
Benim politik Laz, anketörün, “Evde kaş kişisiniz?” sorusunu şöyle yanıtlamış: “Eve televizyon celmeden once beş iduk ama şimdi kaç kişi olduğumuzi bilemeyirum!”
Bush, Putin, Sarkozy, Tayyip ya da Baykal gibi düzinelerce politikacı ve yine düzinelerce haber spikeri, toplum mühendisi olduklarını düşünen sayısız ‘akıl yapıcı’ akademisyen, gazeteci, yorumcu ve her biri ağırlığınca ideolojik kültür üretme misyonu üstlenmiş televizyon programlarının ‘sanatçı’ elemanları, çizgili ve çizgisiz filmlerin yıldızları cümbür cemaat, hemen her gün evinize konuşlanıyorlarsa, hane halkının sayısını siz de bilmeyebilirsiniz!
Radyo, televizyon, gazete, dergi, web siteleri ve benzeri yazılı, görsel, işitsel ve elektronik kitle iletişim araçlarının bütününe, medya deniliyor. Ancak ‘seçici’ davranan günümüz insanı, bunların arasından televizyonu alıp şöyle yüksekçe bir yere koymuş bulunuyor.

Yapılan muhtelif araştırma sonuçlarına göre, medyanın yazılı yanıyla ilgilenenlerin sayısı azalırken, televizyon karşısında geçirilen saatler hızla artıyor. Televizyon, hane halkından biridir artık!..
Hiç bir şeyden korkmam, diyen ‘yiğitlerin’ akıl düzeyine kuşku ile bakılır. Korku, insani ve doğal bir duygudur. Doğal olmayan, hiçbir şeyden korkmama halidir. Akıllı insanlar, akıllı oldukları için kimi şeylerden korkarlar ve yine akıl takviyeli bir cesaretle korkunun üzerine giderler.
Akıl ve cesaret düzeyim nedir, bilmiyorum, ama şunu biliyorum; ‘kötü adamlar’ tarafından kontrol edilen ve toplumu bilgilendirmek, eğitmek, yönlendirmek, tehlikelere karşı uyarmak, eğlendirmek gibi olabilecek en büyük ‘insani vazifeleri’ üstlenmiş bulunan şu ‘mübarek medya’dan korktuğum kadar hiç bir şeyden korkmam!
Kapitalist toplumlarda ‘demokratik devlet’ iktidarı, kendini, Montesquie’nün formüle ettiği ‘kuvvetler ayrılığı ilkesi’ne göre düzenlenmiş olduğu varsayılan yasama, yürütme ve yargı erki ile ifade ediyor(du). Klasik siyaset bilimi literatüründe sözü geçen bu üç kuvvet, uzunca bir süredir dörtlenmiş durumdadır; ‘dördüncü kuvvet’ medyadır.
Ve durumun vahameti şuradadır; sermaye bileşenlerinden biri olan ‘dördüncü kuvvet - medya’, yasaların, mahkemelerin, polisin ve ordunun etkisini misliyle aşarak, toplumu yeniden ve yeniden biçimlendirip ‘terbiye’ etme, halkın etkilenmeye açık çok büyük bir kesimine biteviye ‘düşünce paketleri’ hazırlayıp, aynı halka neyin ‘doğru’ neyin ‘yanlış’ olduğunu ve de neyi nasıl yapıp yapmayacağını belletme becerisine sahiptir.
Meselenin bu yanı, toplumun kimi duyarlı kesimlerini ilgilendirebilir, ama en çok, emeğin özgür geleceğini dert edinip sermaye güçleri ile tarihsel bir hesaplaşmaya girmiş bulunan sosyalist çevreleri ilgilendirir.
Kuşkusuz, öncelikle ele alınması gereken şey; emeğe ve insanlığa yakışan en uygun adresi göstermek amacıyla çıkartılan ve “kolektif propagandacı, kolektif ajitatör, bilinçlendirme ve örgütleme aracı” olarak algılanan aylık üç beş bin baskılı dergiler ve web sitelerinden oluşan bizim medya ile sermaye medyasının toplumu etkileme performansı arasındaki muazzam farktır.
Biliniyor, eski zamanlarda vaziyet böyle değildi. Örnekse; Bolşeviklerin Iskra’sı ile gazete dağıtıcısının girdiği işçi ve köylü evlerine, ne Çar’ın medyası ne de propagandisti giriyordu!. Iskra’yı ‘okuyup açıklayan’ partililer aracılığıyla sosyalizmi benimseyen emekçilerin düşüncesini ‘bozabilecek’ etkinlikteki ideolojik araçlar henüz keşfedilmemişti.
Artık, yirminci yüzyılın başındaki ideolojik mücadele araçları ve yöntemleriyle yetinmek mümkün değil. Verili koşullarda, emek ve sermaye güçleri arasındaki ideolojik mücadele, ‘önemini biliyoruz işte..’ babında bir mesele olmaktan çıkmış, tabir yerindeyse kader belirleyici bir ‘ideolojik savaş’ özelliği kazanmaya başlamıştır. Emek dünyasının tarih yapıcıları, bu ‘savaşın’ icaplarına uygun araçlarla, mücadele yöntemlerini bulmak zorundadırlar…
Çözüm, ‘alternatif televizyon’ olabilir mi?.. Belki, kapitalizmi ‘insafa davet’ etmekle yetinen demokratlarımız için uygun olabilir, ama kapitalizm karşıtlığını, ilan edilmiş bir iktidar mücadelesiyle ifade eden sosyalistler için, sistemin elektronik denetimine açık olan ve ancak ‘demokrasinin’ izin kağıdı ile ‘çalışabilen’ televizyon fikri, fazlaca umutvar gözükmüyor...
Peki, çözüm nedir? Tarihsel açıdan meşru ve haklı bir mücadeleyi, toplum bilincine baş döndürücü bir hızla, ‘en tehlikeli ve en kötü şey’ olarak kaydetme yeteneğine ulaşmış bulunan sermayenin ideolojik iktidar aracı medya ile sosyalistler nasıl mücadele edecekler?
Teslim etmem lazım; siyasal hayatım boyunca karşılaştığım en ciddi sorulardan biri budur ve doyurucu bir yanıt bulamıyorum. Fakat şuna inanıyorum; toplumların hatırı sayılır bir bölümünü etkileyebilen dehalar dönemini sonlandırmış bulunan ‘bilgi, iletişim ve hız çağı’nda, bu sorunun yanıtını, bilim insanı özelliğine sahip sosyalistlerin kolektif aklı verecektir.
Umarım, daha çok beklemeyiz!..