AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceForumspaceBilgilerspaceYazılımspaceLinklerspaceResimlerspaceSitemapspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yazılar / Makale

12 Eylül; faili malum kontra operasyonu


Selçuk Polat / Özgür Medya

12 Eylül; faili malum kontra operasyonu - Selçuk Polat / Özgür Medya Bu başlığı, sanırım, uygulayanlar ve mağdurlar bir şekilde doğrulayacaktır: Birinciler yaptıkları işin bilincinde oldukları, ikinciler ise bunun bedelini ödedikleri için. Fakat sıradan insanlar hala 12 Eylül’ü terörizme ve şiddete karşı bulunmuş en güzel çare olarak düşünüyorlar. Ayrıca 12 Eylül sonrası ülkemizi yöneten siyasi zombiler yani bu faşist ortamın hukukundan ve ruhundan beslenen sağ ve ‘sol’ parti yöneticileri ondan yararlanmayı sürdürerek bu ortamın korunmasına büyük katkı da bulunuyorlar. Bugün hala bu diktatörlüğün yaratığı siyasi, sosyal, ekonomik ve hukuk ortamını soluyor ve kültürel etkisinden insanlarımızı kurtaramıyor aksine eski yoldaşlarımızın çoğunu da onlara kaptırıyorsak oturup düşünmemiz gerekiyor. Sorun, 28 yıldır neden bu darbecileri yargılayamadığımız ve bir direniş hareketini örgütleyemediğimiz üzerinde yoğunlaşıyor. Bu soruya doğru bir cevap verebilmek içinde devrimci hareketin 12 Eylül öncesi abartılmış durumuyla 12 Eylül sonrası sukut hali arasında ki uçurumun nedenlerini açığa çıkartmamız gerekiyor. Bu açıdan dönemin sırlarını açığa çıkartmak için tarihimizle ve kendimizle yüzleşmek zorunda olduğumuzu bilmeliyiz. 12 Eylül yönetiminin faşist uygulamalarını ve yarattığı yasallaştırılmış terörü deşifre edebilmenin yolu bence buradan geçiyor.

Birinci yol 12 Eylül öncesi ve sonrası yarattığımız ve hala sürdürdüğümüz hatalarımızın farkına varmaktır. İkincisi ise 12 Eylül’ü sadece terörist yüzüyle değil planları, hileleri, zaafları ve aldatmalarıyla da ortaya koymayı başarmalıyız. Eğer bunları başaramazsak 12 Eylül darbesini destekleyenleri en yakınımızda bile görüp şaşarız. Doğaldır ki, bu diktatörlük her gün 10–15 kişinin öldüğü ve binlerce insanın savaş halinde olduğu ve onbinlerce kişinin kamplaştığı ve birbirine diş bilediği bir ortamdan tam bir sükûnet ortamına geçebilmeyi başarabilmişse, geçmişten olumsuz etkilen herkes onları destekleyecektir. 12 Eylül, Türkiye'deki tüm devrimcilerin düştüğü korkunç tuzağın adıdır. Eğer 12 Eylül sabahı itibariyle neden olayların bıçakla kesilir gibi durduğunu açıklayamazsanız, bugün onlarla ve onlar gibilerle mücadelede başarılı olmanız imkânsızdır. İşte son 28 yıllık başarısız ve kitlesiz olmamızın nedeni de bu soruya doğru cevaplar bulamamış olmamızdadır.

Şayet gerçekle ilgileniyorsanız aşağıdaki sorular ve cevaplara sizlerinde bir diyeceği olmalıdır. İsterseniz sırayla ele alalım.

