AnasayfaspaceHaberlerspaceYazılarspaceForumspaceBilgilerspaceYazılımspaceLinklerspaceResimlerspaceSitemapspace
Bulunduğunuz bölüm:   Anasayfa / Yazılar / Makale

'Şimdi Vicdani Red Zamanı!'


Coşkun Üsterci

"Bu ülkede yas tutmayı patolojik bir tarzda yaşayanlar, acılarından kin ve intikam üretenler her çeşidinden savaş ve ölüm kutsayıcılardır, militaristlerdir. Başkalarının acılarının daha da artmaması için ölmeye ve öldürmeye amasız, koşulsuz hayır! diyen vicdani retçiler değil. Unutmamalıyız ki, ancak kendi vicdanlarına bakmayı bilenler başkalarının acısını da anlayabilir ve kötülüklere “hayır!” demenin gücünü kendinde bulabilirler"

İnsan geriye bakıp sormadan edemiyor: Acaba türban meselesi kamuoyu dikkatini başka yöne çekmek için mi birden bire ortaya atıldı?

Gerçi türban tartışmaları, taraf olan herkesin, özellikle de “sol”un nasıl da kendine demokrat, değişik tonlarda muhafazakar ve otoriter yönelimlere sahip olduğunu açığa çıkarması bakımından yararlı ve öğretici oldu ama sınır ötesi kara harekatının hazırlıklarının gözlerden ve eleştirilerden ırak yapılmasına da imkan tanıdı.

Harekatın, üzerlerinde bembeyaz kar kıyafetleri, ellerinde ileri teknoloji ürünü silahlar bulunan askerlerin önceden hazırlanmış steril görüntüleriyle topluma sunuluşu, gazetecilerin savaş bölgesine gidişinin yasaklanması, tüm bilgi akışının Genelkurmay bildirilerine dayandırılması ve medyanın da bunları aktarış biçimi gibi verileri bütünlüğü içinde değerlendirdiğimizde “psikolojik harekat” konusunda da dersin iyi çalışılmış olduğunu görüyoruz. Ancak, öykünülen savaşı adeta bilgisayar oyununa, ölümleri de skor yarışına dönüştüren Pentagon yöntemlerinin bilgisayar kullanımının oldukça sınırlı olduğu bir ülke halkı üzerinde ne denli etkili olacağı da tartışmalıdır. Nitekim, cenazeler geldikçe ve ateş düştüğü yeri yaktıkça savaşın bilgisayar oyunundan öte bir şey olduğu toplum tarafından hissedilmeye başlandı. Bülent Ersoy’un adeta içgüdüsel olarak dile getirdiği ama vicdanlara dokunan ifadelerini bu hissedişin bir tezahürü olarak değerlendirmek yanlış olmaz sanırım.

1984’den bu yana 25.’si gerçekleştirilen ve baharla birlikte hava koşulları düzeldikçe yenilerinin olması muhtemel sınır ötesi harekat, Bülent Ersoy’un ifadesini kullanırsak, Kürt sorunu için yine “çözüm” değil “ölüm” getirdi. Bu harekat ile yeni bir boyut kazanan savaş ve şiddet ortamı halklar arasındaki ayılıkların daha da derinleşmesine, milliyetçiliğin, otoriter tutum ve davranışların pekişmesine zemin oluşturmaktadır. Bu nedenle de, cenazeler gelmeye devam ettikçe yaşanan acı ve tepkilerin kıyıcı bir düşmanlığa dönüşmesi ve intikam isteği ile sokağa dökülmesi olasılığı giderek artmaktadır.

Hal ve gidiş böylesine kaygı verici iken Nuray Mert, 28.02.2008 tarihli Radikal Gazetesi’nde yer alan “Yas tutmayı bilmek” başlıklı yazısında “Göstermelik vicdanlarla mı savaşa, savaşan bir dünyaya direneceğiz?” diye soruyor ve vicdani reddi “burjuva lüksü”, anti-militarizmi ise “pişkinlik” olarak niteliyor.
Nuray Mert’in sarf ettiği bu ifadeleri, son dönemlerde yazılarında sık sık vicdani red konusuna değinen Perihan Mağden ile aralarındaki tartışma nedeniyle ileri sürülmüş bir itiraz olarak değerlendirip pekala üzerinde durmamak mümkün. Ancak, toplumun militarizasyonunun ulaştığı boyut toplumsal barışı ve geleceğimizi ciddi biçimde tehdit ederken militarizme karşı mücadelenin “pişkinlik” olarak nitelenmesi aymazlık gibi geliyor.

