.

Lice ve Kulp katliamı


Başbuğ, savaşın en şiddetli dönemini yaşadığı 1990'larda Bölge'de görev yaptı. 1995'te Güney Kürdistan'a düzenlenen Çelik-1 Operasyonu'nun planlayıcısı olan Başbuğ, Korgeneral Hasan Kundakçı ile birlikte 1993'te Lice katliamının gerçekleştirildiği operasyonu yönetti. Aynı operasyon sırasında Tuğgeneral Bahtiyar Aydın da kuşkulu bir biçimde Kanas'la vurularak öldürülmüştü. Başbuğ'un Tümgeneral rütbesiyle Jandarma Asayiş Komutan Yardımcılığı görevini yürüttüğü 1993-1995 yılları arasında Bölge'de gerçekleştirilen askeri operasyonların yanısıra sivillere karşı da kontr-gerilla saldırıları tırmandı. Kulp katliamı da aynı dönem yaşanmıştı. Kulp'a bağlı Alaca köyü Kepır mezrasında 11 Ekim 1993'te 11 köylü Bolu Komanda Tugayı'na bağlı askerlerce kaçırılmış ve bir daha kendilerinden haber alınamamıştı. Yıllar sonra köylülere ait toplu mezar ortaya çıktı. Kapatılan Özgür Gündem Gazetesi'nin haberi üzerine konu 2005'te İstanbul Milletvekili Emin Şirin tarafından yazılı bir soru önergesiyle Meclis gündemine taşınmıştı. Milli Savunma Bakanlığı adına soru önergesini yanıtlayan ise Genelkurmay 2'inci Başkanı sıfatıyla Org. İlker Başbuğ'du. Başbuğ, 11 köylünün öldürülmesi olayının 'AİHM'den tazminat almaya yönelik profesyonelce bir organizasyon olduğu'nu iddia ederken, 'Soruşturmaya konu iddialarla, TSK'nın güzide birlik ve komutanları ile soruşturmayı yürüten savcının suçlandığı ve hedef haline getirildiği görülmektedir' ifadelerini kullanmıştı.

TMK'yi hükümete çıkarttırdı

Bölge'de yürüttüğü operasyonlarla ardında aydınlatılmayı bekleyen bir dönem bırakarak Genelkurmay Başkanlığı'na terfi eden Başbuğ'u kamuoyu, Genelkurmay 2'inci Başkanlığı'nı yaptığı 2003-2005 yılları arasında basına verdiği 'brifing'lerle tanıdı. Avrupa Birliği'nin 'Askerler siyasete müdahil oluyor' eleştirisine karşın Başbuğ, iç siyasetten dış politikaya kadar hemen her alanda askerin görüşünü dikte etmekten geri kalmadı. Bunun da ötesine geçerek, hükümetten özellikle 'terörle mücadele' adı altında bir dizi talepte bulundu. Terörle Mücadele Yasası, Başbuğ'un isteği üzerine yasalaştı. Başbuğ 'terörle mücadele için özel birim kurulmasını' da istemişti. AKP hükümeti ise, 'özel birim' yerine Terörle Mücadele Yüksek Kurulu'nu devreye koydu. 'Brifing'lerde sık sık PKK'ye karşı 'topyekžn mücadele' çağrısı yapan Başbuğ, bunun araçları olarak da örgütsel propaganda içerdiği ileri sürülen yayınların yasaklanmasından örgüt yanlısı olduğunu ileri sürdüğü insan hakları örgütleri, sivil toplum kuruluşları ve aydınlara karşı mücadele edilmesine, televizyon-radyo yayınlarının engellenmesinden sarı-kırmızı-yeşil renklerin ve rozetlerin yasak kapsamına alınmasına kadar bir dizi talepte bulundu. Hükümet de harekete geçerek, Terörle Mücadele Yasası'nı etkin bir şekilde işletmeye başladı ve peş peşe gazeteler kapatıldı, sansürlendi, örgütsel propaganda iddiasıyla dava furyaları başladı.

Üniter devletin ortası yoktur!

