
Ülkemizde klasik bir vatandaşlık vaziyetidir: Her seçimde, birbirinin benzeri partilere oy verir. Tartışmasız her seçimden sonra da 'bu ülke nereye gidiyor? Neden gün geçtikçe, her şey bu kadar kötüleşiyor' diye serzenişte bulunur. Ve hiçbir zaman dönüp kendisine bakmaz, ben nerde yanlış yapıyorum diye. Türk medyasının asker karşısındaki tavrı da vatandaşın içine düştüğü duruma çok benziyor. Bir farkla, vatandaş kandırılırken, medya bilinçli bir şekilde bu durumu yaratıyor. Üstelik vatandaşı kandıran da vatandaşın durumuna düşen medya. Çünkü, Türk medyası güç olmaya çalışıyor, güç olmaya çalıştıkça da gücün gücüne kayıtsız şartsız biat ediyor.
İki askeri darbe, onlarca muhtıra yaşayan bir ülkenin medyasından: demokrasi, özgürlükler, sivilleşme konularında 'baskın yayıncılık' yapmasını beklersiniz. Bu doğal bir beklentiden öte olması gereken gerçeklik. Oysa Türk medyası ne yapıyor? Açın arşivlere bakın, 1960 darbesinden sonraki günler için neler yazmışlar? Genel başlıklar 'ordu millet el ele.' 1971 Mart muhtırasının ertesi günü, muhtıranın ne kadar gerekli olduğuna dair yüzlerce haber ve yoruma rastlayabilirsiniz. Ha keza, 12 Eylül Cuntacılarının müdahalesinin haklılığına dair istediğinizden fazla dökümana ulaşabilirsiniz. 12 Eylül Faşist Darbesi'nden sonra da askerin yaptığı her muhtıra ve çıkışa cansiperane destekten kendilerini mahrum bırakmamışlardır. Bütün bu aymazlıklarına rağmen yeri geldiğinde demokrasiden dem vurmayı da ihmal etmeyecek kadar uyanıklardır.
Yıllardır, Kuvvet Komutanlarının görev değişim törenleri Türk medyasında birinci haber olur. Törenlerde yapılan konuşmalar üzerine analizler yapılır. Bütün bu analizler, yeni komuta kademesinin demokrasiye ne kadar bağlı olduğu tespitleri ile son bulur. Terfi eden bütün Kuvvet Komutanlarının uzunca hayat hikayeleri sunulur. Gazetelerin birinci sayfasının tamamı, televizyonların haber bültenlerinin büyük bölümü bu törenlere ayrılır. Herhangi bir paşanın bir demeci üzerine günlerce tartışılır. Televizyonlar, siyasi sorunlar üzerine, yorumcu olarak emekli paşaları istihdam eder. Genelkurmayın web sitesine konulan bir haber muhtıra niteliği taşır, medya 'biz demiştik, böyle giderse olacağı budur' pişkinliğine bürünür. Yine görevde bulunan askeri bir yetkilinin, işi gereği yaptığı teftişler manşetten verilir, söylediği sözler sanki demokrasinin, adaletin üzerinde bir önemdeymişçesine, son nokta olarak ifade edilir. Bir de buna 'hükümet oyunu' oynayan iktidarların teslimiyeti eklenince, nasıl bir yönetimle yönetildiğimizi daha iyi anlarız. Bunun farkında olmayanlarda, niye bu ülkede bu kadar darbe oluyor diye kara kara düşünür.
İktidar AKP mi? Geçenlerde yapılan törenlerle birlikte İlker Başbuğ, Genelkurmay Başkanlığı görevini devraldı. İlk önemli ziyaretini de Diyarbakır ve Van'a yaptı. Sivil Toplum Örgütleri ile görüşüldüğü basına yansıdı. İçinde Baro'nun, Tabipler Odası'nın, İHD'nin olmadığı bir STK toplantısının etkisi ve konuşulanları tahmin etmek zor değil. Bu, sık rastlanılan bir tutum, alışıldık bir durum olduğu için üzerinde çokça durmaya gerek yok. Asıl üzerinde durulması gereken, o gezi sırasında Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un söylediği bir söz. Genel veya kısmi bir af olabilir mi tarzında sorulan bir soruya, Başbuğ: 'Ne genel, ne de kısmi bir af sözkonusu değildir, olamaz da' cümlesi ile yanıt vermiş. Kimseden bir ses yok. Demek ki, siyasi bir af konusunda meclisin hiçbir hükmü yok. Meclis Başkanı Köksal Toptan aksini iddia ediyorsa, çıkıp konuşmalı. Bir affın çıkarılıp çıkarılmayacağı konusunda yetkili mercii biziz demeli. Askerin bu konu ile ilgili konuşması, meclisin üstünlüğü ilkesine bir aykırılık teşkil etmektedir diye söylemeli. Meclis'ten ses seda yok, medya sus pus. Bu sessizlik, bu ülkenin gerçek iktidarının kimler olduğunu bir kez daha göstermiştir.
