Söz üzerine bir kaç söz
Pelşin Koçer
Dünya sözle doğdu der
Tüm mitler
Ve kutsal din peygamberleri
Söze ayırırlar kitaplarının ilk tümcelerini:
“Yaratan Rabbinin adıyla oku...”
Ki, yaratanları anladıkça ondan söz edilecektir.
Ve tanrıdan çözülecek sözün gizi
Bundandır, doğan çocuğa ilkin konuşacağını müjdeler
Guarani Kızılderilileri:
“Söz kendine okutacak bir yer sağlıyor”
diye en yaşlı Kızılderili
yeni doğan minicik kulağına fısıldar müjdeyi.
İnsanı insan yapan, anlamaksa eğer yaradılışı
Söz, hem çocuğu hem anası bu çobanın çünkü.
Söz, insan olmanın nedeni.
Söz, insan olmanın sonucu
Ve söz, anlamın kendisi
(Sait Maden yeryüzü şiiri.)
***
“İnsanı hayvandan ayıran nedir?” sorusu çok sorulur. “Neden insan yalnızca bedeni yaşatmakla uğraşamaz da başka şeylere ihtiyaç duyar” sorusu hemen diğerinin ardından beliriverir. Yanıtlar her ne kadar farklı sözcüklerle ifadelendirilse de, tümü ortak bir çatının altında çıkar: Anlam arayışından yani. Yaratma, dünyaya ve nihayet kendine anlam verme çabası insanlaşmanın temel faktörüdür. Bu ayın zamanda sözü de doğuran temel neden olmakta.
İnsan, yalnızca bedenden ibaret değildir. O, bedene sığan ruh (can)’dan oluşan bütünlük ve bu anlamda evrenin en güçlü parçasıdır. İnsanı diğer canlılardan farklı kılan ise ruhu nesnel gerçekliğinin ötesine taşıyabilme yeteneğidir. Bu ruhsal yükselimi sağladıkça bedenini tutsak alan bağlardan kurtarabilir insan. Yani bedenin özgürlüğü ruhun yüceltilmesine bağlıdır. Bu da ilk elden kendisine, çevresine anlam vermesiyle başlar. İşte sözü bu aşamada çıkan insani bir yaratım olarak görürsek eğer, onu insanı farklılaştıran özellikler arasına koyabiliriz.
İnsan olayların gelişim seyrine etki edip, o seyri değiştirdiği oranda kendisini tanımlayabilir. Olgulara tepkide bulunması için de nesnel gerçeği tanıması gerekir. Yaratan, tanınan şeyler üzerindeki bu değiştirme gücünün kendisidir asılanda. Ruhun yüceltilmesi de onunla olur. Yukarıdaki sorunların işaret ettiği gibi, insan sadece iç güdeleriyle yaşayan bir varlık değildir. Kendi varlığının bilincindedir ve bunu, çevresindeki varlıkların varoluşlarının bilincine ulaşarak gerçekleştirir. Çevresini tanımak ve sonrasında ona kendisinden bir anlam yüklemek nesneyi cisimden öte bir konuma taşırmak, (yani yaratmak) ise ad koyma ile olur.
***
İnsan yaşamında önce çeşitli işaretler vardı. Çevresindeki her varlığa bu işaretlerle farklı anlamlar veren insan, yaşamını en çok etkileyene kutsal bir rol biçti. Onu taklit ederek, yalnız beden olmaktan sıyrılıp başka bir varlığın ruhuna girmeye çalıştı. Böylece o nesne, iş veya olguyu daha iyi tanıyabildi. Onun hakkındaki bilgisi artıkça tanımlama ihtiyacını hissetti. Daha üst bir aşamada taklit etmeyi aşarak o anlama sesten bir vücut giydirdi. İnsan sözü doğurdu.
Söz, tanımlanan şeyin, ona biçilen anlamın işaretiydi ve insan giderek bu sesli işaretlerle doğayı tanımlamaya başladı. Ancak kusursuz bir dengede olan evrenin döngüsü, henüz onu tanımlama gücünden uzaktı. Ve insan bu döngü içerisinde, kendi dışında seyreden ve henüz kavrayamadığı yaratım gücünü, kendisinden çok üstün olan bir varlıkta somutladı. Daha doğrusu soyutlayarak ona olaştı. Tanrı, bu soyutlama sonrasında ulaşılan bir sözdü yalnızca. Bilgisine ulaşılmayan tüm nedenler bu “Tanrı” sözünde gizlenmişti. Tanrı aynı zamanda ölüme karşı koyuştu. Ancak ruhun yüceltilmesiyle yani anlamı yakalamakla olacaktı. Ve “Tanrı” sözü bu yaratımın kendisiydi. Tüm nesnelerin yaratıcısı sıfatının yüklenmesiyle o, aslında ölmek istememe bilinciydi. Çünkü Tanrı kendisiyle ölümden öte bir dünya fikrini getiriyor ve insana makus kendine karış koyma imkanı veriyordu.
