
Bir insanın başka bir insanı öldürmek için eğitim alması belki de dünyadaki en korkunç ve en iğrenç şeydir. Siz bir insan öldürmek için plan kurarak, teorik- teknik eğitim alarak insanı nasıl öldüreceğinizi amaçlıyorsunuz. Bunun adı savaş ve militarist mantıktır. Militarizm, yurttaşları edilgen kılmayı ve bir zümrenin çıkarlarını korumayı amaçlar.
Militarizm, insanı değersiz bir varlık yapar, insanı insan yapan kendin olma, iradene sahip çıkma durumunu ortadan kaldırıyor. Albert Einstein, muhteşem bir şekilde bu durumu açıklıyor:
“Eğer bir insan marşla uyum içinde yürüyebiliyorsa, o değersiz bir yaratıktır. Kendisine yalnızca bir omurilik yeterli olabileceği halde, her nasılsa yanlışlıkla bir beyni olmuştur. Uygarlığın bu kara lekesi en kısa sürede yok edilmelidir. Emirle gelen kahramanlıktan, bilinçsiz şiddetten, aptalca yurtseverlikten, tüm bunlardan nasıl da nefret ediyorum. Ben savaşı öylesine tiksinti verici ve aşağılayıcı buluyorum ki, böyle iğrenç bir eyleme katılmaktansa kendimi parçalayıp yok ederim daha iyi. Benim anlayışıma göre sıradan bir cinayet savaşta adam öldürmekten daha kötü değildir.”
***
Savaş üzerine yığınla değerlendirme vardır. Etrafımızda olanlara bir bakalım. Yaşadığımız kentin insanlarına bakın; yüzlerinde çoğunlukla bir “hiçlik” ifadesi göreceksiniz. Ya da yüzlerinde “zehir” gibi bir öfke ve kin… Ama bu kin ve öfke başta sahibini vuruyor. Ülkemizde resmen ilan edilmemiş olsa da fiilen bir savaş hali vardır. Savaşın maddi götürülerini bir tarafa bırakalım özellikle Türk toplumda yarattığı tahribatlar kaç sene sonra giderilecek acaba.
Her şeyini askeri bir “zafere” odaklamış bir iktidarın temel dayanağı olan ve varoluş gerekçesi saydığı toplumu bitiriyor. Sadece ve sadece bölge ve Kürtler üzerine yoğunlaşan iktidarlar bütün varlıklarını buna yatırdılar. İç ve dış tavizler bunun için verildi. Bütün dış politika ve iç politika askeri zafer üzerine kuruldu. Cumhuriyetten bu yana kazanılan askeri zaferler (!) neyi getirdi. Her şeyi ile yarım yamalak bir toplum yarattı. Politikadan sanata kadar tam bir ucubeleşeme vardır (kimi bireysel çıkışları bunun dışında tutuyorum).
Hadi diyelim ki muhalif saydığınız hatta muhalefet potansiyeli olan Kürtleri ve diğer herkesi öldürdünüz. Peki, zafer kazanmış olacak mısınız? Ya toplumda yarattığınız kin ve öfke, halklar arsında açılan derin yaralar ne olacak. Onları nasıl kapatacaksınız. Hitler tüm Yahudileri bitirmiş olsaydı Almanlar da biterdi. Çoğu Alman hala 2. dünya savaşında yaşadıklarından utanç duyuyor. Diğer insanların sizi büyük yazar, düşünür, bilim adamı ve sanatçılarınızla, insanlığa armağan ettiğiniz buluşlarınızla mı yoksa çatışma ve ölümle anması mı daha iyidir?
31Aralık 2007 günü Filistin Halkıyla Dayanışma Derneği (FHDD), intifadanın 20. yıldönümü ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi'nin (FHKC) kuruluşu nedeniyle Makine Mühendisleri Odası'nda (TMMOB) düzenlenen etkinlikte konuşan Gazeteci-Yazar Haluk Gerger çok önemli bir değinmede bulunmuş. Konuşmasında özetle şöyle demiş Haluk Gerger:
“20 yıllık savaşta belki Kürtler fiziki olarak kayba uğradılar, köyleri yakıldı ve katledildiler; ama savaşı asıl biz Türkler kaybettik. Çünkü birçok insani özelliğimizi yitirdik”
20 yılı aşkındır süren savaşta bu topraklarda yaşayan herkes kaybetti. Kimse zafer kazandığını iddia edemez. Toplumun bugünkü gelen düzeyine bir bakın. Nefret daha yoğunluktadır. İnsanlar artık nefret üzerine gelecek planları kuruyor. Önceki yazımda da belirtmiştim. Şehirlerimiz mezarlığa dönüşmüş. Biliminsanı, sanatçı ve edebiyatçılardan kat be kat öldürülenlerin isimleri vardır. Her şehrin mahallesinde birkaç “şehit” sokağı vardır.
20 yılı aşkındır süren çatışmalar toplumu çürüttü. Çürümeyi başkaları (basit ve köhne beyinler) kadın erkek ilişkisine indirgiyor oysa çürüme umudun ve sevginin tükenmesidir. Tuzu kuru kişiler dışında kim umuttan söz edebiliyor.
Yazıyı Albert Einstein’ın sözü ile bitireyim:
“Dünya; kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir.”