Türkiye'de bir süredir "Kürt sorununa çözüm" tartışmaları yapılıyor. Devletin görünürdeki en yüksek makamı olan Cumhurbaşkanlığı'ndan "çözüm sinyalleri" geldi. Herkes umutlandı. Ancak, hemen ardından Genelkurmay Başkanı Amerika'dan konuştu. Ve Cumhurbaşkanının çözüm taleplerinin aslında hiç de geçerli olmadığını, çözümsüzlük politikalarının hala gündemde olduğunu açıkça dile getirdi.
Yerleşik sistemi iyi tanıyanlar umutlanmaktan vazgeçmeye başladılar.
Bana göre sorunun adını doğru koymak gerekiyor. Bunun adı "Kürdistan sorunudur." Ve sadece Türkiye'nin sorunu değildir. Kürdistan, Ortadoğu da dört ayrı devletin toprakları içinde hapsedilmiş olup özgürleşmesi istenmemektedir. Bu nedenle de bir sorun olarak varlığını devam ettirmektedir.
Türkiye'de; yukarıda da belirttiğim gibi bir süredir "çözüm" tartışılıyor. "PKK'yı dağdan indirmekten" söz ediyorlar. Ancak, bir yandan da legal Kürt mücadelesine yönelik "yargı saldırıları" devam ediyor. Sendikal alanda mücadele eden ve içlerinde çok sayıda kadın arkadaşımızın da bulunduğu birçok Kürt siyasetçi tutuklanıyor.
Yani bir yandan Kürt sorunu siyasi bir biçimde çözülmeli derken, bir yandan da siyasal alanda mücadele eden Kürtlere, "siyasi çözüm olamaz" mesajı veriliyor.
Aslında, bu çelişkiye şaşırmamak gerekiyor. Çünkü Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş sürecine baktığımızda "ana çelişkiyi" çok net görebiliriz. Ancak, sağda ve solda bu ana çelişkiyi net olarak göremeyenler, resmi tarihin dayattığı yanılgılara çok rahat düşebiliyorlar.
Bana göre, temel mesele şu; Türkiye Cumhuriyeti Devleti soykırım suçlusu olan İttihat Terakki partisi ve onun gizili teşkilatı, Teşkilatı Mahsusa'nın anlayış ve politikalarının bir devamıdır.
İttihat ve Terakki partisinin temel bakış açısı Türkleştirme üzerine kuruludur. Yaşadığımız topraklarda birçok etnik ve dinsel kimlik barınmasına rağmen, onlar sadece Türk ve Sünni Müslüman kimliğini temel almışlar, diğer kimlikleri ise ya asimile etmişler ya da yok etmişlerdir.
İşte bu yok etme politikasına, en şiddetli karşı çıkış Kürtlerden gelmiştir. Bu nedenle de Kürt sorunu Türkiye'nin en temel sorunu olarak varlığını devam ettirmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğundan bu yana Kürtlere hep yalan söylenmiştir. Önce, Kemalist iktidar bu sorunu çözecekmiş gibi davranmıştır.
Mustafa Kemal 1919'da Diyarbakır Valiliği'ne gönderdiği bir telgrafta "Özellikle Kürt klubunun üyeleriyle benim bugünkü telgraf doğrultusunda görüşerek uzlaşmak uygundur efendim" demiştir.
Yine Şark Vilayetleri Komutanlığı'na yazdığı bir tamiminde "Kürdistan'a muhtariyet verilmesinden" söz etmiştir.
Büyük Millet Meclisinde Şubat 1922'de gizli bir celsede "Kürdistan'a muhtariyete" ilişkin bir kanun tasarısı görüşülmüştür.
Yine 1921 Anayasasının 11. maddesinde "Vilayet-i mahalli umurda, şahsiyeti ve muhtariyeti haizdir" denmiştir. Yani, bu maddeyle Vilayetlerin yerel anlamda özerklikleri tescil edilmiştir.
Lozan görüşmelerinde İsmet İnönü "Kürtlerin ve Türk'lerin temsilcisi olduğunu dile getirdiyse de bu durum hiçbir zaman gerçekleşmemiş ve bundan sonra rejimin gerçek yüzü ortaya çıkmış ve Kürtlere karşı bir yok etme politikası devreye sokulmuştur.