Yalnızca bir sözdü Tanrı. Bir o kadar da bir sözde oluşturulan büyük bir anlam. İnsanın yaşama tutunabilmesi, en başta insan olabilmesi için gerek duyduğu anlam, tanım, amaçtı. Yani söz, anlamdı, tanımdı. Aynı zamanda o manadan yola çıkarak ilerleme şansı sunan bir araçtı.
***
Sözün ilk ortaya çıktığı bu aşamada bilmek, hissetmek ve varlığın farkındalığı (bilinç) henüz birbirinden ayrışmamıştır. Bunların hepsi şiirsellikte vücut buluyordu. Sözcüklerden oluşan ilk sistemli dizge mitolojilerde kendisini gösteriyordu. Nesnenin farkına varma, varlığın bilinci ve nesneyle insan arasındaki bağlar, titreşim o ilkel dil olarak tanımlanan şiirde ayrıştırılmadan, ortak ele alınıyordu. Söz, doğadan kopuk değildi yani. İnsan nesneye biçtiği anlam çerçevesinde yaşardı. Dolayısıyla insan yaşamı da nesneden kopuk değildi. Henüz karmaşıklıklaşmayan yaşam, sözün anlamını güçlü kılıyor ve söz yaşama yön veren güçlü bir etkiyi bağrında taşıyordu. Ancak insanın soyutlama düzeyi geliştikçe ve insan yaşamı buna göre daha karmaşık sistemlere kavuştukça, sözün taşıdığı bu güçlü etki de kırılmaya; yaşamın beraberinde getirdiği yeni kurumlaşmalar, düşüncenin ilerleyen biçimi, sözü farklı farklı biçimlerde kullandı. Kurumlaşmaların ihtiyaçlarına göre sözün işlevi de ayrıştı. Mitolojiden koparak ayrışan bilim, sözün bildirme yönüne ağırlık verdi. Edebiyat ve sanat ise ruhun yüceltilmesine, sözün duyma gücüne önem vermeye başladı. İnsanlık tarihi boyunca, her ne kadar biri diğerini reddetmeyip birbirlerine ihtiyaç duysalar da, her iki dalda sözün bir işlevini öne çıkardı.
Bilim, insanın nesne hakkındaki bilgisini çoğaltıp, yaratıma geçmesi için veri sunarken, edebiyat bu veriyle insan eylemi arasındaki bağı güçlendirdi ve hareketin yönelimini etkiledi. O bilginin insan ruhunda duyulmasını sağladı. Yani sözü yüceltti. Başlangıçta bir form içinde bulunan her iki dal, giderek kendi içinde de alt disiplinlere ayrıldılar. Ancak temeldeki işlevlerini –sözü (anlamı) varkılma etkinliğini- sürdürdüler. Söz bu araçlarla insanı tanımladı ve insan yine bu araçlarla sözü güçlendirdi.
“Can sözüdür eğer bilirse insan
sözdür derler ki özgedir can”
(Said Maden)
Beytinde Fuzulî birbirine etki eden bu iki yöne vurgu yapıyor. Onun dediği gibi insan sözü, anlamına erdiği anda ruh kazanabilir. Kaldı ki ruhu yücelten, özge kılan da yine sözdü. Bu anlamda kuru bir ses dizimi değildir söz. “can” gibi belki ki de üç sesten oluşur. Ancak taşıdığı anlam insan yaşamına yön verecek düzeydedir. O olmadan insan olmaz. Anlam verme yetisi geliştikçe o da gelişir, büyür. Dolayısıyla söz canlıdır. Seslerden oluşan dış görünüşü, onun vücudu; ruhuysa anlamıdır. İnsanla birlikte gelişir ve değişir. Söz, insan ve onun eylemiyle vardır.
Bu nedenle bildirme ve duyurma her ne kadar ayrışsalar da biri olmadan diğeri olmaz. Birinin eksikliği diğerini yarım bırakır çünkü. Tıpkı, beden olmadan ruh, ruh olmadan insanın olmayacağı gibi. Oysa söz günümüzde salt bir soyutlama aracı olarak ele alınıyor, bildirim yönüne daha fazla dikkat çekiyor bu da çokça işlenen iletişimsizliğin ve bununla gelişen çağsal hastalıkların temellerindendir. İnsanların birbirleriyle iletişim kurmalarının, paylaşımın aracı olan sözü, böyle tek yönlü ele alış beraberinde bir çok yanılgıya da kapı aralanmıştır.