Her şeyden önce altını çizmemiz gereken gerçek 12 Eylül darbesinin Oligarşik Cumhuriyetten Oligarşik Diktatörlüğe bir geçiş olduğudur. Burada bizi ilgilendiren sadece seçme seçilme, kuvvetler ayrılığı, partiler vb. cumhuriyet göstergelerinin ortadan kaldırılması değildir. Burada önemli olan şey yaşam hakkı da dâhil tüm insan haklarının açıkça ve alenen imha edilmesi fiilinin 5 kişilik bir grup tarafından üslenilerek ortadan kaldırılmasıdır. Yani bugüne kadar benzer fiillerin failleri bulunamazken 12 Eylül ile birlikte insanlara karşı yapılan tüm saldırıları, işkenceleri ve idamları (yasal cinayetleri) işleyenler artık bellidir. Bu açıdan 12 Eylül, faili malum baskıların, işkencelerin, öldürmelerin, yok etmelerin vb. eylemlerin yapıldığı dönemin adıdır diyebiliriz. Bunun önemi, bu tür eylemleri yapanlar o güne kadar yaptıklarını üstlenmemişlerdi (12 Mart Cuntası hariç) ama 12 Eylül Cuntası o güne kadar yapılmış olan faali meçhul ne kadar eylem varsa tümünü kendisinin ve kendisi gibi olanların yapmış olduğunu tüm dünyaya ilan etmiş olmasında yatmaktadır. Bu açıdan 12 Eylül girişimi, gördüğümüz en kapsamlı ve en cüretkâr kontra harekâtıdır. Ve Failleri de bellidir. Fakat halk desteğini arkasına almayı başarmış oldukça sinsi, planlı ve gelişmiş bir operasyondur. İşte onun ‘Aşil topuğu’ burasıdır. Eğer 12 Eylül öncesi terör ortamını yaratan, besleyen ve yönlendirenin darbeyi yapan kadrolar olduğunu gösterebilirsek işte o zaman sıradan insanlarımızı kazanabiliriz.

Bilmeliyiz ki Darbeden önce kasabalarda, mahallelerde ve işyerlerinde devrimci mücadeleye katılan veya Kürt, Alevi vb. onbinlerce insan, Devletin gizli güçlerinden destek alan ülkücü ve milliyetçilerin tehdidi altındaydı. Örgütlerin militan ve yöneticileri saklanırken onların bunu yapma şansları yoktu. Bu açıdan her an gözaltına alınabiliniyor veya saldırılarla yok edilebiliyorlardı. Büyük bir kitle, özellikle de Alevi ve Kürt kökenliler göç ederek, devlet memurları ise tayinlerini çıkartarak, fabrika ve işyerlerinde çalışanlar izin ve raporlar alarak veya işten çıkarak vb. kişisel çaba ve imkânlarla bu ortamın şartlarına karşı tedbirler alıyor ve hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Ama hala önemli bir çoğunluk faşist terörün tehdidi altındaydı. Tüm devrimci grupların iyi niyetli koruma çabalarına rağmen bu böyleydi. Ayrıca göç edenler, işten çıkan veya tayinlerini yaptıranlar da çok rahat değildiler. 12 Eylül öncesi tam bir kaos ortamı vardı. Dolayısıyla örgüt militanlarının aileleri başta olmak üzere kendine sol diyen sıradan insanlar 12 Eylül Cuntasını zımnen (el altından) desteklemişlerdir. Zaten diğer halk kesimleri gönüllü desteklerini Anayasa Referandumunda da gördüğümüz gibi darbecilerden esirgememişlerdir. Ailelerin büyük bir kısmı uygulamaları görünce, ‘sol’ kesimin de 12 Eylülden zarar görenleri bu desteklerini çekmişte olsa büyük bir çoğunluk hala 12 Eylül mantığının esiridir. Sanıyorlar ki devrimcileri desteklerlerse eski kaos ortamı yeniden gelecek. İşte tam da burada kitlelerle devrimciler arasında ki bu güven bunalımını yaratan nedeni ele almak gerekiyor diye düşünüyorum. Ama önce o dönemi en iyi açıklayacak olan bir yaşanmış örneği vermek istiyorum. Yıl 1979. Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren’in başkanlığında tüm Kuvvet ve Ordu Komutanlarıyla yapılan bir toplantıda 2. Ordu Komutanı Bedrettin Demirel Evren’e sormaktadır: “Komutanım her gün 5–10 insan ölmekte. Yazık oluyor bu ülkeye. Biran önce müdahale etmemiz gerekmiyor mu?” Evren o her zaman ki monotonluğu ve basitliği ile cevap veriyor: “Henüz ortam yeterince olgunlaşmış değil. Bekleyeceğiz” Gerçekten de bu toplantıdan sonra olgunlaşma hızlanmış ve her gün ölenlerin sayısı 20’lere çıkmıştır.

