Gençlik, genel ve yaygın bir biçimde sanıldığının aksine çocukluk, yetişkinlik ve yaşlılık gibi doğal bir insanlık hali, evrensel bir sabit değildir. Gençlik, tarih boyunca daha çok bir erken yetişkinlik hali olarak algılanıp ; dinç bünyesinin ona sağladığı özgüvene ve güce karşın tecrübesiz olmasına binaen vahşilikle özdeşleştirilen, sanayi devrimi ile birlikte filizlenip, 2. Dünya Savaşı’nın ertesinde özgünleşen, insan yaşamının biyolojik ve sosyolojik bir kategorisidir. İnsan hayatının evreleri, bin yıllar boyunca üretim ilişkilerindeki konumlarıyla belirlenmiştir. Bedenen henüz olgunlaşamamış olan ve üretime katkısı olmayan çocuk, artık fiziksel olarak güçlü olmadığından yoğun beden gücü gerektirmeyen, örücülük, yöneticilik, din adamlığı gibi üretim alanlarına kayan ya da tamamen düşkünleşen yaşlı ve kendisine, çocuklara ve yaşlılara, kabilenin muhtaçlarına bakmakla, artı değer elde etmekle yükümlü yetişkin, insan hayatının evrelerinin üretim ilişkilerindeki konumlarına göre ortaya çıkan üç evresidir.
Doğasındaki muhalif ve enerjik güçle entellektüel birikim ve doğru bir ideolojik duruşu birleştiren gençlik, tarihi ezilenlerden yana yeniden yazmanın öncü gücü olacaktır
Doğuştan ayrıcalıklı zümreler dışında geriye kalan sınıfların mensupları fiziksel olgunluğa yaklaşır yaklaşmaz üretim ilişkilerine girerek, evlendirilerek ya da saçları ağarıncaya kadar daha çok dogmaların hatmedilmesinden mürekkep bir eğitim ve formasyon sisteminden geçirilip terbiye edilerek hem toplumsal sisteme entegre ediliyor hem de verili sistem karşısında güçlü ama tecrübesiz olmasından kaynaklanabilecek tehlikeli enerjiden sakınılmış olunuyordu. Dolayısıyla Avcı-toplayıcı, tarım ve erken sanayileşme dönemlerinde yani insanlık tarihinin sanayi dönemi hariç tamamında toplumların, toplumsal formasyonların bugün bizim anladığımız anlamda bir gence gereksinimi olmadığı gibi üretim ilişkileri de kategorik olarak bir gençlik evresine ihtiyaç duymamaktadır.
Gençlik dediğimiz kategorinin ortaya çıkışı, sanayileşen toplumların alt sınıflarının, muazzam gelir ve refah artışından kısmen pay almaya başlamasıyla, hanelerin üretmeden tüketecek bu genç üyelerinin asalaklıklarını finanse edebilecek bir gelire kavuşmaları ve insanın ortalama ömrünün uzamaya başlamasıyla ortaya çıkmıştır. Ve sıradan insanın, bu yeni toplumda işçi olabilmek için bile öğrenim görmesi, en azından okuma yazma öğrenmesi gerekmesiyle devam etmiştir. Bunu, aydınlanma, uygar insan yaratma ideali, eğitimin amacının insanın içerisinde yer alacağı topluma asgari düzeyde entegre olması kadar ona insana özgü kültürel kazanımları da edindirme gayesini kapsaması beslemiştir.
Bugün anladığımız anlamdaki gençliğin referanslarını ilk önce İkinci Dünya Savaşı’ının ertesindeki bolluk döneminde kolayca yüksek gelirli iş bulabilen yada ailelerinin refah artışından nemalanarak yüksek öğretime giden Amerikalı kuşak sağlamıştır. Aileleri ile bağları zayıflayan, böylelikle de geleneksel tüketim kalıplarına uymak zorunda olmayan bu harçlığı bol kesime hitap eden azmanlaşmış şirketler; televizyonun icadı ile bambaşka bir boyut kazanan kitle iletişiminin olanaklarından yararlanan pazarlama anlayışlarıyla hedefi gençler olan modalar, giyim kuşam biçimleri, müzik, yeni tüketim biçimleri doğurmuştur. Gençlik bu aşamadan itibaren tamamen özgün bir hayat evresi olarak belirmiştir. Dolayısıyla bugün daha ziyade kişinin biyolojik yaşının , belli bir biyolojik yaş aralığının esas alınmasıyla oluşturulan gençlik dediğimiz kategorinin yukarıdaki sınıfsal tahlille ele alınması durumunda lise ve üniversite okuyan grup ile çalışmadan geçinme lüksüne sahip olan orta ve büyük burjuva çocuklarının dışındaki kesimi gençlik kategorisinde değerlendirmemek gerekir Buradan hareketle bakıldığında gençlik parantezi; üretim ilişkilerine girilip girilmediğine, içerisinde yaşadığı doğa ve toplum hakkında bilgilenme mekan/biçim/içeriğine, aileye muhtaç olup olmamaya, sırtındaki sorumluluklara(evlenme gibi), yaşam süresine göre uzayıp kısalmakta, daha doğrusu kapsamı, boyutları ve nitelikleri değişmektedir.
