|
Kapitalizm, tüketim toplumu ve edebiyat
Kapitalizm, tüketim toplumu ve edebiyat
Ütopyalarımız, hayal gücümüz ve düşünme yeteneğimiz varoldukça dünyayı tasvir etmeye, yorumlamaya, geleceğimize yön vermek için onu tasarlamaya çalışırken çok yönlü engellerle karşılaşmaktayız.
Kapitalizm, modernite, tüketim toplumu, post-modernizm vb. kavramsallaştırmaları okuduğumuzda yerküre üzerinde yaşayan insanlığın nereye yolculuk ettiği hala merak konusu olmaya devam ediyor. Verili kavramlar ışığında geleceğe bakmaya çalıştığımızda yoğun bir sis tabakası görüş mesafemezi sıfıra indiriyor. Yüzü geleceğe dönük olmayan düşünüşler, sanatsal dışavurumlar ve toplumsal örgütlenişlerin kaçınılmaz olarak varolan değerleri Çarçur etmekte meşgul olacakları bir gerçek.
Tüketim toplumu deyiminin post-modernizmle birlikte anılması boşuna değildir. gelişmiş kapitalist ülkelerde 1960 ortaları ile 1970 arasında ortaya çıkan bu akım belli başlı bazı üslup öğelerini içinde barındırmaktaydı. 1980’li yılların Reagan-Thatcher döneminin yan ürünü olarak boy göstermesi bir yana, esas olarak müzikte dansta mimaride felsefede ve ilahiyatta sosyolojide edebiyat ve sanatta önemli bir yer edinmesinin derin nedenleri vardır. Değişik toplumsal kesimlerden ve yaşamın farklı alanlarından insanları kendi değer bileşenlerinde bir araya getiren cazibesi neden gelmektedir?
1970’li yılların başında dibe vuran ekonomi ve ardından 79, 81 krizi Berlin duvarının yıkılışı ve soğuk savaşın sona ermesiyle iki kutuplu dünya sistemi ve buna göre şekillenen ekonomik, askeri ve siyasi örgütlenmeler de istifa etti. uzun yıllar boyunca biçimi ve çerçevesi belirlenmiş olası her türlü ilişki çatışkı konum ve statüler iş bölümü ve üretim biçimi çökerek yerini belirsizliklerle dolu bir sürece bıraktı. Bu belirsizlikten daha fazla gelişmiş kapitalist ülkeler etkilenmiş olsalarda yol açtığı sonuçları itibariyle küresel ölçekte “bundan sonra ne olacak?” sorusunun yanıtı aranmaya başlandı.
Sol terminolojinin sihirli formülü “alt yapıdaki değişiklerin, üst yapıyı biçimlendirdiği” şeklinde ortaya çıkan durumu salt ekonomik nedenlerle izah etmeye çalışmak kolay ve cazip gelebilir; fakat günümüzde düşün sanat ve kültür dünyasıyla sermaye dünyası o kadar çok iç içe geçmiştir ki, tek bir öğenin belirleyiciliğinden söz etmek yeterince açıklık sağlamamaktadır. Henüz başlangıcında olduğumuz bir çağın derinlikli tanımını yapmak ve üst düzeyde bir kavramsallaştırma sorunuyla karşı karşıya bulunmaktayız. Küresel çapta bir ideolojik kimliğin oluşması ve buna bağlı evrensel değer yargılarının genel kabulü sonucunda ekonomik bir sistem ve kültürel biryapı şekillenecektir. Küresel ideolojik kimlik derken gerçektende post modernizmin alerji duyduğu “büyük anlatılanlardan” bahsediyoruz. Özgürlük kahramanı insanlık anlatısından. Çünkü geleceği belirleyecek düşünce ve eylem gücüne sahip olduğumuza inanıyoruz. Öncelikle olan sorunlardan biri toplumda yakın geleceğe dair varolan belirsizlik duygusuna doğruya en yakın cevabı vererek belirgin kılmaktır.