Hepimizin bildiği gibi Türkiye Cumhuriyeti devleti, bir "ulus devlet" olarak kurulmuştur. Ve açık bir "Askeri Cumhuriyet" sözkonusudur.
Militarizm, yasama, yürütme ve yargı kurumları üzerinde her zaman etkili ve baskılı olmuştur.
Unutulmamsı gereken bir şeyde, Ordu'nun sadece silahın değil sermayenin de sahibi oluşudur. "Oyak" ile Türk ordusu 38 değişik alanda ticaret yapmaktadır. Bankası, sigorta şirketleri, otelleri, konserve fabrikaları ile hayatımızın tam ortasında her şeyi idare etmektedirler.
En büyük handikap ise, sistemin "totaliter" yapısının yarattığı sonuçlardır. Toplum, her türlü araç kullanılarak devlet gibi düşünmeye zorlanmış, ırkçılık, cinsiyetçilik toplumsal olarak içselleştirilmiştir.
Militarizm, çeşitli korkular yaratarak toplumu yönetmeye devam etmektedir. Kürt sorunu, Ermeni soykırımı, Kıbrıs sorunu, Türban meselesi gibi konular etrafında bölünme, parçalanma, İslam tehlikesi gibi endişeler yaratarak toplumu iki kutup içine hapsederek yönetmeye devam etmektedirler.
Kürt sorununa çözüm konusunda da çeşitli kutuplaşmalar yaşanmakta. Bazı kesimler "PKK'yi bitirmeden Kürt sorununun çözülemeyeceğini" iddia etmektedirler. Aslında, bunu söyleyenler çözümsüzlük politikalarında ısrarlı olanlardır.
Bir kesim ise, "Kürt sorunu ile PKK'nin ayrı tutulması gerektiğini söyleyerek" bazı çözümler önermektedirler.
Bir kesim ise, "PKK'siz bir çözümün olamayacağını" dile getirmektedir.
Ben de bu görüşü savunanlardanım. Şuna çok inanıyorum ki, artık bu sorun silahlı mücadeleyle çözülmeyecek. Ancak bu sorunu çözüm noktasına getirende PKK'nin verdiği silahlı mücadeledir. Bunu çok net görmek gerekiyor.
Edward Said'in dediği gibi "entellektüel kriz çözmez, kriz çıkarır".
Evet, rejim açısından kriz sayılabilecek bu gerçeği özgürce dile getirmek gerekiyor.
PKK'siz ÇÖZÜM OLMAYACAK!
İşte saldırı, bu gerçeği dile getirenleredir.
Bugün DTP' ye ve KESK içinde mücadele eden Kürt arkadaşlarımıza yönelik saldırının arkasında yatan bu gerçekliktir.
Sözkonusu tutuklama kampanyalarında çok sayıda kadın arkadaşımız da cezaevine konuldu. Yıllarca birçok ortak alanda birlikte mücadele ettiğimiz ve hepsinin de "Kürt meselesine barışçıl çözüm" istediklerini çok iyi bildiğim bu arkadaşlarımızla dayanışmamız gerekiyor.
Şahsen ben eğer Türkiye'de Kürt sorunu çözülecekse bu konuda yoğun bir iç talebin olması gerektiğine inanıyorum. Henüz bu iç talep çok yetersiz
Savaş karşıtı talepler henüz, emekçi sınıfların gündemine yeterince giremedi. Bu nedenle de savaş karıştı hareket çok fazla gelişemiyor. Kadınlar, savaşın en büyük mağdurları.
Tüm savaşlarda kadınlar "savaş ganimeti" olarak görülürler. Kürdistan'da süren savaşta da kadınlar öldürüldüler, gözaltında kaybedildiler, tecavüze maruz kaldılar.
Bugün de baskılar devam ediyor. Çözüm isteyen çok sayıda Kürt kadını, bugün özgürlükten yoksun bırakılarak cezaevlerinde tutuluyorlar.
Dayanışmaya çok ihtiyaç duyulan günlerdeyiz. Bu savaş sadece Kürtleri ilgilendirmiyor. Savaşa harcanan paralarla, sofralarından ekmekleri çalınan herkesi ilgilendiriyor.
Bu nedenle ortak mücadeleye çok ihtiyaç duyulan günlerdeyiz.