
Yeni Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, dün seçerek çağırdığı gazetelerin genel yayın yönetmenleriyle Genelkurmay Karargahında bir araya geldi. Dünkü toplantıya önceki benzer toplantılardan farklı olarak hükümete yakınlığıyla bilinen Yenişafak ve Star gazetelerinin genel yayın yönetmenlerinin de çağrılmış olması dikkat çekiciydi.
Bu toplantıya çağrılan gazeteleri sıralamaktan çok çağrılmayanları sıralamak herhalde bu davetin niteliğiyle ilgili daha net bir bilgi verecektir. Toplantıya gazetemiz Evrensel ile birlikte Birgün, Alternatif, Taraf, Zaman, Milli Gazete ve Vakit gazetelerinin genel yayın yönetmenleri çağrılmadılar.
Toplantıya katılanlardan Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin, Genelkurmay Başkanına bu konudaki akreditasyon kriterleri sorulduğunda, Başbuğ’un, Basın Konseyinin gazetecilik ilkelerini dikkate aldıklarını, onun dışında özel bir sınırlamaya gitmediklerini söylediğini aktardı.
Bizim açımızdan bu yanıtın inandırıcı olmadığını özellikle belirtmeliyiz. Toplantıya katılanlar arasında da bu yanıtı ikna edici bulmayanlar muhtemelen vardır. Burada iki temel kriterin belirleyici olduğunu tahmin etmek zor değil. Birincisi, Genelkurmayın anlayışını belirleyen Milli Güvenlik ve Siyaset Belgesi’nde yer alan “irticai” ve “bölücü terör” klişeleri etrafında belirlenmiş bir sınıflandırma. İkincisi de “söz geçirebilme” kriteri.
Eğer mesleki kriterler açısından bir değerlendirme yapılacaksa bu öncelikle, çağrılmayan gazetelerin okur kitlesine yönelik olarak “halkın haber alma hakkı” ilkesinin ihlal edildiği anlamına gelir.
Çağrılmayan gazetelerin genel yayın yönetmenleri eğer çağrılsalardı, o toplantıya katılırlar mıydı, sorusu ise bu açıdan ikincil bir meseledir.
Ancak Genelkurmay Başkanı Başbuğ, Diyarbakır ziyaretinde görüştüğü “sivil toplum örgütleri”ni ağırlıklı olarak iş adamları örgütlerinden oluşacak biçimde sınırlamasına benzer bir sınırlamayı dün de gazeteler açısından yapmıştır. Bugün televizyonların yöneticileriyle gerçekleşecek olan toplantıda da benzer kriterler devrede olacak.
Aslında Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un kendisine yöneltilen sorulara verdiği yanıtların biçimi de, akreditasyon anlayışını ele veren cinsten. Örneğin Başbuğ, Kürt sorununun çözümü konusunda şu ana kadar öne sürülen askeri yöntemlerden farklı bir düşünceleri olup olmadığı sorusunu yanıtlarken, “af” vb. seçenekleri tamamen dışta tutarak “terörle mücadele” eksenli konuşmuş. Bunun sosyal ve ekonomik tedbirlerle desteklenmesi gerektiğini savunmuş olması da bir şeyi değiştirmiyor. Sorun “terör” sorununa indirgenince, ‘sosyal ve ekonomik tedbir’ diye sıralanan yöntemler de insan merkezli olmaktan çıkıp, güvenlik merkezli bir hale geliyor.
Başbuğ, ABD ile ilişkilerinin ‘mükemmel’ seviyede olduğunu bu toplantıda da tekrarlamış. Gürcistan ve Kafkaslar konusunda da, Türkiye’nin, herkes tarafından takdir edilen bir “denge” politikası izlediğini öne sürmüş. ABD ile ilişkileri ‘mükemmel’ olan bir Türkiye’nin, ABD’nin işgali altında bulunan Ortadoğu ülkelerinin halklarının, ABD’nin tehdidi altında bulunan İran halkının ve Kafkaslarda ABD’nin oyunlarından rahatsız olan ülkelerin halklarının gözündeki durumunun ‘mükemmel’ olması beklenebilir mi?
Başbuğ dünkü toplantıda 28 Şubat konusundaki TSK’nın tavrında kendileri açısından hiçbir değişikliğin söz konusu olmadığını da söylemiş.
Aslında bakıldığında, dünkü brifingde vurgu yapılmış birçok konu üzerine ayrı bir yazı yazılabilir. Ancak bir köşenin sınırlılığı da dikkate alınarak şunu vurgulayarak bu yazıyı bağlayabiliriz:
Türkiye siyasal tarihinde, gazetelerin genel yayın yönetmenlerini davet eden bir hükümet ya da siyasi parti var mı? Peki neden yok? Çok açık. Buradaki tarz farkı bile, Türkiye’de TSK ile basın ve günlük siyaset arasındaki vesayetçi ilişkiyi gözler önüne seriyor. Normalde bir güvenlik kurumunun olsa olsa savunma muhabirlerini bilgilendirmesi beklenir. En olağanüstü durumda bile Ankara temsilcileri çağrılır ki, bu da tartışılmaya muhtaçtır. Nihayetinde tarzı bile bir ‘sıraya dizmeyi’ çağrıştıran bu tutum, Türkiye’nin iç ve dış siyasetine dair kamuoyunun belirlenmesinde etkili olan basın kuruluşlarının “genel yayın politikalarına” nüfuz etmeye yönelik değilse nedir? Daha göreve geldiği gün ‘psikolojik savaş’ın önemine vurgu yapan Başbuğ’un Genelkurmay başkanlığı dönemi, belli ki askeri vesayetin basın alanındaki izinin daha da derinleşeceği bir dönem olacaktır.
Genelkurmayın bu tutumu kendisi açısından belki şaşırtıcı bulunmayabilir, ama o toplantıya katılan genel yayın yönetmenlerinin, ‘acaba basının kuvvet komutanları’ muamelesi ile mi karşı karşıyayız, diye kendilerine sormaları mesleki etik açısından bir zorunluluktur!