Post modernizm tez elden kolları sıvayarak daha 1970’lerde Fransa’da 1968 kuşağının yanılsamasından kurtularak post yazınsal yazını geliştiren Michel Foucault, Jacques Dertida, Jean-François Lyotard, Jean Baurillard ekseninde bu boşluğu doldurma çabasına girmiştir. Çıkışı itibariyle geleneksel olan her şeye bir karşı duruşu simgelemektedir. Her türden ilke ve yerleşik değerlere karşı özel bir antipatisi olan bu akımın benimsedikleri bazı ortak ilkeleri şöyle sıralayabiliriz; genel için geçerli olabilecek her türlü teori ve evrensel üslupların red edilmesi çoğulculuğun ve parçalanmanın kabulü farklılığın ve çeşitliliğin vurgulanması ve tüm faaliyetlerinde resim roman mimari felsefe ilahiyat insan ve toplum bilimi vb belirgin bir rolü olan her şeyin geçici olduğunun alaycı bir şekilde kabul edilmesi.
Dönemin aydın ve sanatçılarının siyasal iktidar ve kültürel otoritelere karşı olan rahatsızlığı ve kapitalizmle arasına koymak istediği mesafe anlaşılır bir şeydir. Ancak yukarıda belirttiğimiz ilkeler çerçevesinde geliştirilen faaliyetlerin günümüzde oynadığı rol kapitalist ideoloji ve sistemin varlığını sürdürmesinde onu yeniden ve yeniden üretmek olmuştur. Tüketim çılgını bir toplumun yaratılmasında ve kapitalizmin kendini sürekli kılmasında post modern anlayışın katkısı küçümsenemeyecek düzeydedir.
Tüketim Toplumunun Oluşumunda Psikolojik Durumun Manüplasyonu:
Kapitalizm beş yüzyıllık tarihinde çeşit kereler ekonomik siyasi toplumsal kriz dönemlerinde özünü korumak kaydıyla farklı biçimlere bürünerek varlığını hala sürdürebilmektedir. Yukarıda yakın geçmişinde yaşadığı krizden ve tantanalı son yirmi yıllık süreçten sonra günümüzdeki varoluş biçimini (post modernizm) kısaca belirtmiştik.
Burada herşeyi meta haline getiren; metayı ise fetişleştirerek toplumu zıvanadan çıkmışçasına tüketime yönlendiren kapitalist egemenlerinin hangi yöntemleri nasıl devreye soktuğunu göreceğiz. Tekrar vurgulamak gerekirse kapitalizm ağırlıklı olarak iktisadi bir sistem olmasına rağmen çoğu zaman yapıldığı gibi salt ekonomik açıdan değil, sermaye ve kültürel sistemlerin iç içeliğinden ötürü olguyu ayrı zamanda sosyolojik ve psikolojik açıdan da tahlil etmenin gerekliliğine inanıyoruz.
Gün geçtikçe büyüyen kentler ve kabaran kent nüfusu içinde giderek yalnızlaşan bireylerdeki manevi boşluk genişledikçe bireysel ve toplumsal kimlik bunalımı da o ölçüde ağırlığını hissettirmektedir. İşsizlik yoksulluk vb sorunları bir yana bıraksak bile ortalama olarak temel ihtiyaçlarını karşılayabilen orta sınıf bireyleri ve burjuvalar da çoğu zaman tarifi zor eksikliğin duygusunu yaşamaktadır. Evde okulda iş yerinde sokakta yaşamın hemen her alanında para ve mal alış verişine dayalı olarak kurulan ilişkiler sırf bu nedenden ötürü yaşadıkları manevi boşluğu dolduramamaktadır. Kişinin kimlik değeri cebindeki ya da banka hesabındaki parası kadardır. Kaldı ki bu paraya her zaman sahip olacağından hiçbir garantisi yoktur.
Derinleşen bireycilik nedeniyle toplumsa aidiyet anlamsız bir hale gelmiştir. Fakat aidiyet duygusu yerine belli bir ürün markası etrafında toplanan amaçsız kümeler yerleştirilmiştir. Bu anlamda toplumsallaşmanın yapı taşlarından olan aidiyet duygusunu markalaştırılarak bir tüketim nesnesi haline getirilmiş olur.
