AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceForumspaceBilgilerspaceYazılımspaceLinklerspaceResimlerspaceSitemapspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yazılar / Makale

Üç tarz-ı siyaset: Katil, hırsız, yalancı


Ayhan Bilgen / Özgür Gündem

Üç tarz-ı siyaset: Katil, hırsız, yalancı - Ayhan Bilgen / Özgür Gündem Konuya daha olumlu cümle kurarak başlamayı deneyelim. Eğer siyasette üç emir olsaydı, öldürmeyeceksin, çalmayacaksın ve yalan söylemeyeceksin olurdu. İnsanların bireysel olarak işledikleri suçlar elbette öncelikle kendilerini bağlar. Aynı fiiller kamu otoritesi adına işlendiğinde ise bütün toplum hayatını şekillendirir.

Türkiye siyaseti ne yazık ki bu üç eylemin kısır döngüsüne hapsolarak kendisini tüketmiştir. Çözümsüzlüğün askeri, ekonomik ve hukuki boyutlarını özetleyen bu üç ilke ideolojilerin, inançların, felsefi hareketlerin de sosyal temelini oluşturmaktadır. Öldürmeye dayalı bir güvenlik konsepti, çalmayı, gasp etmeyi meşru gören bir ekonomi politik ve nihayet halkı kandırma, oyalama üzerine oturmuş bir hukuk düzeni.

Türkiye siyasetinin bu üç ezberini bozacak bir siyaset tarzı geliştirilmedikçe çözüme katkı sunan bir siyasal mücadele geliştirilemeyecektir. Toplum yaşadığı sorunların can yakıcılığı ölçüsünde, mevcut çözümsüzlük siyasetinde tercihler geliştirerek taraf olmaya mecbur bırakılmaktadır. Genellikle üçü birbirini besleyen bu siyaset tarzlarının her birinin daha ön planda olduğu siyasi kimlikler arasında ki fark göz ardı edilmemelidir elbette. Daha az hırsız ve yalancı ama daha çok katil otoriter siyasal akımlar, yada tersine daha az katil ama daha çok hırsız yada yalancı siyasal hareketler. Birinde ki zaafını diğeri ile bastırmaksa Türkiye siyasetinde başarının anahtarı olarak görülmektedir. Nasıl mı? Mesela yolsuzluk söylentileri ile çok yıprandığınızda 'terörle mücadele' kartını ileri sürerek bir yandan gündemi değiştirip diğer yandan yağ gibi suyun üstüne çıkabilirsiniz . Ya da ortaya bir içki tartışması atıp bütün rüşvet, haksız kazanç iddialarını bastırabilirsiniz.

Son günlerde izlediğimiz tartışmalar da bunun bir yansıması değil mi?

Yaklaşık 20 yıldır düzenli olarak siyaseti ve medyayı takip ediyorum. Birisine bir suç isnat edildiğinde, o kişinin kendisini aklama çabası içine girdiğine çok az şahit oldum. Daha yaygın olan alışkanlık ise iddiayı dillendirenin günah galerisinden birkaç fotoğraf paylaşarak kendi ayıbını örtme eğilimidir.

Kürt sorununu, öldürerek bastırma; siyasal gücünü, yandaşlarına kamu kaynaklarını açarak sağlamlaştırma; hukuk düzeninin ayıplarını ise sürekli topluma yeni yalanlar söyleyerek yok sayma hastalıkları artık doğrudan toplumsal bünyemizi sarmıştır. Bir kişiyi öldüreni cezalandırmayı adaletin gereği olarak görürken, 'öldürme' stratejisini bir güvenlik doktrini haline getirmeyi bir politik yöntem olarak görüp seyirci kalabiliyoruz. Bir kişinin malını çalanı televizyon ekranlarında defalarca teşhir ediyor, ama aynı işi bütün toplumun malvarlığına yönelik gerçekleştirmeyi politika yapmanın tek sermayesi olarak değerlendirip normalleştiriyoruz. Nihayet bir kişiyi yalan söyleyerek kandırmayı kınıyor ama bütün toplumu kandıracak vaatlerde bulunup, boş sözler vermeyi siyasetin doğası olarak kabul edebiliyoruz.

Resmi ideolojinin otoriter yorumları ile hesaplaşmadan demokratik değişimden bahsetmek yalancılık değil de nedir? Yasaklarla böyle mücadele edilebilir mi? Türkiye'nin AB sürecinde içerde ve dışarıda yaptığı, bu yalanı söyleye söyleye kendisini kandırmaktır.Anadil öğrenimini bile hak olarak görmeyen bir anlayışın yasaklarla mücadelede samimiyetinden söz edilebilir mi? Yolsuzluklarla mücadele ettiğini söyleyip, müfettiş raporlarını işleme koymamayı sıradan bir davranışa çevirmenin tutarlılığı olabilir mi? Yoksullukla mücadele, yapısal ekonomik açılımları gerektirirken sadece sosyal yardımlarla yoksulluk giderilebilir mi? Çeyrek asrı bulan bir süredir denenen güvenlik politikalarına uygun hareket edip, toplumsal barıştan söz edilebilir mi?

Bu soruların cevabını vicdanımızda kendimizi kandırmadan vermedikçe insanca yaşamı hak edecek bir mücadelenin tarafı olamayacağız.

Ekim ayı içerisinde siyasi tansiyonun ne kadar yükseleceğini şimdiden kestirmek mümkün. Bir taraftan iktidar partisinin kapatılmaması kararının gerekçesi yeni hukuki ve siyasi tartışmaları beraberinde getirecek. Laiklik karşıtı uygulamalara odak kabul edilen söz ve fiillerin sahiplerine yönelik bir tavır konulması beklentisi gündeme getirilecek. Diğer yandan, süresi bitmek üzere olan tezkerenin uzatılması talebi yerel seçimler öncesi iktidar grubunu ciddi bir ikilemle karşı karşıya bırakacak. Tabi yine kimin dediğinin olacağını siz zaten tahmin ediyorsunuzdur. Dolayısı ile sınırötesi operasyonu dengelemenin tek aracı olarak ekonomik kartlar masaya sürülecek. Kürtlerin havuç-sopa politikasına vereceği cevap bu sefer sadece kendi geleceklerini değil, bütün Türkiye'nin kaderini belirleyecek. Siyasal iktidar, büyük sermaye ve güvenlik bürokrasisinin tam uzlaşma sağladığı, her türlü işbirliğine hazır olduğu bu alanda ortaya çıkacak yenilgi tümüyle sistemin yenilgisi olacaktır. Bu durum, Türkiye'ye yönelik bütün hesapları alt üst etme potansiyelini de bünyesinde barındırmaktadır. Böyle bir ortamda DTP nin kapatılması ve çok sayıda yöneticisine siyasi yasak getirilmesinin ne anlam ifade edeceğini, Türkiye'ye dair kaygısı olanların takdirine bırakıyorum.


Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
 
İlgili Yazılar


İlgili haberler