AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceForumspaceBilgilerspaceYazılımspaceLinklerspaceResimlerspaceSitemapspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yazılar / Makale

Vicdani Ret Üzerine


Ali Barış Kurt / esmerbilgi

Vicdani Ret Üzerine - Ali Barış Kurt / esmerbilgi Emperyalist kapitalizmin ve onun tekvin ettiği tradisyonun büyümesindeki en güçlü taktik diyebileceğimiz, devletlerin (sosyalist olmayanları kastettiğimi açıklamalıyım, zira konu vicdani ret iken bir de anarşist olduğum sanılmasın...) silahlı savaşına karşı çıkmadaki başarı yolunun, onun insan kaynaklarını durdurmaktan geçtiği artık çok açık... 'Savaşın insan kaynaklarını durdurun' şiarındaki valörün bu sebeple öne çıkarılması gerektiğini düşünüyorum.

Ancak bu kaynağı kendiyle duraklatan insanların hodkâm duygular içinde tutum takınması, mümkün olan faydayı da sınırlamış oluyor. Buradaki hodkâmlığı (bencillik) tanımlayacak olursak; 'reddediş yerine kaçış' diyebiliriz.

'Kaçan' (askerlikten) insan, aynı zamanda savaşmaya karşı savaşmamazlığı tercih ediyorsa, mücadele ve kılgıyı temin edemiyorsa; bu doğrultuda anti-militarizmden bile bahsetmek yersizleşiyor ve kaçanın da barışa temettü sağladığını savunacak somut bir şey kalmıyor; kaçanın 'kurtarılmış bölge'si kendinden başkası olamıyor.

Şöyle ki, kendisini anti-kapitalist diye niteleyen birinin yaşadığı ülkedeki özelleştirme tatbiklerine ve diğer liberal politikalara sadece katılmamakla bir sonuç elde edemeyeceği gibi; anti-faşistin oligarşiye, enternasyonalistin de milliyetçiliğe salt katkı götürmeyerek onları çökertemeyeceği bir gerçek... Bu değerlendirmeye göre, anti-militaristin de kaçarak etki yaratamayacağını söylemek ve pratikteki ihtiyacı mühimsemek doğru olacaktır.

Kısaca, anti-militarizm için öncelikle vicdani reddin mücadeleci ilkeselliğe kavuşmasını ve kendisini yalnızca militarizmden arınmışlık yerine, onun hasımı görmesini savunmalıyız. Hasım görülene tepkisiz kalmanın da muhtemel olmayacağı düşünülürse, 'savaşmaya karşı savaşmamazlık' uyuşukluğunu yenerken bu kuramdan da yararlanabiliriz.

Bunun için de vicdani retçi ve savaş karşıtları ilkin 'militarizmi gerek kılan'ı saptamalılar. Öyle ki, ben 'anti-militaristim, o zaman tüm savaşanlara lanet' gibi sekterliğin her ülke şartları için hiç de insicamlı olmadığı bilinmeli. Bilinmeli ki; bazıları etnik, dinsel, cinsel vb. kimlikleri ve yaşadıkları coğrafyalar 'talihsizliğinde' 'şamar oğlanı' olmaktan bunalıp; savaş karşıtının 'şirinliğinde' tutum alamayabilir. Bu, 'etkiye tepki' doğasının doğallığıdır deyip, maalesef susmalıyız.

Bahusus Türkiye gibi örneklerde de aksi, fazlaca hesapsız bir reaksiyon olur. Devletin belli milliyete yönelik imha ve inkâr bağnazlığı da hesap edilirse, bu reaksiyonun haksız olduğunu, geçelim objektif yapısını, subjektif olduğunu bile savunabiliriz. (Genç Siviller hareketinin dönem dönem bu 'subjektifliğe' örnek düştüğünü söyleyebiliriz.)

Savaşa kılıf...

Türkiye Cumhuriyeti 'beli silahsız' yürüyemeyen, tüm yurttaşlarına da aynı aksiyonu özümsetmeye karar vermiş bir devlet... Bunu öyle geliştirmiş ki, 'her Türk asker doğar' gibi absürt bir empozeyle, kan politikalarında bebeklerden dahi medet uman hâli almış. 'Vatan sana canım feda' ve 'önce vatan' mantıkları da aynı anlama düşen, insan yaşamını tali duruma iterek kendi güvenliğini (devletin) öne süren ve bu nedenle 'çıkarcı' dediğimiz militarist modellerdir.

'Vatan insan için değil, insan vatan için' mantalitesinin de tarihteki mimarları irdelenirse, bu duygunun da masum olmadığı, hangi maksatla insanlığa aşılanmış zehir olduğu tespit edilebilir. Bulgular süreç bakımından, mantalitenin eski savaşlar döneminde cepheden ayrılmak isteyenlerin yoğunlaştığı sırada ortaya atıldığını gösteriyor... Amaçsa, doğal olarak kaçışları engellemek ve halkın eline silah alıp orduya katılmasını 'zorunluluktan ziyade iftihar' görmesini sağlamak. Savaşları öne sürenler -hâlâ olduğunca- emperyalistlerdi ve menfaatleri (sınıf savaşımı haricindeki her savaşın, savaştıran devletlerin dönemlerindeki liderlerine yarayacağını, savaşan toplumun açlık ve sefalete bürüneceğini kim inkâr edebilir ki...[1] ) uğruna halkla bütünleşme şansları, sadece bu janrda bir kılıfla mümkündü. Bu kılıf hiç değişmedi...

Ne yapmalı?

İşte bu menfaattar mantıkla çatışmak için yapılabilecek en tesirli ve ihtiramlı duruş ise, bir kez daha dillendirirsek; bu zehire bulaşmamak bir yana saklanmak da değil, askerliği, sistemin silahşorü olmayı reddetmektir; vicdani retçi olabilmektir. Tarihi eksperyanslar bize yankı uyandırmayan hiçbir tepkinin asıl niyete tekabül edemeyeceğini öğretti. Ancak ve ancak reddetmek bu niyeti hissettirmek, kalabalıklaşmak bu niyetle ürkütmek namına ehemmiyet sağlayabilir.

Türkiye açısından da, devletin bu hakkı (vicdani ret) tanımadığı gibi, Türkiye'den ve Bölge'den gençliğin de onun kirli çıkarları huzurunda yürüttüğü 'mücadele'yi tanımaması, davet edildiğinde yılmadan 'hayır' diyebilmesi, kişiyi her şekliyle mutlu ve vicdan azapsız bir sonraya ulaştıracak en patetik yol gibi şimdilik...

***

Hiç şüphe yok ki en yeni örnekleriyle Halil Savda ile Mehmet Bal da bu minvalin başarısını kanıtladılar. Devletin cezaevine koyduğu, orada türlü işkencelere maruz bıraktığı, 'sivil ölüleştirdiği' ama bir türlü askeri yapamadığı Halil ve Mehmet'e herhangi sağlık problemleri bulunmadığı hâlde (ve hatta tedaviden geçmemişlerdir) ''çürük'' raporu verilmesi, esasında TSK'nin, vicdani ret tutumu özünde direnildiği taktirde bu inatla başa çıkamayacağını gösterdi.

Sonuç olarak; 'zorunlu askerlik' hiç de zorunlu değil, sadece razı olanlara uygulanabilir! Bu iki güzel insana uygulanamadığı gibi...

***

Notlar:

[1] Yazıdaki 'savaş'la, ulusal direniş hareketleri ve sınıf mücadelesi hiçbir şekilde kıyas edilemez.


Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
 
İlgili Yazılar


İlgili haberler