Egemen sistem geleneksel ve sıkı disiplin altında yetiştirilen bireylerde geleneksel toplumdan kopmanın yolu olarak imgesel değer yüklenmiş metaları tüketme arzusu yaratır. İzleyiciyi aptal yerine koyarak defalarca art arda bir ürünün reklam edilerek dayatılması can sıkıcı bir durum yaratsa da bir süre sonra izleyicilerde adı geçen markaya karşı bir aşamalık gelişir. Bir çok marka ürünlerin olduğu marketlerde insanlar çoğunlukla onlara tanıdık gelen bir ismi satın almaya yöneleceklerdir. Tüketiciler bir çok ürün arasından o aşina oldukları ismi satın alarak özgür seçim yaptıklarını sanırlar. Fakat herşey programlanmıştır aslında. Hatta kişi o malı almaya zorlanmıştır. Bilinç altına yerleştirilen imgeler belirlenen ürünü almasını sağlamıştır. Önemli olan kişide özgür bir seçim yaptığı duygusunu yaratmaktır.
Özgürlük ve güç vb kavramların insanların imgelemindeki olağanüstü gücün farkında olan reklam simgesel hale getirilirler. Birey gözünü diktiği bu metanın kendisine güç, özgürlük ve farklılık kazandıracağını kabul ederek ona ulaşmaya çalışır ve eninde sonunda ulaşır. Bu güce ulaşıp ona dokunduğunda eriyip yok olduğunu ve hızla kendisinden uzaklaştığını patlayıcı bir endişeyle gördüğünde derin bir hiçlik duygusu ve düş kırıklığı kaplar benliğini. Ardarda yaşanan düş kırıklığı anlamsızlaşma ve hiçleşme sonucunda eğer hala umut tükenmemişse bir daha ki alış verişse ertelenmiştir umutlar. Ve sonsuza dek sürüp gidecek olan bir tüketim çılgınlığı.
Yapay kimlik konusunda tekrar dönecek olursak; aynı giyim zevkini, aynı ilgi alanlarını ve yaşam biçimini paylaşan insanlar kullandıkları ortak markalar nedeniyle geleneksel toplum içinde özel bir statüleri olduğunu düşünürler. (çünkü reklam filmi onlara böyle söylemiştir)bu da onlara farklı bir toplumsal kimlik kazandıkları hissini verir. Kurulan ilişkilerin kaynağı insanı ihtiyaçları değil bir marka ortaklığıdır. Hızla kurulabilen bu ilişkiler daha farklı bir ürün markası tercih edilene kadar sürer ve sonra hızla dağılırlar.
Günümüz toplumun düşünceleri, ihtiyaçları hatta düşleri kendilerine ait değildir ne yazık ki, İçsel yaşantıları ancak toplumsal sistemin karşılayabileceği arzuları üretecek şekilde toptan olarak yönetilmekte programlanmaktadır. İnsanlar kendilerini metalarda tanırlar. Ruhlarını otomobillerde, müzik setlerinde, dubleks evlerinde, mutfak robotlarında ve tuvalet kağıtlarına yazılmış şiir ve öykülerde bulurlar.