Her şeyden önce, sadece Nuray Mert’e değil, herkese sormak istiyorum; Vicdanları darmadağın olmuş ölüm ve savaş kutsayıcılarının karşısında durabilmemizi sağlayacak vicdanlarımızdan başka elimizde ne var ki?

Elbette yıllardır bu toplumun karşı karşıya kaldığı ağır travmaların ve kayıpların üstesinden gelebilmek için yas tutmayı bilmek gerekiyor: Kendimizle, içinde yer aldığımız hayatla ve başkalarıyla yüzleşebilmek ve gerçekten onların acılarının değerini bilmek için yas tutmayı becerebilmek gerekiyor. Ama maalesef bu ülkede, Tanıl Bora’nın da söylediği gibi, yas tutmanın vakarını göstererek, kendi içine bakarak yaşanan acıları ve duyulan tepkileri intikam diline çevirmeden sağlıklı biçimde yas tutulamıyor. Hatta bu ülkede yas tutmak yasak.(1) Bu patolojik durumdan rahatsız olup eleştirmeyi anlıyorum. Ancak vicdani retçileri ve antimilitaristleri yas tutmayı bilmemekle eleştirilmesi anlaşılır gibi değil.
Bu ülkede yas tutmayı patolojik bir tarzda yaşayanlar, acılarından kin ve intikam üretenler her çeşidinden savaş ve ölüm kutsayıcılardır, militaristlerdir. Başkalarının acılarının daha da artmaması için ölmeye ve öldürmeye amasız, koşulsuz hayır! diyen vicdani retçiler değil.
Unutmamalıyız ki, ancak kendi vicdanlarına bakmayı bilenler başkalarının acısını da anlayabilir ve kötülüklere “hayır!” demenin gücünü kendinde bulabilirler.

Peki kimdir bu insanlar, nedir vicdani red?

Vicdani reddi, en geniş ifadesiyle vicdani, dini veya politik inanç ve kanaatler nedeniyle zorunlu askerliğe karşı itiraz olarak tanımlayabiliriz. Dolayısıyla savaşa karşı duruşun en dolayımsız biçimidir. İletişim Yayınları’ndan yeni çıkan “Çarklardaki Kum: Vicdani Red, Düşünsel Kaynaklar ve Deneyimler” adlı, Özgür Heval Çınar ve tarafımca derlenen kitapta yer alan makalesinde Taha Parla’nın da dediği gibi, “Vicdani red liberal düşüncede olduğu gibi bireysel bir temel insan hakkından ibaret değildir; topluma, kamuya, insanlığa, insan türünün diğer bireylerine karşı ahlaki ve siyasi bir sorumluluk ve görevdir”.

Bugün dünyanın pek çok ülkesinde vicdani red bir hak olarak kabul edilmiştir. Ancak özellikle gelişmiş batı ülkelerinde zorunlu askerlik çağı gelmiş pek çok genç insan için, bir iç muhasebeye dayandırılmış olsa bile vicdani red, bireysel bir tutum olmaktan ya da ülke yasaları tarafından tanınmış bir hakkın salt kullanımından öte fazla bir anlam taşımamaktadır. Orduların ve savaşların varlık nedenini, militarizmin toplumsal yaşam üzerindeki etkilerini de pek sorgulamayan bu tür bir vicdani retçiliğin haliyle “egoist bir liberal kayıtsızlığa”(2) dönüşebilme olasılığı oldukça yüksektir. Zaten sistemde, “alternatif/sivil hizmet” müessesi ile vicdani retçiliği bu tarz bir kayıtsızlık haline dönüştürmek ve ehlileştirmek için yoğun çaba harcamaktadır. Eğer Nuray Mert’in amacı, sadece böylesi bir kayıtsızlığa işaret etmek olsaydı bunun pek itiraz edilecek bir yanı olmazdı. Geçmeden belirtmekte yarar var, söz konusu kayıtsızlık halinde bile vicdani retçinin tutumu devletin vatandaşlarının yaşam ve ölümleri üzerine hükümran olarak karar verme hakkını ortadan kaldırdığı için yine de muhalif bir içeriğe sahiptir.