Sözün, bilinç ve bellekle güçlü bir bağı vardır. Söz birbirini anlama ve paylaşım aracı olması itibariyle ortak yaşantının ifade gücü olan dili oluşturur. Bu anlamda ortak yaşamın izdüşümü, rengi ve kokusudur. Bunun anlam yitirmesi ya da tek yönlü ele alınması elbette ki insanı tarif edilemez bir boşluğa itecektir. Bilgileri gelişen insanın yeni bilgiyi (o bilginin kendisinde taşıdığı anlamı) insanlık birikimini yadsıyarak ele alması edindiği sandığı yerin, havada asılı kalmasına neden olur. Böyle bir yaklaşım bireyi büyük bir yanılsama içerisine düşürür. Çünkü bir bilgiyle gelişebilecek yeni anlam –yeni söz de diyebiliriz ona- yüzyıllardır biriken bellekten beslenmek zorundadır. Aksi halde günümüze kadar gelmiş insanı yadsımış oluruz ki, bu da dünyada var oluşumuzun nedenlerini ortadan kaldırır.
Öyleyse şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: söz ortak yaşantıda elde edilen bilinç düzeyinin aktarım aracıdır. Onun tek yönlü ele alınması özde bu bilinç durumunun (bir bakıma ortak yaşantının) sakatlanması anlamına gelir. Bu bellekten yoksun olarak ulaşmaya çalıştığımız her yeni anlam aslında korkunç bir iç karmaşanın yalnızlaştırdığı bitmez-tükenmez monologlarında boğulan bireyci insanın yaratımını da beraberinde getirir. Günümüzün en temel sorunudur bu. Oldukça kaygı duyduğumuz ve sıklıkla şikayet ettiğimiz “dünya padişahının” nedenini sözün bu tek yönlü kullanımında görmek gerekir. Burada Latin Amerikalı araştırmacı yazar Eduardo Galeano’nun bir sözüne değinmekte yarar var: “Nesnelerin adını söylemenin bunları teşhir etmekle aynı olduğu bir noktaya geldik”. Giderek daha fazla makinelerin arasında boğulan yaşantılarımızı düşündüğümüzde söylediklerinin doğruluk derecesini daha fazla idrak etmek mümkün.
***
Hemen her şeyin bir tuş dokunuşuyla karşımıza geldiği bir zamanı yaşıyoruz. Yaşamımızın büyük bir bölümü makinelerle iç içe geçiyor. Günde kaç kelime konuştuğunuzu hiç hesapladınız mı? Aylık bilançosunu tutuğumuzda bir çoğumuzun pratik çizgisinin gün geçtikçe düştüğüne tanık olacağımızdan eminim. Peki ama iletişim halinde olan iki insanın sözü paylaşımı ile makinelerle yaşadığı aynı düzeyde ele alınabilir mi? Olmaz elbette. Ses tonundan, ruh halinden, jest ve mimiğinden bireyin söze kattığı anlam zenginleşirken, makinenin karşısında tüm bunları yakalama ayrıcalığından mahrum kalır. Duygu ve düşünceleri akışkan olamayan tuşlar ve ekran vardır onun karşısında. Ancak kendi ruhsal derinliği çerçevesinde ekranda beliren söze anlam verebilir. (Böyle bir derinliğe sahipse tabi)
Çoğu kez günlük küçük bir sorunu hal etmek, bir ihtiyacı gidermek için yaklaşırız makinelere. Nesneler hakkında taşıdığımız duygular makinelere yansımayacağından yalnızca sözün işaret ettiği nesneyi en kuru haliyle bize sunmaktan öteye gidemezler. Dolayısıyla yapılan bir iletişimden çok, günlük ihtiyaçların belirlediği bir işi yerine getirme alışkanlığı olur bizimkisi. Paylaşılan ise bir nesnenin teşhiri olur ancak. Sözcüğün vücudunu paylaşıyoruz ruhunu değil. Reklamların vazgeçilmez pazarlama aracı olan kadın vücudunun öne çıkarılması gibi sözleri pazarlıyoruz yalnızca. En kötüsü de bu paylaşımsızlığa alışıyoruz. Sözün gerçek anlamını yakalayacağımız insanlarla diyaloglarımızda da makinelerden edindiğimiz alışkanlıkları taşıyoruz. Düz, kuru, kısa, evetli-hayırlı bir teşhirasyon ilişkisi yani.
