
Kapitalizmi feci şekilde sarsan Amerika merkezli finansal krizle ilgili gelişmelerin izini sürerken, geçmişte bir yerlerden okuduğum ve ancak ‘Yüce Sezar’lardan birinin edebileceği ukalalıkta bir laf aklıma düştü. Kısa bir araştırmayla buldum; Bush’un eski danışmanlarından Karl Rouve, şöyle diyordu:
“Biz artık bir imparatorluğuz. Harekete geçtiğimizde kendi gerçekliğimizi yaratırız. Ve siz bu gerçekliğin üzerinde çalışırken, biz tekrar harekete geçer, yeni gerçeklikler yaratırız. Biz tarihi yaparken, siz de o tarihi çalışmak zorundasınız.”
Doğrusu bu ya, Karl Rove, sosyalizmin başına gelen ‘tarihsel kaza’ sonrası ‘tek kutuplu dünya’nın patronu haline gelen Amerika’nın yeni konumunu çok iyi özetlemişti!..
Şimdilerde, esaslı bir ‘ticari kaza’ geçiren ve kan kaybeden Amerika’nın imparatorluğu, kapitalist dünyanın diğer aktörlerince tartışılır bir hale gelmiş bulunuyor. Tökezleyip düşen Amerika’nın yardıma muhtaç durumundan vazife çıkartan Rusya, yakın geçmişte gerçekleşen ‘Gürcistan şovundan’ hemen sonra yarım ağız dillendirdiği imparatorluk hevesini artık yüksek perdeden ifade etmeye başladı bile.
Tartışılan ikinci şey ise, çeyrek asırdan fazla bir süredir zamane kapitalizminin ‘kutsalı’ mertebesine yükseltilmiş olan neo liberalizmdir.
İmparatorluk kimliği Amerika’ya, neo liberalizmi temsil ‘hakkını’ da vermişti. Neo liberal politikalarla yeniden şekillenen dünya kapitalist sisteminden söz edildiğinde, herkesin aklına evvel emirde Amerika gelmeliydi!.. Gerçekliği olan bir algıdır bu ve Amerika’da yaşanan finansal kriz, kapitalizmin küresel krizi olarak okunmaktadır.
Memleketimizin siyasetçileri, “Amerika’da yaşanan krizden bize ne; Allahın izniyle yolumuza devam ediyoruz” benzeri, sözün sahibine yakışır açıklamalar yapsalar da, aklıselim herkes bilir ki, vaziyet böyle değildir; Amerika’da başlayan finansal deprem, kapitalist sistemin bütününde, şu ya da bu düzeyde ama mutlaka tsunami etkisi yapacaktır.
Yaşlı Avrupa’da kapitalizmin ‘ehil adamları’ hiç vakit kaybetmeden, finansal kapitalizmin küresel krizinden etkilenen ekonomilerine yeniden çekidüzen vermek için akıl yapmaya başladılar. Avrupa Birliği’nin dört ‘büyüğü’ sayılan Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya’da, küresel depremin tsunamisinden etkilenen bankaları kurtarma operasyonları planlanıyor ve bu arada kapitalizmin amentüsü sayılan neo liberalizme ‘aykırı’ bu uygulamaların ortasında ‘Keynes’in ruhunu çağırma’ eğilimleri çoğalıyor.
Durumun ciddiyetine uygun acil çözümler arama telaşı içinde, kapitalizminin kutsalı neo liberalizm ‘inancına’ bir çırpıda sırtını dönen Sarkozy şöyle diyor: “Artık spekülatif finansal kapitalizm bu biçimiyle devam edemez. Bankalar asıl görevlerini bir kenara bırakmış, piyasalar üzerinde spekülatif işler yapıyorlar. Devletin, krizin çözümü için piyasalara müdahale etmesi lazım. Hiçbir kuralı olmayan, devlet müdahalesine uzak duran finansal kapitalizm fikri çılgın bir fikirdir..”
Hiçbir kuralı olmayan ve devlet müdahalesine uzak duran finansal kapitalizm karşıtlığı, neo liberalizmin sonu; devletin piyasa kontrolörlüğüne davet edilmesi ise Keynesyen iktisada dönüş demektir.
Böyle bir ‘dönüş’ mümkün müdür, değil midir tartışması anlamsız!. Tecrübeyle sabittir; kapitalizmin ‘omurgaya’ ihtiyacı yoktur, onun ihtiyaç duyduğu şey, esnekliktir. Kapitalizm, ömrünü uzatmak için, sosyalizm hariç her yolu mubah görebilir.
Ancak ‘küçük bir sorun’ var; kapitalist dünyanın ideologları ve propagandistleri, neo liberal politikaların benimsendiği 70’li yılların sonundan bu yana, toplum bilincini yeniden kurarken, bir daha devlet müdahalesine ihtiyaç duymayacakları varsayımıyla, ekonomide devlet müdahalesini sosyalizmle ilişkilendirme ‘gafletinde’ bulunmuşlardı. Yani, ekonomiye devlet müdahalesini, “işte sosyalizm budur” palavrasıyla reddedip, on yıllar boyunca “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” nakaratıyla neo liberal soygunu yücelten kapitalistlerin işi zor!..
Diğer yandan, kapitalizmin hal ve gidişini izleyen sosyalist dostlarımızdan bazıları, gözlemlenebilir düzeyde bir devrim heyecanı yaşamaya başladılar. Okuduğunuz bazı makalelerden, devrime beş kala anını yaşadığımız sonucunu bile çıkartabilirsiniz!..
Kapitalizmin 1929 krizini çağrıştıran bu kriz de, büyük olasılıkla yine işsizliğin, yoksulluğun, açlığın ve umutsuzluğun, tahammül sınırlarını zorlayan boyutlarda büyümesine neden olacak. Kapitalist haydutlar bir yandan yeni bloklaşmalara giderken, bir yandan da birbirleriyle didişmeye başlayacaklar, zayıf düşecekler… Velhasıl, bize rağmen devrime uygun koşullar oluşabilir. Ve bu günkü durumumuzu ‘korursak’ o koşullarda şunu demek zorunda kalabiliriz: “Ah, keşke hazır olsaydık!..”
Küresel kapitalizmin krizinden devrim ve sosyalizm çıkabilir elbette, ama bunun için öncelikle, eski zamanlardakinden çok daha kapsayıcı ve işlevsel bir enternasyonale ya da global düzeyde etkin bir emek cephesine ve içinde yaşadığımız dönemle öngörülebilir geleceğin parametreleriyle kurulmuş, inandırıcı, gerçekleştirilebilir, albenisi yüksek bir sosyalizm projesine ihtiyaç var.
Benimsenebilir ve benimsenmeye başlanmış bir sosyalizm projesinden yoksun isek, yapabileceğimiz ‘en iyi şey’ kapitalizmin eleştirisidir; en çok, kapitalizm ‘cehenneminin’ resmini çizer dururuz; “peki cennet neresidir?..” denildiğinde ise, enternasyonalsiz dünyamızın ‘kurbanı’ olmaktan zor bela kurtulmayı başaran, direnen ama model olmaktan çok uzak küçük adamız Küba’yı işaret etmekle yetiniriz.. Hepsi bu!..