Yaz Onları, Yürek Levhana
Gülbahar Köker
Yolların ezgisi hangisidir.? Belki de yüreğimizin ezgisidir. Bizden de gizli o yürek ezgisi.. Bazen firari.. Bazen korsan. Bazen de beklenmedik bir anda karışımıza soğuk bir duvar gibi dikiliveren o, yürek ezgimiz. Notasız, metinsiz bir tiyatro oyunu gibi... Tanımayız bile yürek ezgimizi. Belki bir aşk öyküsü.. Veyahut bir yol masalı.. Lakin bir ömür bizimle birlikte o da yol alır. Biz yürükçe o da yürür. Biz büyüdükçe o da büyür. Hadi gelin yüreğimizin ezgisinin adını yollar koyalım...
Yollar... Bazen kara, bazen ak, bazen aydınlık, bazen karanlık bir yazgı gibi insanın ömrüne dolanan yollar.. Hepimizin durmadan yürüdüğü o yollar.. Hiç bir yolun başı yoktur, tıpkı sonu olmadığı gibi.. Her yol bir bilgiye, bir gerçeğe çağrı ve her çağrı yüreğe düşmüş cemredir.
Bizimde yüreğimize bir dağ cemresi düşsün mü?... Ne dersiniz? Lakin şu bilmek gerek biz istemesek o düşecek. Çünkü dağ cemresi dağ sevdası gibi bir şeydir. İnsanın düşlerine girer, insanı düşlerinin içine alır. Kıvrak bir menderes gibi dağlarımızın anlına dolanan o yolların çağrısı “gidenler.” Gidenler nereye gitti.? Bakışları ufuklarda gizli olanların çağrısı şimdi hangi kenttin kuytuluğundan bizi, bize çeker. Hangi yalanın maskesini yırtar..?
Yalan; duvarsız, yıkık ve her tenha kentin akşam üstüdür. Her kent akşam üstü yalana bürünür. Bu denli kara bir peçeye bürünmesi, bu denli çok ışıkla donanmasına sebep belki de budur. Kentlerin utanç içinde kendine çekildiği vakit, ufuklarda gizli olanların bakışlarının belirmesine sebep dağ çağrısının bilgeliği, yüreği mağrur kılmasındandır.
Her kent bize armağan edilmiş bir yalnızlıktır. Çünkü dağ ve vadi yaşamlı bir halkız. Her yalnızlık bir gerçeğe ve yalana gebedir. En derin bilgimiz olan o yalnızlık. En fazla savunmasız olduğumuz o yalnızlık girdabı.. Kavmi uzak coğrafyalara dağılan dağlı bir halkın yalnızlığı; uzaklar, ihanet, yollar,ezgiler ve de keder..
Göç ve mültecilik dumanlı ve buğulu deyişler söyletirdi. Lakin dağların çağrısı ve gidenlerimizin bıraktığı işaretler, kentlerin buğulu ve dumanlı deyişlerine karşı dağlı bir uzun havaydılar. Öyle bir uzun hava ki, geçmiş ve gelecek tüm zamanları kendinde toplayan. Ve yarına yalnızca direniş işaretini bırakan o uzun hava.. Zirvelerden, dağ sessizliğinden ve yalnızlığından bırakılan o işaretler avuçlara toplanarak, Cudi’ye menzil tutuldu. Hayattın sırrı Cudi’de yer buldu. Oradan uzak diyarlara uzandı dağın, yani hayattın sırrı. Dünyanın şahdamarı “Gidenlerimiz” dir.
Gidenler, uzak coğrafyalara uzandılar. Ufuklara astılar bakışlarını. Her uzak kentte ve coğrafyada bizimle olmalarına sebep bu. Ne bir isme, ne da başka bir şeye ihtiyaç duydular. Yanlarında çıplak yürekleriyle gittiler.. Dağın yalnızlığını, çıplak yürekleriyle soydular. Gerçeğin elbisesine öyle ulaştılar. Ne bir isimleri ne de başka bir şeyler vardı inançları dışında. İnanç insanın en büyük mirasıydı. Gidenlerimiz bizlere o mirası devrettiler...