Bugün halen dünyada ve yaşadığımız coğrafyada gençlik hareketi esas itibariyle bir öğrenci hareketi daha çok da bir üniversiteli gençlik hareketidir. Kuşkusuz bu bir tercih olmadığı gibi bir kusur da değildir. Sadece verili koşulların dayattığı bir zorunluluktur. İşçi gençliğin önderliğini yaptığı bir gençlik hareketi yaratmaya çalışmak veya bunun özlemini duymakla bu mevcut realiteyi kabullenmek ve geçlik hareketini bu verili durum üzerinden götürmeye çalışmak bir çelişki değildir. Zaten gençliğin sınıfsal bir kategori olmadığı gerçeği üzerinden hareket edildiğinde gençliğin ileriki dönemlerde sosyal siyasal yaşam üzerinde belirleyici bir konuma gelişini gençlik kategorisi üzerinden değil daha ziyade sınıfsal mücadele içindeki pratiği üzerinden gerçekleştirmesi söz konusu olacaktır. Gençliğin bir sınıfsal kategori olmadığını asla göz ardı etmemek lazım. İnsanlığın bir lüksü olarak tekamül eden gençliğe nesnel iki veri olan metabolizması itibariyle fiziksel performansının doruğunda oluşu ve tecrübesizliği dışında herhangi bir doğal özelliğinden dolayı kategorik bir yaklaşım içinde olmak doğru değildir.
Gençliğin bir toplumsal özne olarak ortaya çıkışı ve dünya siyasetinde dikkate alınır ve yön çizen noktaya gelişi ise hepimizin bildiği 68 kuşağı fırtınasıyladır. Türkiye zemininde dar anlamda bir gençliğin filizlenişi ise 1834’lerde Harbiyelerde gerçekleşmiştir. Vatanı, imparatorluğu kurtarma vazifesinin yüküyle düşünüp yetişen, iyi eğitim almış bu gençlik ikinci safhada cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte, özellikle de Mustafa Kemal’in 1933 tarihli Bursa nutkuyla bu sefer vatanı koruma kollamakla tavzif edilmiştir. Türkiye’de batılı anlamda ve yukarıda sözünü ettiğimiz sınıfsal analiz çerçevesinde bir gençliğin ortaya çıkışı ise 1960’lı yıllarda filizlenip 70’lerde bir kitleselliğe dönüşerek önemli bir siyasal ve toplumsal özne haline gelmiştir. Ama bu sefer birileri tarafından kurtarıcı, koruyucu, kollayıcı olarak tavzif edilmiş değil, sınıfsal ve entelektüel referansları olan değiştirici ve dönüştürücü nitelikli bir hareket olarak ortaya çıkmıştır.
Görüldüğü üzere Türkiye’de gençliğin kategorik olarak oluşumu iki temel alanı zemin alarak oluşmuştur. Biri Erkan-ı Harpçi, İttihatçı, muhtaç olduğu kudreti damarlarındaki asil kandan alan üniter-cumhuriyetçi zemin, diğeri sınıfsal, enternasyonalist devrimci zemin. Bu iki zemin üzerinde şekillenen ve mevcudiyetlerini bugün hala sürdürmekte olan ve zaman zaman da birbirinin içine geçebilen bu iki damardan birisi statükonun, gerektiğinde meydanlara sürebileceği bir güç olarak varlığını sürdürürken diğer damar tüm başarısızlıklarına yetersizliklerine rağmen dinamik bir muhalefet damarı olarak varlığını sürdürmektedir. Bu iki kategorinin yanı sıra daha çok burjuva basını ama bazen de devrimci basın tarafından da görülmezden gelinen, gençliğin akmakta olduğu iki yeni muhalefet damarı daha gelişmesini sürdürmektedir.
