
İki gün önce televizyonda tüm haber kanallarını kilitleyen, Genelkurmay Başkanı Başbuğ'un, gazetelerin Ankara temsilcileriyle yapmış olduğu iletişim toplantısı idi, diğer önemsiz haber ise DTP'nin kapatılmasına ilişkin açılan dava.
Bir tarafta Genelkurmay Başkanı Başbuğ, gazetecilere demokrasi üzerine brifing verirken, diğer taraftan DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, partisinin kapatılmasına ilişkin savunma yapıyordu. İki olayın da aynı güne denk gelmesi, tesadüf müydü, yoksa bilinçli miydi anlamadım? Genelkurmay Başkanı Başbuğ, gazetecilerle yaptığı iletişim toplantısın da, TSK adına Ergenekon sanıklarını cezaevinde ziyaret etme olayını, 'Vefa borcumuz' diye açıklıyor. 'Onların TSK'ye büyük katkısı oldu, bu ziyaretin insani boyutu var' diyor. Peki bütün bu faili meçhul cinayetler, köy yakmalar, tutuklamalar, çocukların kurşuna dizilmesi, gözaltında kayıplar! Bunlar ne oluyor? Ne kadar insani? Şimdi bu ziyaretin amacı onları meşru mu kılıyor? Genelkurmay Başkanı bunları derken, DTP de bu olayları dile getirdiği için yargılanıyor.
DTP 'Ergenekon sanıkları yargılansın, Fırat'ın doğusundaki tüm ihlaller açığa çıksın' diyor. Genelkurmay Başkanı 'PKK'nin kökünü getireceğiz, tezkere tarihi uzayacak' derken, DTP 'PKK bir sonuçtur, PKK'yi var eden nedenleri konuşmak lazım, şiddet ile çözüm olmaz' diyor.
Genelkurmay Başkanı 'Şehitleri siyasete karıştırmayın, terörün bitmesini en çok isteyen TSK'dır. Bunun aksini söyleyen haindir' diyor. DTP, 'Asker de, gerilla da ölmesin Kürt sorununu demokratik bir şekilde gelin birlikte çözelim, adım atalım' diyor.
Genelkurmay Başkanı bir yandan kolesterol tahlili yaparken, bilmiyor ki halkın tansiyonu yükselmiş beyin kanaması geçiriyor.
DTP'nin savunmasını okudum, kendi açılarından oldukça net bir savunma yapmışlardı. Bu savunmalara gerek var mıydı? Partilerin kapatıldığı, kapatılmak istendiği Türkiye'de hiç bir şey adil değildi. AKP'nin kapatılması için gösterilen duyarlılık, basının ve köşe yazarlarının göstermiş olduğu tepki, DTP için geçerli değil. Çifte standartlık buna denir işte. Peki demokratlarımız, aydınlarımız nerede? Onlarda mı dilini yuttu bu sıralar? Her gün gazetelerde demokrasi dersi veriyorlar, AKP kapatılırken bile ağız ucuyla da olsa, kapatılmaya karşı geldiler. DTP için ağızlarının ucunu bile kıpırdatmıyorlar. Eğer aydınlarda 'PKK'ye mesafe' olarak bakıyorlarsa olaya, vah ki vah. Oysa DTP'nin kapatılması hepimizin sorumluluğu, vicdanlarımıza ne oldu, a beyler, bayanlar. Parti kapatmalar, sadece yargı ve hukukun geriliğini değil, toplumları da geriletir. Oysa beklenen şuydu: DTP'ye karşı olan insanların bile parti kapatma konusunda duyarlılık göstermesiydi. Bir partiye siyaseten karşı olmak, onu siyaset dışı yöntemlerle yok etmek, ne kadar demokrasiye fayda getirir? Birçok defa denendi. Türkiye parti mezarlığına dönüştü, şimdi yeni bir mezar açma çabasındalar. Bugüne kadar DTP geleneğinden gelen partilerin tümünü kapattılar, bir şeyler çözüldü mü? Hayır... Şimdi biz nasıl yargının bağımsızlığına inanacağız. Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, AKP hakkında açılan dava hakkında kararı açıkladığı konuşmasında 'Çağdaş ve demokratik ülkelerle beraberlik sağlama adına, ne zamanki bir siyasi parti kapatma davası gündeme gelir, o zaman kararların değişmesi gerektiği konuşulur. Bir kez daha siyasi partilerimize seslenmek istiyoruz. Bu konuda rahatsızlık varsa, topluma ters gelen anayasa değişiklikleri varsa, bunların süratle gerçekleştirilmesini istiyoruz' diye önemli bir sorunu dile getirdi. Peki bu durum AKP için geçerli de DTP için neden geçerli değil?
DEP milletvekillerinin Meclis'ten nasıl karga tulumba alınıp, nasıl sorguya götürüldüklerini, nasıl tutuklandıklarını unutmadık. Türkiye'nin büyük ayıplarından biriydi. Türkiye ha bire günah işleme derdinde, böyle giderse hiç bir papaz da kurtaramayacak.
Ankara'da DTP'nin kapatılmasına ilişkin mahkeme sürerken, Diyarbakır'da da halk mahkemesi kuruldu. Ama tahammülsüzlük öyle bir kendini gösteriyordu ki; masumane bir oyuna bile, aba altından sopa gösteriyorlardı. Polis her türlü gerginliği yaratmak için elinden geleni yaptı. Kürt sorunu bir asayiş sorunu değil, yargının veya askerin çözebileceği bir sorun da değil, sorun Türkiye toplumunun sorunudur. Çözüm yeri Meclis ve Türkiye'dir. Çözüm yolu demokratikleşme ve samimiyettir. Farklı kültürlere, farklı dillere saygı göstermektir.