AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceForumspaceBilgilerspaceYazılımspaceLinklerspaceResimlerspaceSitemapspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yazılar / Makale

"Dağ" deyince vuruluyor birileri


Ali Rıza Ziver

Dağ nedir sizce? 

Niçin “dağ”diyorsunuz? 

Dağ sözcüğü nasıl çıkar ağzınızdan, hiç dikkatlice dinlediniz mi kendi sesinizi, dağdan bahsederken. Dudaklarınızda kaba bir vurgu oluşur, “dağ”deyişinizde. Belki de içinizden öyle geldiği için, öyle dersiniz. Belki de söylerken siz bile fark etmezsiniz. Ben sizin gibi “dağ”diyemem dağlara. Her dağ deyişimde içimde bir şeylerin titrediğini hissediyorum. Sanki karlı bir yamaçtan yumuşak bir çığ iner göğsüme. Sanki saatler süren bir tırmanışın ardından sırılsıklam bedenimi rüzgar sarar. Üşürüm ben o an. O an diyorum; o an, yani dağ dediğim zaman. Siz kaba imalarla “dağ” deyip geçtiğinizde, sanki birilerinin yüreğine basarsınız. O sesiniz acıtır birilerini. Kimi mi acıtır? Mesela beni. Ben kim miyim? Kısaca yüreği binlerce kişiyle iç içe geçmiş biriyim. Önemli olan adım değil, önemli olan binlerle bir olduğum. Acılanıyorum “dağ” deyişinizde. Çünkü hissediyorsunuz ve her dağ deyişinizde bir gizemi örtüyorsunuz “dağ” sözcüğü ile. Ben o gizemin orada, dağların kuytuluk bir vadisinde saklı olduğunu daha çocukluk hayallerimi kurarken inanmıştım. 

Küçük bir çocuktum o zamanlar. Herkesi döverdi babam benim gözlerimde. Askılı pantolonları hiç giymedim. Bütün çocuklar gibi top oynamayı severdim ve bilye oyunlarından sonra hep kavga ederdim. Bir gün babam tuttu ellerimden, ellerim kaybolmuştu o kocaman avuçlarında. Heybetine hayran bakardım göz ucuyla. Hayrandım çünkü. Döverdi benim babam, herkesin babasını. Kırık dökük bir otobüse bindik. Kimliği yasak, suskun bir şehirden, kimliği yasak başka bir şehre gidecektik. Başımı heybetli omuzlarına dayayarak uyuduğum babam, beni uyandırdığında ondan daha heybetli bir dağın yamacından geçmekteydik.

Size cansız gelen taş ve toprak yığını, bana canlı gibi geliyordu. Yaşayan bir şeyler vardı onda. Başını bulutlara gizlemişti. Yer yer kar tutmuş göğsünün üzerinde sanki kollarını bağdaştırmış, başını çevreleyen bulutların aralığında bize bakmaktaydı. Otobüsümüz bir yokuşu indiğinde park etti. biz düzlemlerden sağa-sola ve ileri-geri hareket ederken, o ep yukarılara doğru ilerliyordu. Yükselmek ama hep yukarıya doğru, bu onun ilerleme biçimiydi. Peki ya düşme biçimi yok muydu dağların? Dağlar hiç düşmez miydi? Düşseydi üstümüze, kim çıkarabilirdi bizi bu dağın göçüğü altından? Bir ara korktum, sonra korkumun yersiz olduğunu anladım. Dağlar bir defa kendi üstüne yıkılmıştı. Ve eğer yıkılacaksa yine kendi üstüne yıkılırdı. O koca gövde kimsenin önüne düşmezdi. Onun ölme biçimi de bizden farklıydı. Bizim gibi cansızlaşarak ölmezdi. O terk edildiğinde ölü gibi sessizleşirdi. Ama can vermezdi. Yolumuz dağı dolanıyordu. Otobüs yolu zamanla birlikte mekanda değişiyordu bizim için. Dağ ise hiç bir şey kaybetmiyordu dimdik duruşundan. Değişmemiş mekanda, değişmemiş zamanı temsil ediyordu. Yolumuz dağın köşesini dolandığında suskunluğunda cehennemleri susturan bakışlardan sıyrıldığımızı sandık. Oysa ki nafile, dağ hep üstümüzdeydi. Bizimle birlikte ilerlemekteydi gözleri. İçimizdeki bakıştı dağ. Dağ kendine bakmaktaydı bizim gözlerimizden. Kendimize karşı olan tenakkud durumumuz bizler için geçerliydi. Yani yanlış gördüklerimiz bizim için bir yanılsama biçimiydi. Dağ hep kendi gibiydi. 

Çekiyordu bizi dağ, çekiyordu gizemi, çekiyordu yüceliği ve aslında biz dağa değil, kendimize akıyorduk. Kaybettiğimiz gerçeğimiz onda gizlemişti kendini hiç değiştirmeden. Biz dağ oluyorduk, biz dağdık. Bu ilişkiyi fark ettiğimiz zaman kendimize geliyorduk, kendimiz oluyorduk. Akmak istedim dağa; otobüs camından sıyrılıp aralamak istedim dağın üstüne inen o sis tabakasını. Aralarsam o perdeyi bozacağım sandım dağın sessizliğini. Oysa ki ellerim buğulu camlara tutsaktı. Ellerim buğulu camlara tutsak, verip alnımı otobüsün penceresine izledim dağı. Tıpkı onun gibi susarak. Mağrurluğuna, mağduriyeti sebep olmuştu. Yalnızlığı terk edilmişliğinden geliyordu. Bu onun tercihi değildi. Bizlerin kendinden tekmil olmasıydı. Onun sessizliği çaresizlik değildi. Çare benim diyordu duruşuyla. Bizlere susuyordu. Karşımızda çünkü bütün sorularımızın cevapları ondaydı.