Bunlardan biri, ABD’nin Ortadoğu’daki önemli kalelerinden biri olan İran’da şahlığın devrilerek yerine kurulan anti-amerikancı İslam devriminden ve yine orta doğuda uzun yıllardır süregelen Filistin –israil çatışması ve ABD’in Ortadoğu ve Afganistan’daki askeri müdahaleleri nedeniyle abd ve israil’e karşı oluşan tepkiden beslenen İslamcı hareket gençliğidir. Bu gençlik hareketi özellikle üniversitelerdeki türban mağduriyeti zemini üzerinden de hayli taraftar toplama olanağı bulmuştur. Gelişen diğer gençlik hareketi ise aslında ilk filizlenişini 60’lı, 70’li yıllarda Türkiye gençlik hareketinin öncü gençlik örgütü olan Dev-genç içerisinde gerçekleştiren ancak ancak Kürt ulusal mücadelesine yaklaşımda fikir ayrılığı yaşayan ve bir süre sonra da bu temelde ayrı bir örgütlenmeyi esas alan fakat örgütlenme modeli itibariyle diğer Türkiyeli devrimci örgütlenmeler gibi Stalinizm’in etki ve sakatlıklarını bünyesinde taşıyan, hem kitleselliği hem de diğer Türkiyeli devrimci geçlik hareketlerinin aksine okuyan gençlik dışındaki işsiz ve çalışan gençlik içinde de ciddi taraftarı olan ve sistemle ciddi şekilde çatışan bir Kürt ulusal devrimci gençlik hareketidir.
12 Eylül askeri darbesine kadar 60’lı yıllardan başlayarak yetmişli yıllarda doruklaşan ve öncülüğünü üniversiteli gençliğin yaptığı gençlik hareketi , eleştiren, sorgulayan değiştiren, dönüştüren özelliğiyle Türkiye siyasetinde çok önemli bir çarpan etkisi yaratmış, Türkiye’deki en etkin en önemli muhalefet gücü haline gelmiş, özgürleşimci bir modernizm sürecinin başlatıcısı ve geliştiricisi olmuştur. 12 Eylül’e kadar olan tüm farklı gençlik muhalefetleri arkalarına , toplumun gözünde gençliğin siyasetle ilgilenmesinin meşru hatta gerekli olduğu kanaatini almıştı. Gençliğin, siyasetin temel öznelerinden biri olduğu hem halk hem yönetici sınıf nezdinde bir kabulü söz konusuydu. Zaman zaman gençlik biraz ileri gitse de, sistemi sorgulayan bir düşünce ve eylemliliğin içinde olsa da, zaman zaman karşıt görüşlü gençler biribirleriyle çatışsa da (sistem masum bir gençlik muhalefetini ve gençlik isyan edişini aşan ve sisteme yönelen düşünce ve eylemleri, yedeğinde tuttuğu vatanperver milliyetçi gençliği üzerlerine salarak, telle boğdurarak, tarayarak hizaya çektiriyordu) bunun, onun gençliğinin doğasındaki isyancılıktan geldiği kabul edilmekteydi. Kaldı ki hakim olan modernist-ilerici paradigma çerçevesinde mektepli gencin yapması gereken şey mevcut olanı eleştirmek, değiştirmek ve ilerletmekti. Ta 1834’lü yıllardan bu yana böyle bir görevi üstlenmişti gençlik. Genç adam idealistti, idealist gencin başlıca özelliği milliyetçi oluşu ve milli kutsallığa karşı içten ve dıştan gelen saldırılara karşı koruma ve kollama görevini yerine getirmekti. Cumhuriyet, yeni neslin yani gençliğin eseri olacaktı.
Ancak 12 Eylül faşist darbesiyle birlikte rejim, gençliği göreve davet eden söylemlerinden vazgeçti. Zira 12 eylül darbesi öncesi gelişen ve sistemi çok ciddi zorlamaya başlayan gençlik muhalefeti, rejime gençlerin onlara verilen cumhuriyeti koruma ve kollama görevini biraz yanlış anlayabileceklerini göstermişti. Öyleyse yapılması gereken şey gençliği siyasetten uzak tutacak çeşitli düzenlemelerin hayata geçirilmesiydi. İlk önce gençlik hareketinin önderleri ve bu hareketin sempatizan ve eylemcileri gözaltı, tutuklama, işkence, idam, on yıllara varan hapis cezaları, sürgün, yurt dışında mülteciliğe zorlama gibi uygulamalarla tasfiye edilip tüm gerçek muhalefet odakları ve bunların örgütleyicileri imha edildi. İkinci adım olarak özgürleşimci modernizm sürecini ters yüz ederek tüm modern siyasal kurumsallaşma ve pratikleri kendine tehdit olarak algılamış; siyasetin alanını son derece muğlak ve müphem bir şekilde tanımlamış, “milli bütünlüğe kastedişleri” bertaraf etme adına gelişebilecek her türlü farklı ses, siyasal proje ve projeksiyonlara siyasetin alanını kapamıştır. Siyasetin, siyasal katılım yoluyla hükümet ve meclisin iradesine dayanan devletin meşru idaresi altındaki sınırlar dahilinde toplumsal, ekonomik, politik karar alma süreçlerine müdahil olma ve alınan kararları seçim sistemi yoluyla denetleme olan genel mantık ve tanımını değiştirerek ve içini boşaltarak siyaseti daha çok bir rant elde etme alanı olarak tanımlamış, düzenlemiş ve geliştirmiş ve bunu da kamuoyu nezdinde meşru hale getirmiştir.