Başbuğ'un 'brifing'lerde kamuoyunu duyarlı olmaya ve karşı koymaya çağırdığı bir başka nokta da Kürtlerin anayasal vatandaşlık talepleri oldu. Başbuğ 2005'teki bir basın bilgilendirme toplantısında Kürtlerin bu talebine şu gerekçelerle karşı çıkıyordu: 'Örgüt paralelinde hareket eden kişi ve kurumların son zamanlardaki söylemlerine bakıldığında, kendi kimliklerinin Anayasal güvenceye alınmasının ve kendilerinin iki kurucu ulustan biri olarak Anayasa'da yer almasının çoğu kez açıkça ifade edildiği görülmektedir. Bu husus, kendilerinin kültürel hakları yeterli görmediklerinin ve konunun kültürel alandan siyasal alana taştığının göstergesidir. 1984 yılından bugüne kadar yaşanan terör olayları Türk toplumunda herhangi bir kutuplaşma ve ayrışmaya neden olmamıştır. Ancak kültürel alandaki haklar siyasal alana doğru götürülürse bu konu bir kutuplaşma ve ayrışmaya neden olabilir. Bu durum ise ülke güvenliğiyle yakından ilişkilidir. Diğer bir deyişle bu yaklaşımın temelinde üniter devlet yapısının sorgulanması vardır. TSK'nın bugüne kadar daima taraf olduğu bundan sonra da taraf olmaya devam edeceği konuların başında, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün korunması ve kollanması gelmektedir. Üniter devlet, sadece güvenlik güçlerinin değil bütün milletin müşterek değeridir ve herkes tarafından dikkatle korunmalı ve kollanmalıdır. Üniter devlet ya vardır ya yoktur. Ortası olamaz.'

Tampon planı çöktü!

Başbuğ'un gerek Genelkurmay 2'inci Başkanlığı gerekse de Kara Kuvvetleri Komutanlığı döneminde PKK'yle ilgili olarak üzerinde durduğu ağırlıklı nokta, dağa çıkışların engellenmesi oldu. Sık sık örgüte katılımın engellenmesi gerektiğini ifade eden Başbuğ, 'Devlet bu konuda şimdiye kadar başarı sağlayamadı' itirafında bulunurken, 1999 sonrası örgüte katılıp da silahlı eylemlere karışmayanların örgütten kopartılması gerektiğini savundu. Başbuğ geçtiğimiz yıl, 'PKK'ye katılımların engellenmesi, silahlı eyleme karışmayanların kopuşunun sağlanması ve PKK üst yönetiminde çözülme yaratılması' şeklindeki üç aşamalı plandan söz etmişti. Başbuğ'un Kara Kuvvetleri Komutanlığı'ndaki en önemli stratejik hedefi ise, 'Güvenlik Bölgeleri' yani Güney'de 'tampon bölge' oluşturularak hem Kürt yönetimine hem de Kerkük'e müdahaleydi. Şubattaki kara harekâtının başarısızlığıyla birlikte 'tampon bölge' planı da suya düştü. Şimdi ABD'nin, İngiltere'nin ve hükümetin desteğini de arkasına alarak geçmişte denenen ancak sonuç alınamayan PKK'yi çözme ve tasfiye hareketine bir kez daha işlerlik kazandırmak istiyor. PKK'ye karşı savaşta silahlı eylemlerin asgari seviyeye indirilerek, örgütün etkisiz hale getirilmesinin esas olduğunu savunan Başbuğ, 'Güvenlik güçleri, örgütü bulunduğu bütün bölgelerde etkisiz hale getirinceye kadar operasyonlara devam edecektir. Bunun dışında öne sürülebilecek ve düşünülebileceklerin anlamı teröre taviz vermektir' sözleriyle Genelkurmay Başkanlığı döneminde de sınırötesi operasyonlar da dahil aynı askeri şiddet politikalarının kesintisiz sürdürüleceğinin işaretini verdi.

Psikolojik savaş dönemi

Başbuğ'un askeri yöntemler dışında diğer savaş unsurlarını da eşzamanlı olarak devreye koyacağı ifade ediliyor. Bunların başında da psikolojik savaş geliyor. Başbuğ, geçen yıl Isparta Eğridir'deki basın toplantısında, 'Devletin psikolojik savaşını yapacak birimimiz yok. Psikolojik savaşta PKK devletten daha başarılı' demişti. Bu noktada PKK'ye karşı üstünlüğü ele geçirebilmek için Başbuğ'un medyayı da etkin bir şekilde kullanarak psikolojik savaşa ağırlık vereceği tahmin ediliyor. PKK'ye katılımları engelleme noktasında Başbuğ'un, ekonomik, sosyal ve psikolojik tedbirlerin geliştirilmesi için hükümetle etkin bir işbirliği yürüteceği kaydediliyor. Başbuğ katılımların engellenebilmesini 'örgüt propagandası'nın önlenmesine bağlamıştı. Bu noktada muhalif basın-yayın kuruluşlarına yönelik sansür ve kapatmaların önümüzdeki dönem daha sık uygulanacağı tahmin ediliyor. TRT'de başlayacak Kürtçe yayın da aynı psikolojik savaşın bir parçası olarak duruyor. Başbuğ, TRT Yasası Meclis'ten geçtiği sıralarda gazetecilerin sorusu üzerine Roj TV'yi kastederek, 'Onun etkisini kıracaksa yararlı olur' demişti. Geçen yıl Bölge'de geziler düzenleyen Başbuğ, 'Bölge halkının bütününe terörist gözüyle bakılmayacak' demişti. Bu da, Başbuğ'un yıllardır denenen ancak başarıya ulaşamayan 'örgütle halkı ayrıştırma' politikasını önümüzdeki dönem de sürdüreceğini gösteriyor.