Tüketim, Edebiyat Ve Tükenmişlik Edebiyatı
İnsana has olan bazı psikolojik ve sosyolojik özelliklerin var olması elbette zayıflık olarak algılanamaz. Her insan ilgi görmek, sevmek-sevilmek, bir yerlere ait olmak, kendine ve çevresine anlam vermek, varoluşunu ispat etmek ister. Sayabileceğimiz daha bir çok özellik insan olmaktan ve toplumsal varlık olmaktan ötürü ruhsal gerilimlere neden olabilmektedir. Burada yanlış olan bu duyguların varolması değil, yanlış olan kapitalist sistemin daha fazla kar amacıyla bu duygulara istediği şekilde yön vererek sömürüye tabi kılmasıdır. Kapitalizmin önceki dönemleri emeğin, iş gücünün ve iş zamanının sömürüsüyle sınırlıyken sömürü alanı ağırlıklı olarak ruhsal boyuta ve boş zamanın da kâra dönüştürülmesine kaydırıldı. Sistem üretimle tüketim arasındaki dengeyi kuramadığından sık sık mali krizler yaşamış bunu aşmanın yolu olarak da iş zamanından arta kalan boş zamanlarında eğlence sektörü ve ucuz edebiyat türleriyle hakimiyeti altına almayı kendi varlığı açısından zorunlu görmüştür. Artık arz ve talep durumuna göre üretim yapılmamakta arzı da talebi de sistemin kendisi belirleyerek ürettiği her malı pazarlayabilmektedir.
Pazarlanmak üzere üretilen metaların ihtiyaçtan kaynaklı yada kullanmaya elverişli olup olmaması önemli değildir. önemli olan talep yaratabilmesidir. Toplumda satın alma sahip olma arzusu yaratmak için sanat ve edebiyatı kullanmakta tereddüt bile edilmemekte, bizzat sanatın ve edebiyatın kendiside meta haline getirilerek satışa sunulmaktadır.
Artık yazılı ve sözlü edebiyat insanlara pratik yaşamın gerçekleri hakkında kişisel ve toplumsal deneyimlerin estetize edilerek anlatılmasını ifade etmiyor. Belli bir miktar para karşılığında kısa zamanda hazırlanıp paketlenen yazı ve edebiyat ürünleri bestseller alma amacı gütmektedir. İçeriğin yüzeyselliği ve post yapısalcı anlayışla aslında herşeyin geçici ve değersiz olduğu yolundaki telkinlerle bu dünyaya ve topluma ait değerler bütünü hiçlik girdabına sürükleyerek anlamsızlaşmayı esas almaktadır.
Anlamın bittiği yerde roman, şiir ve felsefede bitmiş demektir. İnsan ruhunun katık edilmediği yazı sahici olmayı ve inandırıcılığını yitirmiştir. Bir kitap okuyunca hayatım değişti diyenler yok artık. Yazanın da okuyanın da değil bir kitapla bin kitapla okusa hayatında kalıcı bir değişiklik olmuyor. Çünkü yazılan yazılar, resimler, sinema filmleri, müzik ve şarkılar ilettikleri mesajlarla insanları dünyayı değiştirmek için harekete geçirmeye değil, tersine konformizm sağlamak için üretilmektedir.
Geçmiş tüm dönemlerde toplumsal gelişmeye hizmet eden ideolojilerin yayılıp içselleştirilmesinde önemli rol oynayan edebiyat bu gün kapitalist sistemin elinde ideolojisizleştirme aracı olarak görev yapmaktadır. İdeolojinin olmadığı toplumlarda insani, bilimsel, edebi, etik değerlerden de söz edilemeyeceğini kabul etmek durumundayız. Dolayısıyla çağımızın edebiyatçısı hakim kılınmaya çalışılan anlamsızlaştırmaya karşı bir direniş içinde olduğu sürece yarattığı roman, şiir ve yazılar kalıcı bir değer ve gerçek edebiyat niteliği taşıyacaktır.
İnsanoğlu uzun bir süre boyunca ideolojisiz ve edebiyatsız yaşayamaz ve yahut mevcut yazın türünün yaşamın sorunlara cevap vermesi düşünülemez. Tüketime odaklanmış toplum daha şimdiden bu yaklaşımları tüketmiş, tatminsizce yeni arayışlar içine girmiştir. Yaşanan boşluk ve anlamsızlık içinde sarılacak bir değerler bütünü aramaktadır. Onlara aradığı şeyi göstermek özgürce, insanca, hoşgörüyle ve demokratik yaşamın tasavvurunu yapmak gerçek çağdaş insan tipini yaratmak edebiyatın ve edebiyatçının sorumluluğu olmaktadır.
Bager Tuna
|
|
|