12 Eylül öncesi gençliğinde toplumu değiştirme, dönüştürme ileriye taşıma alanı olarak görülen siyaset, modern siyasi kurumların olayların belirlenmesi ve düzenlenmesindeki gücünü yitirişiyle birlikte belirli bir duyarlılığa sahip gençlerde bile, hiçbir siyasal ve toplumsal projenin savunulmasına ve yaşama geçirilmesine kutsal değerleri korumak adına izin verilmediği bu alan pusulalarını şaşırdıkları, duyarlılıklarını yitirdikleri bir arenaya dönüşmektedir. Siyaset alanının bu darlığını ve çıkmazlarını aşmayı denemek yerine rantçı esnaf zihniyetli siyaset anlayışına eklemlendikleri veya biraz onur ve vicdana sahip olanlar, siyasetin nemalanma akdini, bu haliyle muktedir olmaya başladığını, entrikalarla dolu bir fars olmaktan öteye bir anlam taşımadığını hisseden gençlerin ,enerjilerini,hayallerini, umutlarını, romantize edilmiş yüce ideal ve umutlarını esnaflığın hüküm sürdüğü kirli siyaset mekanlarına değil; daha fazla,yaratıcılığa açık, katma değer üretebileceklerine inandıkları siyaset dışı mekanlara yönelttikleri, siyasetin direk veya dolaylı tüm alanlarından uzaklaştıkları görülmektedir. Siyasetin, artık toplum nezdinde ve siyasetin en dinamik öğesi olması gereken gençliğin gözünde toplumsal sorunları aşma, eleştirme değiştirme dönüştürmenin bir aracı olarak en ufak bir itibarı kalmamıştır. Siyaset artık kasaba esnaf ve tüccarlarının cirit attığı rant sahası durumundadır. Gençliğin, yarını özlemler doğrultusunda değiştirme dönüştürme ve yeniden kurma aracı olan siyaset gözden düşürülerek gençlik, bir anlamda ütopyasız da bırakılmıştır aslında.
Tüm toplumun özellikle de toplumsal muhalefetin ve bunun ana damarı gençliğin üzerinden bir buldozer gibi geçen 12 eylül faşist darbesi bu dönemde muhalif ve özgürlükçü mücadele içinde olanlar dahil tüm insanların yüreğine derin bir korku salmış, insanların gözünde politikayla ilgilenmekle vatan hainliği, cezaevi ve canları dahil sahip oldukları her şeyi yitirebilecekleri algısı eş duruma getirilmiştir.. Cezaevlerinden, işkencelerden geçmiş arkadaşlarının ölümlerine tanıklık etmiş 70’lein gençleri, ana-baba olduklarında yaşadıkları korku dolu günlerin etkisiyle çocuklarına en azından okul bitene, bir iş sahibi olana kadar siyasetten uzak durmalarını tembihlemişlerdir. 1980-90’lı yıllarda yetişen gençliğin aslında siyasetle ilk tanışması, anne babaların siyaset uzak durmaları yönündeki tembihlerdir. Bu gençlerin büyük bir bölümünün 24’lü yaşlara kadar siyasetten uzak durmaları anlamına geliyor ki bu yaştan sonra da siyasetle ilgilenmek bir hobi edinmek kadar kolay bir şey değildir.