Bütün umudu profesyonel ordu

Başbuğ, Kara Kuvvetleri Komutanlığı döneminde yapılandırdığı profesyonel orduyu Genelkurmay Başkanlığı döneminde daha etkin bir güç haline getirmeyi hedefliyor. TSK, PKK'nin 1990'larda uyguladığı 'gerilla savaşı' taktiği karşısında komandolardan oluşan özel harekât timlerini devreye sokarak, iç güvenlik harekâtı kapsamında tugay yapısında değişikliğe gitmişti. Başbuğ, Genelkurmay 2'inci Başkanı'yken 26 Ocak 2005 tarihindeki 'basın bilgilendirme' toplantısında PKK'nin 1990'larda ordunun yapılanmasını değiştirttiğini şu sözlerle ifade etmişti: '...O günkü şartların bir gereği olarak TSK, yapılanmasını değiştirdi. Bizler o zaman Tugay Komutanı'ydık, tugayların yapılanmalarını bile değiştirdik. Neyi uygulamaya çalıştık? İç güvenlik harekâtında daha uygun mücadele edebilecek yapılara dönüştürdük. Tabii oradan oraya geçiş var. Dolayısıyla bu önemli bir konu.' Başbuğ, geçen yılki bir açıklamasında da 'Taktik değiştirdik. Kol düzenine geçtik. Her kolda 27 asker bulunuyor. PKK da 7 ve 10 kişilik gruplara bölündü' diyerek, PKK'deki yenilenmeye göre kendilerini konumlandıracakları mesajını vermişti. Bu açıdan Başbuğ'un büyük umut bağladığı profesyonel ordu aynı zamanda ordunun mevcut kuvvet yapısıyla PKK karşısında sonuç alamadığının da bir başka yansıması durumunda. Şubatta Güney Kürdistan'a düzenlenen ancak Zap fiyaskosuyla sonuçlanan kara harekâtının komutanı Başbuğ, savaşı bu kez de profesyonel orduyla derinleştirmek istiyor.