Oysa Nuray Mert böylesi bir sorun alanına işaret etmekle yetinmeyip antimilitarist mücadeleyi hedef alıyor. Yine belirtmekte yarar var: Dünyanın pek çok ülkesinde ve Türkiye’de kendilerini “total retçi” olarak tanımlayan vicdani retçiler var. Bu tür retçiler salt bir vicdan muhasebesi ile yetinmeyip varoluşlarını antimilitarist eleştiriye dayandırıyorlar. Haklı haksız ayırımı yapmadan dünyanın her yerindeki tüm savaşlara karşı çıkan bu retçiler profesyonel orduya geçildiği koşullarda da militarizmle olan dertlerini sürdürmeye devam ediyorlar.
Yeri gelmişken kısaca antimilitarizmin ne olduğuna da bakalım. Nilgün Toker’in de dediği gibi antimilitarizm, topyekûn bir tahakküm biçiminin/mantığının eleştirisi yani “kapitalizmin yarattığı güç tekeli olarak devlet ve egemenlik formunun reddidir”.(3) Çünkü, militarizm yalnızca ordulara ait bir nitelik değil, tersine bu orduları egemenliğinin temel taşıyıcısı ve devam ettiricisi olarak tesis eden ve kapitalizmin düzen ilkesine göre kurumsallaşmış olan modern devletin bir niteliğidir. Bu nedenle de, antimilitarizme dayanan vicdani itirazı, varlığını kapitalizmin, dolayısıyla modern devletin ve ordunun bekasına bağlayan burjuvazinin bir fantezisi olarak nitelemek maalesef sağlıklı bir akıl yürütme olamıyor.
Elbette bir avuç vicdani retçi ve antimilitaristin itirazıyla savaşların durdurulması ve militarizmin geriletilmesi olası değildir. Hele askerliğin, “Her Türk Asker Doğar!” ifadesinde karşılık bulduğu gibi adeta biyolojik-“ırksal” bir özellik(4) olarak kabul edildiği ülkemizde militarizmin hegemonyasını kırmak gerçekten oldukça zorlu bir iş.
Yine Taha Parla’ya kulak verirsek militarizmin toplumsal yaşama tümden egemen olabilmesi için “devreyi tamamlayan ötekinin onay ve işbirliğidir”. İşte bunun için vicdani retçiler, dolaylı ya da doğrudan savaş makinesinin yedek parçası olmaya hayır!; Askere gitmeye de dağa çıkmaya da hayır! diyorlar.
Ben de Perihan Mağden’in çağrısını tekrarlamakta hiçbir beis görmüyorum; “Şimdi vicdani ret zamanıdır!“
Yayına hazırladığımız kitaba gelince, yaklaşık bir yıl önce İstanbul Bilgi Üniversitesinde gerçekleştirilen “Uluslararası Vicdani Red” konferansında yapılan sunumlardan oluşuyor. Konferansta olduğu gibi kitapta da vicdani reddi tarihi, felsefi, politik, hukuksal ve pratik yönleriyle kapsamlı olarak ele almaya ve tartışmaya çalıştık. Ancak kitabın içeriği ile konferans programı tam olarak örtüşmedi. Konferansın bazı oturumlarında yapılan sunumlar maalesef metin haline dönüşemediği için kitapta yer almadı. Buna karşılık, konferansta sunum yapmadıkları halde bazı yazarların makalelerine konuyu derinleştirici, tamamlayıcı katkıları olduğu için kitapta yer verdik.

Toplumun Militarizasyonunda Zorunlu Askerlik ve Zorunlu Askerliği Reddetme; Erkekegemenlik, Cinsiyetçilik ve Heteroseksizm Eleştirisi Olarak Vicdani Red; Dünyada ve Türkiye’de Vicdani Red Deneyimleri; Ulusal ve Uluslararası Hukuk Açısından Vicdani Red gibi dört başlık altında kurguladığımız kitapta ülke içinden ve dışından 26 yazarın yazıları bulunuyor. Ayrıca kitabın ek kısmında konu ile ilgilenen hukukçulara, akademisyenlere, insan hakları aktivistlerine çalışmalarında faydalı olabileceği düşüncesi ile Birleşmiş Milletler’ in, Avrupa Konseyi’nin vicdani red hakkı ile ilgili vermiş olduğu bazı temel kararlara ve AİHM’in Osman Murat Ülke hakkında vermiş olduğu kararın tam çevirisine de yer verdik. Umarım ve dilerim ki kitap vicdani red konusunda yeni tartışma ve çalışmalara yol açar.

(1) Bkz. Tanıl Bora, “Linç Ortamı ve Faşizmin Sarkacı”, (Kasım 2007)223 Birikim, s. 9-12
(2) Tanıl Bora, “Antimilitarizm, ordu/askeriye eleştirisi ve orduların demokratik gözetimi” (Temmuz 2006) 207 Birikim, s. 23
(3) Nilgün Toker, “Anti-militarizm Sorumluluktur” (Temmuz 2006) 207 Birikim, s. 27
(4) Ayşe Gül Altınay- Tanıl Bora, “Ordu, Militarizm ve Milliyetçilik”. Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik içinde, derl. Tanıl Bora, Cilt 4 (İstanbul: İletişim Yayınları, 2003), s. 142-143.

savaskarsitlari.org


 

İlgili Yazılar


İlgili haberler