İkinci konu, 12 Eylül öncesinin belirleyici özneleri olan bizlerin yani Marksist sol’un nasıl bir tuzağa düşürüldüğünün ve bunun kaçınılmaz olup olmadığının, hatalarımızı gören bir yerden bakarak analiz edilmesidir. Önce 12 Eylül öncesine bir göz atmalıyız. Bu dönemde devrimci gruplar siyasi ortamı değerlendirirken çok ciddi abartılara yer vererek gerçeklikten tümüyle uzaklaşmışlardır. Bu tespitler sırasıyla ve özetle şöyledir: Dev-Yol iç savaş tespiti yaparak siyasi iktidarın nüveleri olarak direniş komitelerini gösteriyor. Dev-Sol silahlı mücadele şartlarının varlığını ileri sürerek öncü savaşını başlattığını belirtiyor ve anti-faşist savaşçı birliklerini kurduğunu açıklıyor. TKP ise tam gaz ilerleyerek yığınların barikatları zorladığını ve 500 binlik dev çıkışlardan bahsediyor. TKP den kopan İşçinin Sesi ise, ülkemizin emperyalizmin en zayıf halkası olduğunu söyleyerek devrim durumu tespiti yapıyor. İşi biraz abartıp taa İngiltere’den devrimi yönetmek için Türkiye’ye liderler gönderiyor. TDKP silahlı ayaklanmalardan bahsediyor ve silahlı gösteriler düzenliyor. Kurtuluş grubu ise siyasi mücadelenin başını işçi sınıfının çektiğini söyleyerek bu gerçek üstü değerlendirmelere ortak oluyor. TKP-ML ise kırlardan şehirlerin kuşatılacağı tezini ileri sürerek kızıl üslerin olduğu gerilla savaşını başlattığını açıklayarak bu kervana katılıyor. Bunları çoğaltmak mümkün. Burada bu düşüncelerin tek tek eleştirisini yapacak değilim. Benim sorgulamak istediğim şu: diyorum ki madem bu kadar güçlüydünüz ve ülkemiz bu kadar çok devrim şartlarını içinde taşıyordu 12 Eylül sabahı nerdeydiniz? Görülüyor ki ayakları yere basmayan ve daha çok dışardan beslenen tespitlerle sanal bir devrim durumu yaratarak etkiniz altındaki kitleri yanlış yönlerdiniz.

Büyük hayal kırıklıklarının yaşanmasında ve gerçek bir direnişin örgütlenememesinde işte 12 Eylül öncesinin bu abartılı siyasi çizgisinin çok büyük payı var. Her şeyden önce çoğu militan ve sempatizan taşıyamayacağı yükün altına girerek veya sokularak yorgun hale gelmiştir. Daha da kötü olan devrim ve iktidar beklentisine giren insanların ‘yaprağın kıpırdamaması’ karşısında ki hayal kırıklığı yıkıcı etki yaratmıştır. Devrimci gruplar bu anlamda sınıf ve kitle analizini ve olayların değerlendirmesini Marksist bir açıdan yapamayarak 12 Eylül’de düdük çaldığında oyuna katılmak zorunda kalmışlardır. İşte hala hatalarımızı gören bir yerden sorunlara yaklaşmadığımız için bugün ülkemizi 12 Eylül tilmizleri yönetmektedir. İşte bu yüzden binlerce insanımızı ekonomik çarka ve bize yakın milyonlarcasını da milliyetçi ‘sol’a teslim etmiş bulunuyoruz. Ve biz hala bir avuç suda fırtına kopartmaya devam ediyoruz.

İşçi sınıfı mı? İşçi sınıfı 1970 lerin sonunda gelişen neo-liberalizmin büyük saldırısı sonucu tüm kalelerine girilerek kolektivizmi parçalanmış, disiplini askerileştirilmiş ve taşeronlara teslim edilmiştir. Sizlere bir sır vermem gerekirse şu an sarı sendikaların kasalarında devrim yapacak kadar para olduğunu bilmelisiniz. Ama DİSK ve KESK’in varlığı bizi umutlandırıyor.

Devrimciler mi? Devrimciler, 60–65 grubun dergi çıkarttığı toplam 110–120 parçadan oluşan bir “zenginlik” içindeler. 12 Eylül öncesini soluyanlar açısından Türkiye de çok fazla bir şey yok. Fakat size bir sır daha vereyim mi? Yarını doğru şekilde kurmayı planlayan, grupların içinde ve dışında o kadar çok kişi var ki. Sanırım umutlanmamız için çok sebep var.


Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
 
İlgili Yazılar


İlgili haberler