Bu noktada da Galeno’nun yukardaki cümlesini takiben yönelttiği soruya katılıyoruz: bunu “kimler önünde” ve “kimin için” yapıyoruz? Anlam yitiren sözle insanların iradesiz, bohem duruşlarının ve çoğulların yaşadığı yalnızlığın kimlerin çıkarına olduğunu az çok hepimiz bilebiliriz. Peki bunun karşısında savrulmaktan kendimizi ne kadar alıkoyabiliyoruz? Kanımca sorunun can alıcı noktası burası. Çünkü söz sözle vuruluyor günümüzde. Ya da renksiz, soluksuz bırakılarak ruhundan uzaklaştırılıyor her sözcük. Ve çoğu kez tabansız, parlak sözlerin ardından sürükleniyoruz bizlerde. Bir sözcüğün farklı insanlar için, değişen, anlamlılaşan insan yaşamının beraberinde getirdiği bir sonuç da bu.
Evet, bir sözün topulumun farklı kesimlerinden insanlar için farklı algılanması oluyor. Özgürlük kavramını ele alalım örneğin; burjuvası, köylüsü, kentlisi, emekçisi, kadını, erkeği farklı açılardan yaklaşır bu kavrama. En genel anlamda “sınarları aşmak” olarak belirtebiliriz anlamını. Ancak bu seferde her kesimin aşmak zorunda olduğu sınırların bir diğerine göre faklılık arz ettiğini görürüz.
Yine de tüm farklılığına rağmen, kendi ihtiyaçlarımız doğrultusunda yaklaşırız bu kavrama. Daha çok kendimizi, ihtiyaçlarımızın ötesinde söze başkaları tarafından biçilen anlamların arayışında veya sözün yönlendirme gücünü, kullanım çıkarlarını korurken buluruz. Burada da farklı bir problem açığa çıkar: Sözün kullanım doğrultusunu saptamak ve harekete geçerken saptadıklarımızın bilincinde olarak ilerlemek. Yani yeşil banknotları elinde bulunduranların, ceplerinin boşaltılması için büyük yığınlara özgürlük olarak gösterdikleri neon ışıkları ve eşitsiz seçim serbestliği ile; kendisine takılan tüm zincirlerden kurtulmak için dünyanın efendilerine başkaldıran, bu uğurda vücudunu bomba haline getiren kadının aynı kavrama yüklediği anlamı birbirinden ayırmak oldukça önemli. Bu ayrıştırma yönelimimizi ve yönelimimiz de sözün anlamını yaşama ve yeni anlamlara ulaşma biçimimizi belirliyecektir çünkü.
***
Yeniden Galeano'ya dönmekte yarar var: "Söz bir silahtır, iyiliğe olduğu kadar kötülüğe de yarar. Cinayetin suçu asla bıçağa yüklenemez" diyor yazar. Onunla cinayetler işlendi, onunla aldatıldık ve sözcüklerdi diye ona küsmek, susmak yerine kullanım doğrultusunu saptamakta duyarlı olmak ve gerçek anlamlarını vererek, sözün ruhunu varkılmaya çalışmak daha önemlidir. Oysa günümüzde "insan derin bir kuyudur asla çözülmez" veya "böylesi bir dünyada her şey gibi yazmak da boş" nakaratlarına çok sık rastlarız. Ne hikmetse bunu en çok dillendiren kaleme en çok saldıranlar oluyor. Buna tanıklık etmemize rağmen aramızda sorgulamadan bu sözlere baş sallayanlar azımsanamayacak kadar fazladır. Böylelikle söz sözle vurulur ve anlak cinayetleri devam eder. Bunun seyrine kapıldığımız oranda da dünya giderek çöl sessizliğine ve kum kuruluğunda bir yaşama benzeyecek. Yani ki çöle benzememek için söz teşhirciliğinden ve anlam saptırmalarından sakınmak gerekir. Günümüz insanı ve özellikle sözü kendine araç kılan edebiyatçı açısından ivedi bir görev bu: Sözü kurtarmak!. Hele de bir şair için bu daha bir aciliyet gerektiriyor.
Değil mi ki şiir, sözle gelişen her şeyin ilk biçimi –hatta sözü doğuran işaret dilinin bile içinde bulunan bir form- ve sözü en güçlü, içten söylemenin; sözü var kılmanın, yeniden farklı anlamlar yakalamanın en yetkin aracı. O halde büyük görev ozana ve onun sözcüğü kullanma gücüne düşüyor. Sözü yaratan kadar onu kurtarıp arındıracak olan da şairdir demek yanılgılı olmaz. Şairler bu nedenle daha güçlü sarılmalı söze. Yoksa ilk şairin mitlerde ifadelendirdiği kehanet, yani bir tufan-kıyamet, kapımızı ha çaldı ha çalacak.
***
Dünya sözle doğdu der
Mitler
Ve de sözsüz bitecek
Ne duruyoruz öyleyse
Şarkı söyleyelim
Aragon gibi
İnadına şarkı söyleyelim yaşama dair.
|
|
|
hayal_kiz_busra@hotmail.com
hiçde yardımcı olmadı