Gençlik dönemi ahlaki gelişmenin ve değerlerin şekillendiği bir dönemdir. İnsan gençlik döneminde düşünce yapısı olarak büyük dönüşümler yaşar. Gençlik dönemine girilmesiyle birlikte düşünmenin içeriği somuttan soyuta doğru genişler, insanlığın durumu, moral ve etik değerler, din, yaradılış gibi konular üzerinde verili değerlere karşı şüpheye düşülür bunlar kökten ve yeni baştan ele alınır. Soyut düşünce döneminde artık sadece ailenin değil toplumun ve insanlığın çıkarları da önemli olmaya başlar. Zekanın en işlek olduğu dönem olan 16-24 yaş arasında gençlerin içsel eğilimi her şeyi sorgulamak doğrultusundadır. Kendileri, dünya, var oluşun nedenleri, toplumsal düzen, adalet, eşitlik, gibi konularda enine boyuna düşünmeye yatkındırlar. Yine bu dönemin duygusal ve mantıksal düzeneğinin en önemli özelliklerinden biri de haksızlığa karşı verdikleri şiddetli tepkidir. Yani insanın verili toplumsal tüm değerleri gözden geçirebileceği ve eşit, özgürlükçü bir dünya kurmanın gerekliliği ve güzelliğinin ütopyasını şekillendireceği dönem gençlik dönemidir. Eğer bu dönemde , çeşitli nedenlerle gençliğin aklı bu sorgulamalardan uzak tutulmuşsa sonrasında yetişkine dönüşen insanın artık bu taraklarda büyük oranda bezi olmayacaktır.
Öyleyse sistemin, kendi eşitsizlikçi düzenini sürdürmesinin önünde, taşıdığı enerjik ve muhalif potansiyel aracılığıyla büyük bir tehdit oluşturan, aynı zamanda kapitalist üretim ilişkileri içinde hem enerjik ve ucuz bir iş gücü hem de ürettiklerini satabileceği önemli bir pazar olan gençliğe dönük çok köklü plan ve projelerinin olduğunu tahmin etmek için dahi olmaya gerek yoktur. Gençliği, düşünme ve sorgulama eyleminden uzak tutmak sistem için hayati önemdedir. Ancak elbette düşünme ediminde bulunabilmek, kendi varlık nedenleri üzerinde düşünebilmek için bunun olanaklarına sahip olmakla ancak bu edim sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilebilir. İşçi sınıfı gençlerinin çoğu, ağır çalışma koşulları ve yoksulluğun basıncıyla bu sorgulamayı gerçekleştirememekte ve bunu bir kenara bırakma durumunda kalmaktadır. O ekmeğini kazanmaya bakmalıdır. Önce ekmek sonra diğer şeyler… Ama ekmek kazanmaya harcadığı zaman ve enerji onu yaşamın diğer alanlarından büyük ölçüde düşürmektedir. Zaten işçi sınıfı gençliğinin güçlü bir sınıfsal örgütlülük bağlamında ancak bu düşünme sorgulama sürecine girmesi mümkündür. Onun dışında bu olanaklara ulaşması ve bu düşünce üretme süreçlerine aktif olarak katılmasını istemek çok da gerçekçi değildir.
Görüldüğü üzere gençliğin muhalif potansiyelini harekete geçirecek ve bu düşünme süreçlerine yoğunlaşabilme olanaklarına sahip olan gençlik kesimi, kapitalist üretim sürecinin yoğun iş yükünden uzak ve düşünme, yoğunlaşma süreçlerine kafa yorabilecek kadar zinde ve zamana sahip kesim öğrenci gençliktir. Fakat sistemin, bu alanı boş bıraktığı ve buradaki muhalif potansiyeli boşa çıkaracak, gençliğin içini boşaltacak ve sistemin yedeğine alacak politikalar üretmediği düşünülemez. Hatta sistemin hem dünydaki deneyimlerden hem de 12 Eylül öncesi öğrenci gençlik hareketlerinin ulaştığı boyut üzerindeki deneyimlerden hareketle en kapsamlı, özgür gençliği ve onun muhalif potansiyelini yok etme projelerini bu alanda uyguladığını söylemek hiç de yanlış olmayacaktır.