Gidenlerin, kayalıklara, uçurumlara, denizin en orta yerine açtığı yol, dağın bilgeliğine çağrıdır. O halde her kentin akşam üstünden sıyrılıp, dağ çağrısına yol alalım.
Dağ, yollar ve çağrı.. “Esvabı ince keten ve erguvani, yüreğine yaslanarak kentleri, çölleri aşıp gelen bu insan da kim” demesin hiç kimse. Yüreğimizin yurduna uzanır gibi, uzaklardan uzanalım yollara, gidenlerin çağrısına.
Dağlı bir halkın dağlı bir öyküsüdür “Gidenlerimiz” Zirvelerde bir ateş gül’ü olup da hiç sönmediler. Ve o gül şimdi hakikate döner. Zamanımızın, kayıp ve uzak coğrafyalara dağılmış bir kavmin tek hakikati “Gidenler”
Sınırsız coğrafyamızın sularına mil çektiler. Lakin gidenlerimiz gözyaşlarıyla yeşerttiler de aktı sularımız. Hiç bir insan eli düşmemiş sularımız aktı da derin okyanuslar, kuru denizler ıslandı, insanlar secdeye durdu. Secdeye durulan bir toprağı yeniden yaratan gözyaşlarının o bilgeliğiydi. Dağ’ın yalnızlığı, vahşiliği o gözyaşlarıyla yıkandı. Ve şimdi dağların dudakları bilgidir. O bilgi çağrıdır ve o bilgiden öpelim. Şimdi dağlı bir halk dağların sonsuz yollarının çağrısından alkolik bir çocuk, kentler yalnızlıktan, her akşamın tenhalığındaki yalanından alkolik bir ihtiyar..
Yalnız değil artık ülkemin göğü, ey sulara vermediğimiz dağ yağmurlarımız, ve gidenlerimiz; dünya şimdi sizin ozanınızdır. Secdeye durur, bir ayine çekilir gibi çekiliyoruz yollarınıza, çağrıya ve ozanınız kendimizi bağışlatmak üzere.
Şimdi, yıkık, duvarsız ve tenha kentlerin aynaları dökülüyor. Kuytuluklarda bize ulaşan bakışlarınızda buluruz hakikatin suretini.
“Aynacılar çarşısını” yaktık. Bir tek bakışlarınız kaldı bizlere. O hakikatte, kavmi kayıp bir halk kendini buldu. Gidenlerimiz.. Tereddütsüz, ölümü kucaklayanlarımızı yaz yürek levhana. Martılar sonsuzluğa kanat çırpıyor, deniz ihtiyarladı, dağlarımız bin yıllık öyküsüyle gençleşti. Dağ’ın gözleri gidenlerimizle genç, ve o gözler özgürlüğün bilgisini saklar. O bilgi gözümüzün nuru, dudaklarımızın saklı yemini ve değerli cevahiri olsun.. Bütün yollarda O’nları tanıyalım ve ömür yollarımızı çoğaltalım. Yollarımız çoğaldıkça kendi sarıcımızdan ve kuyularımızdan sular içeceğiz. İşte o vakit; fırtınalı bir havada, aksi yönden esen rüzgarın dövdüğü bir deniz gibi, ışıksız, fırtınalı, yabancı ve uzak yerlerden kurtulup, o uçsuz sahrada kayıp toprağımızı göreceğiz. Ve hiç bir suya karışmamış dağ yağmurları, bir bahar çağlayanı gibi saçlarımıza dökülecek.
Şimdi birlikte mırıldanalım yürek ezgimizi. Dağlı ezgimiz. Kentlerde bizi yoran kısa yollardan ayrılan yüreğimiz, dağlı yolun uzunluğuyla dinlensin.
Yorum yaz
Yorum gönderme yetkiniz yok
|
|
|