Babamsa eskisi kadar heybetli değildi. Yol kontrol noktalarında miğferli, kara, sıska bir adamdan tokat yerken ses bile çıkaramazdı. Susardı ama susuşu dağ gibi değildi. Suratında kuru bir elin izi ile bükerken boynunun babam, dağ hala dim dik duruyordu. Hiç umursamadan yanından geçenleri. 

Bizler terk etmiştik onu, belki de bu en büyük yanlışımızdı. Otobüsün içinde herkesin söylemekten korktuğu, ama şaşkın ve kaybettiği umutlarını arayan bakışlarla birbirlerine sorduğu sorunun cevabı. Saman ve bozuk yumurta kokan hurdalıktan zor bela kurtulmuş bu otobüsün boğucu havasıyla, baskı altındaki nefeslerimizin buğulandırdığı camların ardından öylece durmaktaydı.

İlk orada başladım dağı sevmeye. Onda kendimi aramaya. Hiç farkında olmadan başlamıştı serüvenim, çocukluk hayallerimin hemen ardından. Sonra okuma yazmayı öğrendim. Öğretmenlerin ellerinde hep sopayla girdiği sınıflarda. Tahtada tek ayak üzerinde dururken dağa benzemeye çalışırdım ama onun gibi duramazdım. Dengem bozulur, sendelerdim. Avuçlarımı patlatırcasına inen sopalara dağ gibi acımadan ve eğilmeden dayanmak isterdim. Ama gün boyu geçmezdi kızarıklığını ve acısını koltuklarımın altında sakladığım ellerimin ağrısı. İlk okuma deneyimlerim gazete başlıklarının iri puntolarıydı.

da-ğ-da-ka-çak-a-vı”
“dağ-da-ka-çak-lar-ça-tış-tı;on-ölü-üç-yara-lı” 

Kaçmaya başlanmıştı bir kez. Kaçıyordu herkes. Kimileri dağlara kaçıyordu. Kaybettiği kendini buluyordu. Buldukları isimler hepimizin oluyordu. Kimileri dağlardan kaçıyordu. Metropollere sığınıyorlardı. Kendilerini kanalizasyon şebekelerinin post-modern labirentlerinde gizliyorlardı.
Çoğu kimse hala “dağ”demeye devam ederdi. Oysa ki o ölüm haberleri bizi biraz daha dağa bağlardı. Dağlar namlı gürültülerinde kanarken, soğumuş benzlerimizdeki kurumuş damarlara kan giderdi. Renklenirdi yüzümüz. Biz farkında değildik ama gözlerimiz unuttuğu gülümsemeyi bulurdu dağdan. Ölüm haberleri yağmur sonrası uçurumlardan kopup vadilere inen kayalar gibi gürültüyle şehre düştüğünde. 

Ben çocukluk hayallerimi terk etmedim. Sıska ürkek adımlarımla ona doğru yürüdüm. Bacaklarım titredi. Bazen duraksardım. Bazen bir adım geriye atardım. Fakat geriye dönmezdim. 

Bu bir eylemdi, bir arayıştı, yüzlerce yıllık bir soruydu. Yanıtı hep yanlış verilmişti. Körelmiş yürekleri olanlar bütün kızgınlığını kendinde saklardı. Öfkesi başında patlayan öncesinde fırtınalarla savururdu. Dağ ise bizim karşımızda kolları burulu dimdik durup susardı. Ta ki sesimiz onun sesi oluncaya dek. 

Ben sizin gibi “dağ” demiyorum. Dersem kendi içimde o kaba vurguyla, birilerini vuracağımı biliyorum,. Bu koca toprak ve taş yığını kendini ağaçlarla da, karla da süslese size kaba gelebilir. Bu ilk izlenimdir. İlk izlenimler yüzeysel olabilir. Bunun için ilk izlenimler yanılsamadır. Çoğu kez yanılmayasınız. Bütün bunları dağlı olduğum için söylemiyorum. Öyle anlaşılıyorsa af buyurun. Ben de bir zamanlar içinizden biriydim. Şimdi de sizden uzak değilim. İçinizdeyim. Ben yüreğimi korkunun cehaletinden sıyırdığımda içimden geçen bütün insani soruların cevabı dağlardan indi önüme. sizin de sorularınız var biliyorum. Çünkü sizden farklı değilim, sizden biriyim. Siz hep dağların önünden geçer “nerede”diye sorarsınız. Yüreğinizden geçen soruları. Bense dağlardan size bakarken sorarım. “ne zaman” diye. 

Onun için sizden istirdat etmenizi diliyorum.

“dağ” deyişlerinizde ki o kaba vurguyu. Coğrafyamızın bu en asi, en sarp parçasına tutunmuşsak sert olmak zorundaydı ellerimiz ve bileklerimiz. Toprakta kaya gibi durmalıydı bedenimiz. Çimene çiçeğe bulaşık olan yüzümüzü, alışık olmalıydı sert rüzgarlar. Ama karnımızdan da yumuşaktır göğsümüz. “dağ” demeyin, dağ deyin dağ. Kaba vurgularla dokunmayın göğsümüze. Kaburgalarımız göçüyor içimize.


Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
 
İlgili Yazılar


İlgili haberler