Adeta bir zihinsel soykırım projesi olarak hayata geçirilen ve yazılı ve görsel basın yoluyla da desteklenen eğitim süreci emperyalist-kapitalist üretim sürecinin ihtiyaçlarına cevap verecek bir mükemmellikte planlanmıştır. Eğitim, insani ve devrimci boyutuyla tanımlandığında çocuğun, gencin içindeki gizil gücü, yeteneği ortaya çıkarmak, insanın ve toplumun yaşamsal ve sosyal süreçlerine katkıda bulunacak edimleri kazandırmak olarak tanımlanabilir. Bu anlamdaki eğitim şüphecidir, sorgulayıcı, analizci ve sentezcidir. Biyolojik ve sosyal yaşamın sürdürümü, geliştirilmesi ve güzelleştirilmesi için, edinilen bu yeteneklerin ve bilginin gerçek yaşamda bir karşılığı ve gerekliliği vardır. Oysa Türkçede bu süreci adlandıran eğitim sözcüğü geldiği köken itibariyle incelendiğinde eğitimle neyin kastedildiği kendini pek saklamadan ele vermektedir. Eğmek kökünden türetilmiş olan eğitim sözcüğü, bu u sürece dahil edilen çocuğu, genci eğmek amacı taşır. Siz buna boyun eğdirmek deyin. Söyleneni, verileni sorgulamadan alan, verili tüm bilgileri itirazsız kabul eden ve biat eden insan yetiştirmenin amaçlandığı, bu sözcüğün kökeni tahlil edilerek bile rahatlıkla ortaya çıkarılabilir. Özellikle, asıl olarak üniversitede gireceği düşünce üretme süreçlerinin hazırlayıcısı olabilecek ve kişiliğin oluşum devresini oluşturacak olan lise eğitimi bu planlamanın en derin boyutlarıyla hayata geçirildiği eğitim evresidir.Yaşamda hiçbir karşılığı bulunmayan, insanın tekamülüne, insan yaşamının güzelleşmesine ve kolaylaşmasına hiçbir katkısı olmayan; suyun kaldırma kuvveti ezberletilirken, yaşamsal bir öneme sahip olan ve suyun üzerinde durma bilgisi olan yüzme öğrenme pratiğinden yoksun bırakılma örneğiyle formüle edilebilecek bu eğitim sistemi öğrencinin tüm düşünme ve sorgulama yeteneğini adeta felç etmiş ve genç, yaşamda bir özne olarak kendini var edebilme yeterliliğinden tamamen uzaklaştırılmıştır.
Kurbağanın sindirim sistemini ezbere bilen öğrenci bir insanın hayatını kurtarabilecek ilk yardım bilgi ve becerisinden yoksundur. Ezbere bilinen kronolojik tarih bilgisi, bulunduğu zamanı coğrafyayı ve dünyayı tanımlama ve değerlendirmede hiçbir işine yaramamaktadır. Adını ve yazarını ezbere bildiği romanların, öykülerin hiç birini okumamakta, üç yıl boyunca haftada ortalama altı saat gördüğü edebiyat derslerinden bir tane roman okumadan, bir tane şiir sevip ezberlemeden geçmektedir. Ölçme değerlendirme yöntemi olarak kullanılan ve öğrenciyi düşünme ve analiz süreçlerinin tümünden uzaklaştırarak sınırları beş seçenekteki yargılarla çizilmiş olan çoktan seçmeli test sınavları, bilginin adeta tanrısal yetkilerle donatılmış bir otorite tarafından üretilebileceğini ve bilginin sınırlarına bu otoritenin kara verebileceğini dikte eden, öğrencinin öğrendiklerinden yeni ve farklı sonuçlar çıkaramamasını, , kendi birikimleri ve edinimleri üzerinden kendi seçeneğini, kendi tercihini oluşturamaması ve sadece kendine sunulan seçeneklerden birini tercih edebilecek kadar beceri geliştirebilmesini esas alan, böylece sistemin istemediği, sistemi sorgulayacak sisteme muhalefeti geliştirecek bir düşünce üretim sürecini manüple eden etkili bir teknik olarak kullanılmaktadır. Yine bu test tekniğine dayalı sistemle yapılan ve yüz binlerce öğrencinin büyük emek ve çok ciddi bir masrafla hazırlandığı ve girdiği üniversite giriş sınavı hem devasa boyutlara ulaşan bir dersane ve özel eğitim pazarı geliştirmede kullanılmış hem de yüz binlerce genç insanın düşünme, sorgulama ve muhalefet etme kanallarına akabilecek enerjileri bu sınav yoluyla setlenen barajlara boşaltılarak sistem için zararsız hale getirilmiştir. Yine birbirini eleme sistemine dayanan bu sınav aracılığıyla öğrenciler arasındaki yıkıcı bir rekabeti körükleyerek, öğrencilerin birbirlerini rakip ve düşman görmelerine dolayısıyla bir araya gelme, birlikte düşünme ve üretme, sorunları ortaklaştırma ve ortaklaştırılan sorunları ortaklaşarak yani örgütlenerek çözme yoluna gitmelerine engel olmak planlanmış ve bu büyük ölçüde de başarılmıştır.
