
21. Yüzyılın birinci çeyreğinde birbirine karşıt iki değerler dizisi savaşım içerisindedir. Birinci değerler dizisi; insanın doğa üzerindeki tahakkümünden başlayıp giderek insan üzerindeki tahakkümüne dönüşen, “ya sınırsız-sonsuz büyüme ya da ölüm” yasasına dayalı bir gelişim çizgisi ile insanlığın bütün değerleri ile birlikte insan soyunu da topyekûn yok olma tehdidi ile karşı karşıya bırakan “barbarlık”’tır. İkinci değerler dizisi ise; insanın doğa ve insan üzerindeki her türden geliştirdiği tahakkümü reddeden “barışçıl, çoğulcu, dayanışmacı, farklılıkları çatışmaya yol açmaksızın bir arada uyumlu bir bütünleşmeye” dönüştürebilme becerisine sahip uygarlaşma projesidir. Yani bir yanda savaş, tahakküm, tekleştirme, tek tipleştirmenin yol açtığı sürgünler, kitlesel göçler, soykırım, insana ait tüm değerleri, insani öz ve değerleri yok etme uğraşında olan totaliter ve baskıcı yapı, diğer yanda ulusal sınırların ötesinde dayanışma ve örgütlenme çabaları ile 21. yüzyılda insanlığın en önemli toplumsal, kültürel mücadelesine dönüşmüş demokrasi var.
21. Yüzyılın birinci çeyreğinde birbirine karşıt iki değerler dizisi savaşım içerisindedir. Birinci değerler dizisi; insanın doğa üzerindeki tahakkümünden başlayıp giderek insan üzerindeki tahakkümüne dönüşen, “ya sınırsız-sonsuz büyüme ya da ölüm” yasasına dayalı bir gelişim çizgisi ile insanlığın bütün değerleri ile birlikte insan soyunu da topyekûn yok olma tehdidi ile karşı karşıya bırakan “barbarlık”’tır. İkinci değerler dizisi ise; insanın doğa ve insan üzerindeki her türden geliştirdiği tahakkümü reddeden “barışçıl, çoğulcu, dayanışmacı, farklılıkları çatışmaya yol açmaksızın bir arada uyumlu bir bütünleşmeye” dönüştürebilme becerisine sahip uygarlaşma projesidir. Yani bir yanda savaş, tahakküm, tekleştirme, tek tipleştirmenin yol açtığı sürgünler, kitlesel göçler, soykırım, insana ait tüm değerleri, insani öz ve değerleri yok etme uğraşında olan totaliter ve baskıcı yapı, diğer yanda ulusal sınırların ötesinde dayanışma ve örgütlenme çabaları ile 21. yüzyılda insanlığın en önemli toplumsal, kültürel mücadelesine dönüşmüş demokrasi var.
21. yüzyılın birinci çeyreğine damgasını vuran bu iki değerler dizisi arasındaki savaşım Türkiye Cumhuriyeti’nin de toplumsal ve kültürel tarihine damgasını vurmuş, egemenlik, yönetim biçimi ve insan ilişkilerini içerisinde barındırdığı farklılıklara karşın uyum içerisinde sürdürmenin temel değerleri olarak demokrasiden yana güçlerini birleştirme çabası içerisinde olanlar tarafından benimsenmiş, totaliter ve tahakküme dayalı yönetim ve değerler sistemine karşı üstün tutulan bir olguya dönüştürülmüştür.
Osmanlı İmparatorluğu Roma İmparatorluğu’nun yeni sürdürücüsü olarak “millet sistemi”ne dayalı çok dinli, çok dilli, çok kültürlü bir sosyal, kültürel yapı özelliği gösterir. içerisinde yaşanan demokrasiye geçiş, Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomik, sosyal, kültürel sorunlarını aşabilmesi, çoğulcu, yurttaş egemenliğine dayalı, sivil toplum denetimi ve kültürünün egemen olduğu bir yapıya dönüşmesi için kendisini yeniden yapılandırması gerekir. Yeniden yapılanma sürecinin temel ilkeleri, demokratik çoğulculuk, barışçılcılık, insancıllık olmalıdır. Yeniden yapılanma sürecinin yukarıda vurguladığımız mantık ve temel ilkelere göre gerçekleştirilmesi;
- Türkiye Cumhuriyetini oluşturan farklı etnik, din, dil ve kültür grupları arasında tarihi ve toplumsal dayanakları olan gerilimleri azaltır, uyum ve bütünleşme sürecinin gerilimsiz yaşanmasına yol açar,
- Yurttaşlar arasındaki ilişkilerin işbirliği ve güvene dayalı olarak kurulmasına dayanak oluşturur,
- Saltanat-kul ikilemine dayalı siyasal kültür ve “tek tipleştirme” ideolojisi ve kültürünün zedelediği yurttaşın devlete olan güven duygusunun onarılması için gerekli koşulların ortaya çıkartılmasını sağlar,
- Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşadığı ve sosyal barışın önündeki en önemli engellerden birisi olarak tanımlanan ekonomik eşitsizlik düzeyinin asgari düzeye indirilmesi, gelir dağılımının düzenlenmesi ve sosyal adalet ilkesinin belirleyici olmasına dönük adımların atılmasını sağlayacaktır.
Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Millet Sistemi ve Anadolu’nun tarihi mirasına dayalı olarak etnik, dinsel, kültürel çeşitliliği bünyesinde barındıran çoklu sosyal ve kültürel yapı özelliği taşır. Çoklu sosyal ve kültürel korkulacak, kaçınılacak bir durum değil aksine zenginleşme ve gelişme açısından olumlu bir dinamiktir. Çoğulculuğun toplumun gelişimine olumlu, zenginleştirici ve geliştirici bir dinamik katabilmesi için demokratik, barışçıl ve insancıl ilkelere göre oluşturulmuş ve işleyen siyasal yapıya gereksinim vardır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin toplumsal ve siyasal tarihinde örneklerini sıkça gördüğümüz gibi çoklu sosyal yapıyı yapay ve zorlamaya dayalı olarak tekleştirmeye çalışmak iki yönlü ve onarılması zor tahribata yol açar. Birinci tahribat, çoklu sosyal ve kültürel yapıyı oluşturan gruplar arasındaki ilişkileri zedeler, önyargıları güçlendirir ve toplumsal bütünleşmenin önünde engel oluşturur. İkinci tahribat ise, devlet ile çoklu sosyal ve kültürel yapıyı oluşturan gruplar arasındaki güveni ortadan kaldırır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratikleşme sürecinin gerçekleşmesi öncelikle çoklu sosyal ve kültürel yapıya saygı duyacak, çoklu sosyal ve kültürel yapının gelişim dinamiklerini tekleştirme, tek tipleştirmeye çalışmayacak siyasal yapılanma sürecinin hedef olarak benimsenmesi, çoklu sosyal ve kültürel yapıyı oluşturan gruplar arasında zedelenen ilişkilerin onarılmasını, önyargıların aşılmasını hedefleyen bir programın benimsenmesi, çoklu sosyal ve kültürel yapının kendi özgür gelişme dinamiği ile uyumunu ve bütünleşmesini hedefleyen demokratik, barışçıl, insancıl kültürel atmosferin oluşmasına dönük sivil gelişme dinamiklerinin gelişiminin desteklenmesi gerekir. Çok boyutlu, çok katılımlı, demokratik çoğulculuk, barışçıllık, insancıllık dinamikleri üzerine inşa edilecek siyasal ve siyasal olmayan alanları da kapsayacak yeniden yapılanma süreci, Türkiye Cumhuriyeti açısından “büyük dönüşüm” yada “demokratikleşme” sürecidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin büyük dönüşüm yada demokratikleşme süreci olarak adlandırdığımız yeniden yapılanma süreci, yurttaşlar ile siyasal toplum arasında zedelenmiş bağları güçlendireceği gibi, güvensizliğe dayalı ilişkileri de karşılıklı güven ilişkilerine dönüştürecektir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin büyük dönüşüm yada demokratikleşme süreci olarak adlandırdığımız yeniden yapılanma süreci, öncelikle çoklu sosyal ve kültürel yapının dinamiklerine uygun anayasal oluşumu ve hukuk devleti tanımlamasını gerekli kılar. Anayasa ve hukuk devleti düşüncesinin egemen olmadığı, çatışma ve gerilim dinamiklerinin belirleyici olduğu dönemler, totaliter düşünme ve hareket tarzlarını güçlendirir, yozlaşmayı, rüşveti, ekonomik ve sosyal yaşamın bir parçasına dönüştürür, siyaset ve devlet erkinin yaptırım gücü kullanılarak toplum kaynaklarının talan edilmesi için uygun ortam yaratır. Rüşvet ve yolsuzluğun ekonomik işleyişinin bir parçası durumuna dönüşmesi, yozlaşma ve çürümenin sosyal ve kültürel yaşamda egemen olması, siyasal ilişkiler ve devlet erkinin gücünün kullanılarak toplum kaynaklarının yağmalanması, yurttaşlar arası ilişkiler ve yurttaş ile devlet arasındaki ilişkilerde egemen değer olması gereken güven değerini zedeler ve giderek ortadan kaldırır. Sosyal dayanışma, işbirliği değerlerini zayıflatır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin büyük dönüşümü yada demokratikleşme süreci olarak adlandırdığımız yeniden yapılanma süreci, sadece devleti siyasal olarak değiştirecek, dönüştürecek bir proje olmaktan çok rüşvet, yozlaşma, çürümeye karşı çıkış, toplumun kaynaklarının talan edilişine karşı duruş ve sosyal, kültürel ilişkilerde demokratik çoğulculuğu egemen kılmayı hedefleyen bir toplumsal projedir. Bu toplumsal projenin en temel muhalifi ve engeli totaliter siyaset anlayışı ve totaliter siyaset anlayışına karşı mücadelede onunla aynı argümanları kullanan düşüncedir. Totaliter düşünce ve eğilim, mantıklı, meşruluğu olan yada sorgulanabilir, eleştirilebilir ölçütlere kendisini dayandırma ihtiyacı duymaz. Totaliter düşünceye göre kurulan siyasal rejim ya da siyasal hareketlerin de varlık nedeni “tartışılması”, “eleştirilmesi” bile olanaklı olmayan kutsal, vazgeçilmez ve tapınılacak ilke ve kurallardır. Bu nedenle totaliter düşüncenin en fazla ürktüğü ve uzak durmaya çalıştığı alan, hukuk ve meşruiyet alanıdır. Bu nedenle öncelikle açık yüreklilikle totaliter düşünceye, totaliter düşüncenin egemenliği ve yönlendirmesi altında şekillenen her türden totaliter eğilime karşı mücadele etmemiz gerekir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin büyük dönüşümü yada demokratikleşme süreci olarak adlandırdığımız yeniden yapılanma süreci, 21. yüzyılın eşiğinde Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlar’da yaşanacak en köklü ve kalıcı değişim sürecidir. Bu değişim süreci; milliyetçilikler, aşiretler, etnik ve yerel topluluklara bölünmüş, kendi kaderini belirleme gücünü sürekli kendi dışındaki güçlere bırakmış, istikrarsızlık ve çatışma vahası olarak adlandırılan sözünü ettiğimiz coğrafyanın uygarlaşma, demokratikleşme projesidir. Bu projenin gerçekleştirilebilmesi; dürüstlük, eşitlik, meşruluk ölçütlerin egemen hale gelmesi, kurumların, yasaların bu ölçütlere göre oluşturulması ve sözünü ettiğimiz coğrafyada yerleşik geleneklere dönüşmesi gerekir.
Bu süreç kuşkusuz çok basit ve kolay gerçekleşmeyecektir. Çünkü totaliter rejimler, totaliter düşünceye göre şekillenmiş sosyal ve kültürel yapılar, yozlaşmaya, çürümeye, yolsuzluğa, devlet erkinin ve siyaset kurumunun gücünün kullanılarak kamu kaynaklarının talan edilmesine en uygun yapılardır. Ayrıca totaliter düşünceyi besleyen sosyal, kültürel kaynakların köklü bir geçmişinin oluşu, totaliter yapıların kendi dokunulmaz kutsallığını sürdürebilmek için kullandığı değişik argümanlarla toplulukları hayali düşman kamplara bölüşü, hayali hedeflere yönlendirme gücü nedeniyle demokratikleşmeye giden yolun engellerle dolu olması, totaliter eğilimlerle, demokrasiden yana olanlar arasında sert bir mücadelenin yaşanması kaçınılmaz gözükmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin tam merkezinde yer aldığı bu coğrafyada insanların büyük çoğunluğu siyasal alanın dışında tutulmaya çalışılmış, kul-cemaat bağları ile yönetilmiş ve çoğunluğunun da siyasal aktörlere güveni sarsılmış, egemenlikleri altında yaşadıkları siyasal topluluklara bağlılık duyguları zayıflamıştır. Demokratikleşme ve yeniden yapılanma sürecini tartıştığımız coğrafyanın tarihinde kurulan devletler, toprak-nüfus dengesinin bozulan yapısı nedeni ile sürekli yayılma ve fetih geleneğine dayalı olarak kurulmuş, yasama, yargı, yürütme gücü olabildiğince tek merkezde/tek elde toplanmış ve egemenlik altına alınan topluluklar sürekli olarak siyaset sahnesinin dışında tutulmaya çalışılmıştır.