Bu örnek yeterli değilse, devam edelim. Ergenekon soruşturması ilk açıldığında, resme dikkatlice baktığımızda, bu soruşturmanın belli bir konsensüs çerçevesi içerisinde başlatıldığını belirttik. İddianame irdelendikçe, Fırat'ın doğusunda yaşanan kanunsuzlukların satır aralarında gizlendiğini gördük. Bu satır araları okunmaya başlanıldığı andan itibaren, Ergenekon soruşturması çerçevesinde tutuklu bulunan Şener Eruygur ve Hurşit Tolon'a bir ziyaret gerçekleştirildi. Bu ziyaretin amacı, Genelkurmay'ın resmi internet sitesinde belirtilip, görüşmenin bilgileri dahilinde yapıldığı duyuruldu. Tutuklu bulunan iki kişiye yapılan ziyaretin Adalet Bakanlığı'na yapılan başvuru ile gerçekleştiğine dair bir bilgi yok. Belki de Adalet Bakanlığı, ziyaretin yapıldığını Genelkurmay web sitesinden öğrendi. Ardından da Başbakan, ziyaretin insani ilişkiler çerçevesinde gerçekleştiğini söyledi. Şimdi sormak gerekmez mi, iktidar kim? Adalet Bakanı M. Ali Şahin, bu görüşme yargıyı etkiler diyenlere: 'Asıl bu görüşme yargıyı etkiler diyenler yargıyı etkiliyor.' Ben buna veciz söz derim işte. Adalet Bakanı'na hatırlatmak için değil, siz hafızanızı tazeleyin diye yazıyorum. Şemdinli Çetesi için Yaşar Büyükanıt: 'Tanırım, iyi çocuklardır' diye görüş beyan ettikten sonra, davanın seyrinin nasıl değiştiğini çok iyi hatırlıyoruz. Adalet Bakanı'na hatırlatmaya gerek yok, çünkü Şahin süreci de çok iyi biliyor, iktidarı da. Bundan sonra Ergenekon Davası nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, çıkacak karar hep tartışmalı kalacaktır. Bu nedenle Ergenekon Davası başlamadan bitmiştir.
Türkiye ve Şili fark ne? Aslında, medya ve hükümetlerin yaptıklarına baktığımızda, sivil siyasetin bu kadar kapana kısılmış olmasını, güdük kalmasını daha iyi anlıyoruz. Askerin söylediklerini demokrasi kantarına vurmadan, demokrasi alanında alınacak yol bu kadar olur. 12 Eylül Faşist Darbesi'nin 28. yılını idrak ediyoruz bu hafta. Bunca yıla rağmen hala idrak edebildiğimiz bir incir çekirdeğini doldurmayacak düzeyde. Doldurmadığımız için de, AKP'yi iktidar zannediyoruz. Demokrat ve mazlum sıfatları yakıştırılıyor Baskın Oran tarzı solcular tarafından AKP'ye. Demokrat ve tek başına hükümet olduğu söylenen bir partinin, neden 12 Eylül Cuntacılarını yargılamadıklarını sorgulamıyoruz. Bunu yapamayanlardan, Ergenekon Davası için mucize şeyler yaratması hayallerine kapılıyoruz. Kim, kimi yargılıyor? Soru bu.
12 Eylülcülerden sağ kalanlar, emekliliklerin tadını çıkarıyor. En azından 11 Eylülcülerin Cunta şefi Pinochet, göz hapsindeyken ve yargılanmayı beklerken öbür dünyaya göç etti. Bizim cuntacılardan yedi yıl önce (aslında yedi yıldan bir gün eksik), Şili'de Marksist Salvador Allende iktidarına karşı, A.Pinochet önderliğinde klasik bir ABD projesi ile askeri darbe yapıldı. Türkiye'deki darbenin gerçekleştiği saatlerde, ABD'de 'Damdaki Kemancı' oyununu izleyen Başkan Carter'e gelen telefondaki: Mr. President, Türk ordusunun komuta heyeti, Ankara'da yönetime el koydu. Herhangi bir kaygıya gerek yok. Kimlerin müdahale etmesi gerekiyorsa, onlar müdahale etti... Bilgisinin bir benzeri, Şili'deki darbe sırasında ABD'nin başkanına iletildiğine kuşku yok. Ama iki darbeyi birbirinden ayıran çok belirgin bir fark vardı. Türkiye'de Başbakan Demirel şapkasını alıp kaçtı, Salvador Allende ise Başkanlık Sarayı'nda, Fidel Castro'nun kendisine daha önce hediye ettiği tabancasıyla, faşist darbecilere karşı vuruşarak hayatını kaybetti. Şili'de yapılan askeri darbe solcu iktidara karşıydı. Türkiye'de ise Demirel ara hükümetti, asıl hükümet olanlar iktidara gelince, Demirel de kendisine verilen rolün gereğini yerine getirip çekildi.
Türkiye'deki sivil siyasetin gelişmemesinden yola çıkarak 12 Eylül Darbesi'ne, oradan da Şili'ye gelmişken, dünyada gerçekleşen bütün askeri darbelere nasıl zemin hazırlandığı, darbelerin bu kadar nasıl ikizmiş gibi birbirine benzediği, darbelerden sonra iktidara gelen askerlerin izlediği işkence yöntemlerinin nasıl aynı olabildiği üzerine, hafıza tazelemesi anlamında iki önerim olacak. İlki 'Santiago'da Yağmur' filmi. Şili darbesini bütün çıplaklığı ile anlatan bir film. Filmi izlerken, özel isimleri dikkate almasanız, filmin bir 12 Eylül filmi olduğunu göreceksiniz. Diğer önerim de yine bir film: 'Olimpo Garajı'. İsim verilmeyen bir Latin Amerika (Arjantin) ülkesinde, askeri darbe sonrasında, politik bir duruşu olan bir kadına yapılan işkenceleri anlatıyor. Yine özel isimleri dikkate almasanız, filmin 12 Eylül zindanlarında yaşananları anlattığı hissine kapılacaksınız.