Eskilerin bir erdem olarak gördüğü, ayrı kampta olan veya birbirini sevmeyen kişi veya grupların bile karşısındakine zarar vermek ya da onu alt etmek için kullanmaya tenezzül etmediği, kullananın ayıplandığı ve en hafifiyle dışlanarak yaptırıma tabi tutulduğu ispiyonculuk, okul idareleri ve öğretmenler tarafından teşvik edilmekte ve ödüllendirilmekte, öğrenciler de yeni dönemin anlayışı olan “gemisini kurtaran kaptan” ilkesi uyarınca buna oldukça rağbet göstermekte ve birlik oluşturma ve örgütlenebilme olanaklarını dinamitlemekte ve sistem için geleceğin ajan vatandaşları olmaya hevesle yatmaktadırlar. Artık hiçbir öğrenci hiçbir öğrenciye kopya vermez, arkadaşı için kendini rizke atmaz. Kendisine rakip olarak gördüğü arkadaşına asla yardım etmez. Esas olan başarıdır, ne pahasına geliştirildiği önemli değildir. Öğrenci sorgulamaz, itiraz etmez, biat eder. Okul kantininden aldığı gevreğin pahalı oluşu, ya da içinden kıl çıkması ile ilgili bir problemine dönük basit bir hak arayışı bile okul idarelerince hoş karşılanmaz, bunun ilerde toplumsal ve siyasal örgütlü hak arayışlarına evrilmede bir adım olduğu gözden kaçırılmayıp öğrencinin bir şekilde burnu sürtülerek veya makul bir yöntemle ikna edilerek bu hak arayışından vazgeçmesi sağlanır. Öğrenci kazara bir siyasal düşünceyle temas etmişse ve bunu söylem ve eylemliliğine yansıtmışsa, bu bütün öğretmenleri, okul idaresini, milli eğitim müdürlüğünü ve hatta en yakın terörle mücadele ekibini teyakkuza geçirir. Bir lisede en kabul edilmeyecek ve bağışlanmayacak şey öğrencinin hak arama mücadelesine girmesi, hele hele bunu bir siyasi görüşle (ki bu genelde sol görüştür; Ülkücülerin her okulun yanına kurdukları bir ülkü ocağı vasıtasıyla okulda reislikler kurmasında öğrencileri tehdit ve tedhiş etmesinde bir problem yoktur. Zira onlar bunu Polat Çatlı ağabeylerinden ilham aldıkları üzere vatan için yapmaktadırlar) temas içine girerek yapmasıdır. Her türlü yönetmelik ve her türlü kurum ( aile, polis, mahkeme, okul disiplin kurulu) harekete geçirilerek bu haddini bilmeze diğer öğrencilere de örnek oluşturacak şekilde ağır ceza verilerek haddi bildirilir. Diğer öğrencilere de sicillerine böyle bir şeyin yansımsının hayatları boyunca karşılarına çıkacağı, üniversitede okurken, yurtta kalırken, burs alırken, işe girerken bunun nasıl yaman bir engel teşkil edeceği sıkı sıkı öğütlenir ve “sakın ha!” denmesi ihmal edilmez. Hayat güzeldir. Bu tür eylemlerle hayatı riske atmaya değmez. Dünya fırsatlar dünyasıdır, fırsatları doğru yakalayan ve sistemin yasakladığı dikenli alanlara girmeyen herkes başarma ve her türlü zevki tatma şansına sahiptir Öğrenci, çoğunluğun yani sistemin dikte ettiği görüş ve hayat anlayışını benimsediği sürece yani tektip davrandığı sürece yaşamda yakaladığı fırsatları değerlendirip, rakiplerini bertaraf edip yükselme şansının vizesini almış demektir. Asla sürüden ayrı hareket edilmemelidir. Öğrencinin, kendisini sürünün ayrılmaz bir parçası olarak görmesini sağlayacak tüm araç ve yöntemler ustaca uygulamaya sokulmuştur.