Ergenekon uzlaşması

Başbuğ döneminde ordu-hükümet ilişkilerinin seyri de dikkatle izlenecek gelişmelerin başında yer alıyor. Siyasal gözlemcilere göre mevcut ordu-hükümet ilişkilerinde bir değişiklik beklenmiyor. Büyükanıt dönemindeki uyumun Başbuğ döneminde de süreceği kaydediliyor. Büyükanıt döneminde Kürt sorununun çözümsüzlüğü ve PKK'nin tasfiyesi üzerinden kurulan ordu-hükümet uzlaşmasının Başbuğ'un görev süresince devam edeceğine dair güçlü işaretler var. Başbuğ, 24 Haziran'da Başbakan Erdoğan'ın talebi üzerine Başbakanlıkta iki saatlik olağan dışı bir görüşme gerçekleştirmişti. Bu görüşme Ankara kulislerine 'İkinci Dolmabahçe görüşmesi' olarak yansıdı. Sözkonusu görüşme sonrası emekli generallerin tutuklandığı Ergenekon operasyonu gerçekleşti. Bu da operasyonun ordu-hükümet işbirliğiyle yapıldığı izlenimini doğurdu. Ergenekon operasyonunun muvazzaf subaylara kaydırılmaması ve son YAŞ toplantısında irticai faaliyetlere katıldığı ileri sürülen hiçbir subayın ordudan atılmaması, hükümetle ordu arasında Ergenekon uzlaşması olarak yansıdı. Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt'ün, AKP hakkında açılan kapatma davası öncesi 4 Mart 2008'te Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ'la gizli görüşmesi ortaya çıkmıştı. Bu gizli görüşme davanın seyrine ilişkin kuşkuların artmasına yol açmıştı. Ancak Ergenekon operasyonuyla birlikte süreç AKP'nin lehine döndü ve Anayasa Mahkemesi, AKP'nin kapatılmaması yönünde karar verdi. Bu karar Başbuğ'un Genelkurmay Başkanı olarak atandığı YAŞ toplantısıyla ilgili riskleri ortadan kaldırmış oldu. Öte yandan Ergenekoncuların Büyükanıt döneminde hayata geçiremedikleri hükümeti devirme planları için Başbuğ'un Genelkurmay Başkanlığı'nı bekledikleri iddiaları kamuoyuna yansımıştı. ABD'nin de onayıyla gerçekleştirilen Ergenekon operasyonu PKK'nin tasfiyesi planı üzerinden ilerleyecek ordu-hükümet ilişkilerini zora sokmamak için Başbuğ dönemine yönelik bir 'temizlik harekâtı' olarak da görülüyor. İç siyaset açısından da Başbuğ'un, Büyükanıt döneminde olduğu gibi AKP'yi mağdur konumuna sokarak güçlenmesine yolaçacak gece yarısı bildirileri ve sert açıklamalardan kaçınacağı ileri sürülüyor. Büyükanıt'ın müdahaleleri AKP'yi yüzde 47'yle iktidara, Abdullah Gül'ü de Cumhurbaşkanlığı'na taşımıştı. Başbuğ döneminin ise AKP'nin daha fazla kontrol altında tutulacağı, bir başka ifadeyle Kürt sorununda olduğu gibi laiklik konusunda da hizaya sokulacağı bir dönem olacağı belirtiliyor.

Londra'nın öğrencisi

Başbuğ dönemine ilişkin altı çizilen noktalardan bir diğeri de, TSK'nin dış politika ve güvenlik konularında dışına çıkmadığı ABD-İngiltere-İsrail ekseninin önümüzdeki süreçte daha fazla güç kazanacağı ve Türkiye'nin bu noktada daha fazla rol oynayacağı yönünde. İngiltere Kraliyet Harp Akademisi ve NATO Savunma Koleji'ni bitiren Başbuğ, Genelkurmay Başkanları içerisinde İngiliz politikasına daha yakın duran bir komutan olarak biliniyor. Eski Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş de İngiltere çizgisinde hareket eden bir isimdi. İsmail Hakkı Karadayı ve Yaşar Büyükanıt İsrail'e, Hüseyin Kıvrıkoğlu da ABD çizgisinde duran komutanlardı. İngiltere'nin Ortadoğu ve Kürt politikası bağlamında, yine Güney Kürdistan'la ilişkiler noktasında Başbuğ'un Londra çizgisinde yürüyeceği ağırlıklı olarak dile getirilen görüşler arasında. Hatırlanacağı üzere hava bombardımanı için Başbuğ'un, İngiltere'ye gerçekleştirdiği ziyaretin ardından düğmeye basılmıştı. Başbuğ 24 Eylül 2007'de Harp Akademileri açılışında yaptığı konuşmada, 'ABD, Türkiye'nin desteğini almayan bir çözümün, Irak için kalıcı bir çözüm olmayacağını anlamalı ve görmelidir' diyerek, 'Ortadoğu planında biz de yer almak istiyoruz' mesajını vermişti. Başbuğ, PKK konusunda da Washington yönetiminin desteğini alabilmek için 'Türkiye Irak'taki gelişmeleri engelleyebilecek, maliyetlerini artırabilecek bir güce sahiptir' diyerek, ABD'ye meydan okumuştu. ABD'den 5 Kasım'da gelen desteğin ardından ordudaki sert söylemler yumuşadı. Büyükanıt, Güney Kürdistan için 'Kerkük'ün dahil olmadığı modern bir federasyon olabilir' dedi. Ardından Talabani'nin Ankara ziyareti gerçekleşti, Başbakan'ın Dış Politika Başdanışmanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu ve Türkiye'nin Irak Özel Temsilcisi Oğuz Çelikkol, Güney Kürdistan Başbakanı Neçirvan Barzani ile görüşerek, resmi olarak diyaloğa geçmişti. Genelkurmay ise bu görüşmelere açıktan karşı çıkmayarak destek vermişti. Başbuğ döneminde bu çizginin süreceği belirtiliyor.


Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
 
İlgili Yazılar


İlgili haberler