Geleneksel yapının üzerine inşa edilmeye çalışılan “modern ulus devletlerde” aynı özellikleri yeniden üretmeye çalışmış, güçlü, merkezi devlet geleneğini ve toplulukları siyasal eylem alanının dışında tutma eğilimini sürdürmüşlerdir. Bu eğilimlerin sürdürülmesi “siyasal topluma aidiyet bağı” olarak tanımlanan yurttaşlık formunun oluşmasını engellemiş, geleneksel yapının teba üyeliği yerini “modern ulus devletin” zorunlu yurttaşlığına bırakmıştır. Zorunlu yurttaşlık, sosyal dayanışma duygusunun güçlendirilmesi önünde engel oluşturduğu gibi, siyasal bağlılık, siyasal katılma duygularını da zayıflatır, insanların yurttaş olmalarını, yurttaşlığa ait görev ve sorumlulukları üstlenmesini de engeller. Yurttaşlık değerlerlerin egemen olmadığı, yurttaşlık görev ve sorumluluklarının bilince çıkarılamadığı bir toplumda çürüme, yolsuzluk egemen hale gelir, rüşvet ekonomik ve sosyal yaşamın bir parçası haline gelir ve insanların büyük çoğunluğu toplum kaynaklarının talan edilmesine karşı çıkmadıkları gibi güçleri oranında da bu talandan pay almaya çalışırlar.
Demokrasi ile totaliter yönetimler arasındaki en önemli karşıtlık güç kaynaklarının dağılımı noktasında ortaya çıkmaktadır. Demokrasi; demokratik çoğulculuk uzlaşma ve güç kaynaklarının tek elde toplanmaması ve güç kaynaklarının kullanımının sınırlanması ve denetime açık olması ile tanımlanır. Uzlaşma ve güç kaynaklarının denetimli kullanılması ve farklı organlara dağıtılması zaman, zaman demokraside sıkıntılar yaşanmasına yol açar. Totaliter yönetimlerde ise, güç kaynaklarının tek elde toplandığı için kurumlar arası “mükemmel” ve ” ve “uyumlu” işleyiş ile göze çarpar. Bu karşıtlığında gösterdiği gibi demokrasinin kuruluşu güçlükleri içeren bir süreçtir. Bu sürecin en önemli güçlüğü; demokratik devletlerin öncelikle varlığının meşru kılacak, işleyişini ve yurttaşları ile ilişkilerini düzenleyecek “herkes için eşit”, “herkes için bağlayıcı” hukuk temelinin oluşturulması, sosyal dayanışma duygusunun güçlendirilmesi, işbirliği, uzlaşma göre kurulması gibi gerçekleştirilmesi zorunlu ancak güçlükler içeren özelliklerden kaynaklanmaktadır. Demokratik devletler “mükemmel” ve “uyumlu” işleyen parçalardan ve aralarında birbirini tamamlama bağı olan dizilerden daha çok kuvvetler ayrılığı, denetim ve uzlaşma gibi özellikler üzerine inşa edilir. Demokratik devletler yasa devleti değil hukuk devletidir. Bu nedenle yasaları hukukun temel, bağlayıcı, herkes için eşitlik niteliği ile çelişemez. Hukukun temel ilkeleri ile çelişmeyen, herkes için zorlayıcılığı ve bağlayıcılığı eşit olan yasalara insanların uyması beklenir. Demokratik devletlerde yargı bağımsız ve tarafsız olmalıdır.
Bütün bunlara ek olarak bu bölümü bağlarken demokrasinin temel güvencesinin yurttaşlık kültürü olduğunu vurgulamak gerekir. Bu nedenle, demokratik devlet yurttaşlık kültürü, değerleri egemen kılmaya çalışan, yurttaşların siyasal sisteme katılımını teşvik eden, yurttaşından korkmayan devlettir.