Sistem, öğrencinin ne düşüneceğine, hangi olaya ne tepki vereceğine, nelerden uzak duracağına karar verdiği gibi ne giyeceğine ve saçını nasıl şekillendireceğine de karar verir. Yıllar yılı, okullardaki tek tip kıyafet uygulaması, herkese aynı kıyafet giydirilerek yoksul olan öğrencilerin zengin öğrenciler karşısında eziklik yaşamalarının engellenmesi gibi bir gerekçeyle savunulmuştur. Sözüm ona kıyafette eşitlik sağlanmıştır. Oysa bu uygulama hiç de bu kadar masum değildir, aksine bir taşla pek çok kuş vuracak kadar sinsice planlanmıştır. Hem öğrencilerin, sınıfsal farklılıkları elbiselere yansıyan zengin-fakir görüntü sayesinde algılaması, bilinç ve tepki geliştirilmesi engellenmekte, hem de öğrencinin giyeceği elbise rengine karar verme, giyim tarzı ile ilgili tercih geliştirme, kişiliği ve istemlerine uygun olarak giyim kuşam saç modelini kompoze etmesi engellenerek öğrencinin, sistemin dayattığı dışında yaşamda bir tercih geliştirebilme yeti ve anlayış geliştirebilmesinin önüne geçilmektedir. Ne giyeceğine kendi başına karar verebilmek, kendi başına nasıl bir yaşam kurabileceği fikrine kadar uzanabilecek tehlikeli bir zemini hazırlayabilir. Okul dışındaki hayatta da zaten sistem tarafından hangi marka ve rengin giyileceği, hangi saç modelinin kullanılacağı medya ve diğer iletişim kaynakları aracılığıyla belirlenmiştir.
Gelişen yeni iletişim teknolojileri, sinema filmleri, yazılı ve görsel basın aracılığıyla bu eğitim süreci farklı yönlerden desteklenerek beslenmekte, kapitalizmin kültürel formları yaşam biçimleri kolaylıkla liseli gençlik arasında hızla yayılmaktadır. Bu tektipleştiren eğitim sistemi ve kapitalist kültürü yayma araçları sayesinde benzer giyinen, benzer müzikler dinleyen, benzer amaçlara (bireysel amaçlara) sahip bir gençlik yaratılmaya başlanmıştır. Bu gençlik kesimi kendini daha fazla tüketmek üzerinden kurarken, cep telefonu, pantolon markası üzerinden kimliğini tanımlamaya başlamıştır. Bu ortak kimlik tanımlamasına aynı zamanda milliyetçilik ve din ideolojisi de poplaştırılmış bir şekilde dahil edilmiştir. Mili konularda ortak hassasiyetler ve bu hassasiyetlere ortak tepkiler (her aykırı ses çıkaranı medyanın gözü önünde polis desteğiyle linç etme ve bunu televizyonlardan izleyip onaylama ve orda bulunmamaya hayıflanıp bir dahaki linç ayinin öznesi olabilmek için fırsat kollamak) geliştirilmiştir. Liseli gençlik yaşamını daha çok tüketmek, kendini markayla ifade edebilmek ve eğlenmek üzerine kurmak çabası içindedir. Tüketimin bütün olanaklarından yararlanamayan daha alt gelir düzeyine sahip gençler de tüketim kültürüne sahte markalı ürünlerle, saç modelleriyle ve yine ortak milli hassasiyetlerle dahil olmaktadırlar.
Yaşamı, verili değerleri sorgulama, yaşam seçeneklerini oluşturma bilgi ve becerisi ellerinden alınarak tektipleştirilen liseli gençliğin bir bölümü ünversiteye hazırlık süreciyle posası çıkarıldıktan ve her türlü düşünme yeteneğinden uzaklaştırıldıktan sonra üniversite eğitim sürecine dahil edilmekte, geriye kalan lise mezunu gençler ise askere gönderilerek burada sisteme boyun eğmenin son aşaması öğretilerek adam edildikten sonra evlendirilmekte ve ev geçindirme kaygısı içine sokularak gençlik kategorisinden yetişkinlik kategorisine geçirilmekte ve muhalefet odağı olma, sisteme karşı durma potansiyelinin tümü boşaltılmaktadır.. Hiç okula gitmeyen yada zorunlu sekiz yıllık eğitimden sonra çalışma ve aile geçindirme gailesi içine giren işçi sınıfı gençliği ise, gençlik aşamasını yaşamasına, yaşamın anlamı ile ilgili sorgulamaya girmesine fırsat verilmeden daha çocuk yaşta iken yetişkinler sınıfına transfer edilmektedirler.
Öyleyse gençlik enerjisini ve dinamizmini harekete geçirerek sistemi gerçek anlamda sorgulayacak, düşünce üretmenin öncüsü ve merkezi haline gelecek ve toplumu muhalefet etme çizgisine çekebilecek yegane gençlik kesimi üniversite gençliği gözüküyor. Peki üniversite gençliğinin durumu nedir? Gerçekten bunları gerçekleştirecek bilince, güce, siyasal birikime ve örgütlülüğe sahip midir? Bu, gelecek sayıdaki yazımızın konusunu oluşturacak.